11 Mart 2010 Perşembe

Mihrimah Cami Hikayesi

1522...
İstanbul...
Osmanlı’nın büyük cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın ve büyük aşk’ı Hürrem Sultan’ın bir kız çocuğu gelir dünyaya.

'Efsane bir aşk'ın meyvesidir bu çocuk ve bu yüzden belki efsane aşkların en temeline en masalsı olanına ithafen ismi Mihrimah konulur: Mihr-ü Mah Farsça da Güneş ve Ay demektir.

Zaman hızla geçmiş Mihrimah Sultan büyümüş 17 yaşına gelmiştir ki o zamanlar için evlendirilmesi uygun olan bir yaştadır. İki talibi olur, biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa dır,diğeri ise saray’ın baş mimarı Mimar Sinan…

Padişah biricik kızını Rüstem paşa ile evlendirir. Sinan evlidir ve 50 yaşındadır ama bilinen odur ki Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır.....

Mimar Sinan o derece derin bir tutku ile aşık olduğu Mihrimah Sultan’a kavuşamamıştır fakat o’na olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
İstanbul’un en güzel yerlerinden birine Üsküdar’a Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden.1540 yılında inşa etmeye başladığı cami’yi 1548 yılında tamamlar.Cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır hiç şüphesiz ve eserine sanki “eteklerini giymiş bir kadın” siluetini verir ayrıca cami için mimari olarak esinlendiği örnek aldığı yer ise bir başka aşka kutsal bir aşka adanmış bir şaheserdir ; Ayasofya…

Bahsi geçen bu cami 2 Minareli olup padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir ama Sinan’ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki bu eserden 14 yıl sonra o güne kadar ilk defa padişah fermanı olmaksızın Edirnekapı da surların yakınına pek kimsenin ilgilenmediği ıssız yalnız ama İstanbul’ un en yüksek tepesi olan bir yere sanki aşkının gizli ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişcesine ikinci bir eser yapmaya koyulur....

Mihrimah Sultan’a ithafen.......

Derler ki; cami Mihrimah sultanın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece 38 mt bir minareye sahiptir. Bir adet incecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder bu sayede gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı( o tarihte bu açıklıktaki ve bu kalınlıktaki bir kubbeye o kadar pencere dünya üzerinde sadece Mimar Sinan tarafından yapılabilirdi) cami içindeki pandatiflerde ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de Mihrimah Sultan'ın o çok güzel ayak topuklarını döven upuzun saçları tasvir edilmiştir.

Ve yine denir ki Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen yalnızlığını simgelemesi anlamında tek minareli yapılmıştır bu cami.
Ama Sinan aşk‘ını öyle sihirli bir tılsımla mühürlemiştir ki bu sırra şaşırmamak o sevdaların naifliğine imrenmemek elde değil. Sinan Usta'nın aşk'ının vesikasıdır sanki iki caminin de yeri özenle seçilmiştir. Güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmış camilerdir. Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında (elbette yılın sadece bir gününde ki o gün 21 Mart gece ile günün birbirine eşit olarak kavuştuğu gün’dür daha enteresanı o gün Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür) göreceğiniz muhteşem manzara şudur:
Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır!


Başka bir hikayesi daha var caminin..
Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı bu camiyi yaptırmadan önce, caminin yerinde Aya Yorgi kilisesi mevcutmuş.Cami yapılırken bu kilise yıktırılmış.Sonra da cami inşaa edilmiş. Hikaye bu ya bir gün Mihrimah Sultan'ın rüyasına Aya Yorgi(Aziz Yorgi-Agios Georgios) girmiş. Ve Mihrimah Sultan parasını devlet hazinesinden ödeyerek tam karşısına Aya Yorgi kilisesini yeniden inşaa ettirmiş. Bugün hala ayakta olan ve çanı 2 sene evveline kadar çalan Aya Yorgi kilisesi de görülmeye değer bir yer.

kaynak: 1 , 2

7 Mart 2010 Pazar

nasılsın?

bir yıl öncesine kadar bu sorunun cevabı benim için dünyanın en kolay cümlesiydi...
ama uzun zamandır içimden gerçek cevaplar vermek gelmiyor bu soru karşısında.ben de insanlar beni rahat bıraksın diye onlara hep aynı cevabı veriyorum:'iyi ya sen?'

artık bu da yetmiyor, sanırım yalan söyleme limitimi doldurdum, artık iyi deyip geçiştirmek istemiyorum.aslında sorun da burada,diğerleri bu soruyu sadece sormak zorunda oldukları için soruyorlar,belki de bu soru cümlesi makinalaşmanın ilk adımı..

ama bu robot insanlar artık canımı sıkmaya başladı.
bilinsin ki benim mutluluğum iki nokta ve bir parantez değil.
bilinsin ki ben iyi değilim.ve aptal gibi bana bunun nedenini sormayın,verdiğim cevaplar sizi tatmin etmeyecek,çünkü siz anca kötü bişey yaşadığınızda mutsuz,istediğiniz olduğunda mutlu olursunuz.

oysa ben en çok acı çektiğimde mutlu oluyorum,başka zaman hayat bana çok sıkıcı geliyor.
hayatımda birçok iyi şey varken ben elde edemediklerime üzülmeyi hatta kahrolmayı seçiyorum.
benim dünyam çok geniş ve çok küçük.
benim dünyam tek bi kişinin ama bedenim herkesin ürünü.
benim ruhum bir kolyede saklı ama bedenim gözlerden ibaret.

ben ne yazamayacağını bilemeyen yazar,
okumasını bilmeyen adam,
yaşamayı sevemedim sensiz...

biraz sonra birileri gelecek ve bana soracak:'nasılsın?'
ben de yukarıdakileri anlatacağım ona...
ya da vazgeçtim,yalan söyleyeceğim,
çünkü ben iyiyim...

5 Mart 2010 Cuma

Türkiye’nin başarısı İran’a bağlı

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu son dönemde tırmanan İran krizini ve Türkiye'nin bu krizdeki rolünü ntvmsnbc için yorumladı.

Türkiye İran’la Batı arasındaki krizi yumuşatmak için girişimlerini ısrarla sürdürüyor. Bu krizde çaba gösteren, gösterecek olan başka bir ülke de yok gibi. İran’a yönelik herhangi bir saldırı ihtimali olmasa bile İran, Irak gibi kolay yutulur bir lokma değil. Yaptırımlar ağırlaşacak gibi ancak Davutoğlu’nun Tahran ziyareti sonra aldığımız bilgiler İran’ın geri adım atma niyeti olmadığı yönünde. Peki, Türkiye ne yapmaya çalışıyor? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çabaları sonuç verecek mi?

Türkiye’nin çabası iki yönlü. Resmi açıklamalar diplomasi yoluyla uzlaşma sağlamak. Bunun tercümesi ise “Tahran’ı nükleler enerji çalışmalarının barışçıl olduğu konusunda Batı’yı ikna etmesi, yani, Batı'nın öngördüğü şekilde takasa yanaşması. Batı’yı da herhangi bir fiziki saldırıda bulunmaması, ambargoları daha da ağırlaştırmaması konusunda zorlamak.

Tahran’daki basın toplantısında Türkiye’nin çabalarını destekleyen İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki’nin “İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ikinci bir müzakere dönemine gireleceği, Türkiye’nin de önemli bir rol oynayacağı” açıklamasının altı çizilmesi gerekiyor. Özellikle “ikinci müzakere dönemi”nin anlamı şu: İran şu anda takas planına sıcak bakmıyor; elindeki uranyumun yurtdışında Fransa ve Rusya’da zenginleştirilmesi önerisi geride kaldı. Bu noktada İran artık “uranyumu zenginleştirdi ya da zenginleştirme çok yaklaştı. Pazarlıklar da artık bu noktadan itibaren başlayacak.”
Bu nokta çok önemli çünkü yeni aşamada İran elini güçlendirmiş ve pazarlıklara bu seviyeden yapacak gibi görünüyor. Diğer yandan bu durum Batı'nın yaptırımları hayata geçirmesi açısından dezajantaj.

İRAN SONUNA KADAR DİRENECEK
İran elini güçlendirdi ama baskıların artacağını da biliyor. Belki çok zor durumda kalacak. Ancak, yönetimin başka seçeneği yok. Geri adım atması hem içeride hem de dışarıda zayıf düşer. Sonuna kadar direnecek.

Türkiye’nin çabalarına hep sıcak yaklaşılıyor ancak bu Türkiye’nin tek başına halledebileceği bir sorun değil. İşin içinde Çin, Rusya var. Açıkçası Türkiye kendi kontrolünde olmayan bir süreçi kontrol etmeye çalıştığı anlatılıyor. Evet, Türkiye neredeyse çaba gösteren tek ülke konumunda. Davutoğlu sürekli Tahran’la görüşüyor. ABD ise Çin ve Rusya’yı ikna etmek, BM Genel Kurul’nda ambargo için uluslararası meşruiyeti sağlamak için çabalıyor. Ama Çin’in İran’la olan petrol alım ilişkisi, 4.7 milyor dolarlık doğalgaz çıkarma anlaşması, bu ülkeyi farklı kılıyor. Rusya S-300’leri İran’a satabileceğini söyledi. Dolayısıyla sorun sadece İran değil bölge hatta dünya sorunu.

PEKİ NE OLACAK?
Yeni ambargoların geleceği, İran’ın daha da sıkışacağı, ama içeride herkesin kenetleneceği halkın da birçok zorluğa rağmen yönetimi destekleyececeği, ABD’nin de sorununun böyle çözülmeyeceğini hala anlamadığı söylenebilir.

Türkiye çabası İran’nın niyete bağlı olarak sonuç verecek. Aksi takdirde Türkiye’nin istediği bir çözüm mümkün değil. İran sanki Türkiye’yi boşa çıkarıyor, kendi rolünü Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Türkiye’nin rolünü önemsemek ama fazla hayalci olmadan bölgedeki dengeleri de bilmek gerekiyor. Yoksa Ortadoğu bir anda ayağınızın altındaki zemini kaydırabilir.

4 Mart 2010 Perşembe

Güncel Haberler Şubat 2010

Demir yumruklu çocuklar
4 yıl süreyle hazırlanan foto-belgesel ...
Foto muhabiri Abdurrahman Antakyalı, Türkiye'nin ücra köşelerinde boks eğitimi alan çocukların hayatını görüntüledi.İşte belgeselin hikayesi:

Çocukluğumun tek kanallı siyah beyaz televizyonu…
Devasa regülatörler, üzerlerine örtülen dantellerin hakkını, düşük voltajlardan televizyonları koruyarak fazlasıyla verirdi. Gece yarıları uyanırdık 4 erkek kardeş. Çünkü televizyon Muhammed Ali’nin maçlarını canlı veriyordu. Ben 6 yaşındaydım, en büyüğümüz ise 13. Çocuksu bir merakla şehre hakim kenar mahallemizden diğer evlerin ışıklarına bakardık; kimler bizim gibi saatini kurup maçı seyretmeye gecenin en derin vakti uyanmış diye.
Evlerinde televizyon olmayanların üzerlerinde pijama, ayaklarında terlik ya da arkalarını ezerek bastıkları ayakkabılar, paytak adımlarla televizyon sahibi komşularının evine seğirtmesini görürdük.

Yayını daha net alabilmek için çatıda telaşlı ellerle antenlerle oynayanları, “olmadııı, biraz daha çevir!” diyerek yönlendirenlerin sesleri de eşlik ederdi gördüklerimize…
Ve maç başlar, rauntlar rauntları kovalardı. Genelde maç sonu kalkan el, yüzünde rakibine de dünyaya da alaycı bir ifade yapışan ve cümleleriyle sürekli meydan okuyan Muhammet Ali’nin eli olurdu. Sabahı iple çekerdik. Mahalledeki çocuklara ballandırarak anlatırdık geceki maçı, yumruklarımızı sıkıp –genelde kendimizden güçsüz gördüklerimize- Muhammed Ali’lik taslardık. Sene 1974 idi, hepimizin içinde bir boksör olma sevdası... Ancak, annemiz “hakkını helal etmeme” kontenjanını kullandığından bu sevda kısa sürede küllendi.

Yıllar geçti, unutmuştum bile o anki duygularımı.
Ta ki 2005 yılında okuduğum küçük bir gazete haberine kadar: “Gençlik ve Spor Genel Müdürü çocuk boksörleri kabul edecek” idi haberin başlığı. Bir genel müdürün rutin bir programı olarak algılanabilecek bu haberin peşine takıldım. Çocuklar ve Mustafa Hoca ile ilk buluşmamız orada oldu. Öykülerini de orada öğrendim ve zorlu yolculuklarının bir parçası olmayı talep ettim.


Oyuncak Kütüphaneleri açılıyor
Çocuklar aileden bir yetişkinle birlikte merkeze gelerek oyuncak kütüphanesinden istediği oyuncağı ödünç alabilecek. Belli bir süre evinde oynadıktan sonra iade edecek ve yenisini alacak.
Ayrıca, oyuncak kütüphanesinin ne işe yaradığını, nasıl kullanıldığını, paylaşma ve yardımlaşmanın zenginliğini, düzenli kullanma alışkanlığını, aldığı şeyi zamanında teslim etme sorumluluğunu öğrenecekler. Aileler ise O-6 yaşa uygun kitap ve oyuncaklarını tanıma, çocuklarıyla birlikte oynayarak oyun sırasında çocuklarının ihtiyaçlarını daha iyi anlama ve gelişimini takip etme fırsatı bulacaklar.
Oyuncak Kütüphanesi'nin içinde bir hastane bulunacak. Bu hastanede bozulan oyuncaklar onarılabilecek. Oyuncakların tedavisine kütüphaneden yararlanan anneler de gönüllü olarak destek verebilecek.
Oyuncak Kütüphaneleri Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı'nın desteklediği kadın ve çocuk merkezleri bünyesinde İstanbul'da Gültepe, Nurtepe, Bahçelievler, Kartal'da yer alacak. Kütüphaneler ayrıca Mardin, Diyarbakır ve Çanakkale Biga'da da açılacak.
Oyuncak Kütüphaneleri, oyuncak bağışı da kabul ediyorlar.


Türkiye'de bir ilk: Duyu Parkı
Çocuk, genç, yaşlı ve engellilerin beş duyusuna hitap eden Duyu Parkı’nda, engelliler için rehabilite alanları, algılamayı artırıcı bak-şaşır panoları, işitme duyusu için eko, müzik, şelale, fıskiye gibi elemanlar, dokunma duyusunu yaratan saman, kum, çakıl gibi farklı malzemeden yürüyüş yolları ve koklama duyusu için piknik masalarında dokunulduğunda koku yayan bitkiler sunuluyor. Parkta tat duyusu için ise meyve ağaçları yer alıyor.Ve çok daha fazlası var bu parkta...


Bu parayı sadece rüşvet verirken kullanın

5th Pillar (Beşinci Sütun) isimli sivil toplum kurluluşu, ücretsiz hizmetler için bile rüşvet talep eden devlet görevlilerine verilmek üzere sıfır Rupi'lik banknotlar üretti.
Bir milyon adet basıldığı söylenen banknotların üzerinde "Yozlaşmayı ortadan kaldırın", "Rüşvet almayacağım ve vermeyeceğim" gibi cümleler ve Mahatma Gandhi'nin resmi bulunuyor.
Örgüte ait zerocurrency.org sitesinde ise dünya ülkelerinin yolsuzluk durumuna göre sıralaması yer alıyor. Ayrıca sıfır Rupi'lik banknotlar da bu adresten indirilebiliyor.

1 Mart 2010 Pazartesi

Bilişimde son gelişmeler - Şubat

İlk haber Google' dan.Teknoloji dünyasında her işe el atan Google'ın, akıllı telefonlar için ürettiği işletim sistemi Android'in yapılan bir araştırmaya göre iki yıl içinde Symbian işletim sisteminden sonra en çok kullanılan ikinci işletim sistemi olması bekleniyormuş.IDC araştırma şirketinin raporuna göre 2009-2013 yılları arasında dünyada 400 milyon akıllı telefon satılacak,2008 yılında 690 bin satılan Android yüklü cep telefonlarının 2013'te 68 milyon satması bekleniyor.Akıllı telefon dünyasında söz sahibi sistemler Symbian, BlackBerry, Windows Mobile, iPhoneOS ve Android...Bakalım gelecek ne gösterecek.
Küçük bir haber daha vereyim. Symbian’ın kaynak kodları üçüncü şahıs ve kuruluşlara açıldı. Kodların açılmasından sonra isteyen firma veya kişi, yazılım üzerinde kendi amaç ve ihtiyacına uygun olarak değişiklik yapabilecek ve cihazlarında kullanabilecek. Sistem bu şekilde hem cihaz üreticileri hem de modifiye sistemler için uygulama üreten firmalar tarafından serbestçe kullanılabilecek.


Diğer haber tam benlik.Mevzu derin: E-çöp. Küresel ölçekte elektronik çöplerin 2009 yılı itibarıyla 5,7 milyar dolarlık ciro yarattığı, bu rakamın 2014 yılında 14 milyar dolara yükseleceği tahmin ediliyor.ABI araştırma şirketinin, ''Elektronik Çöplerin Geri Kazanımı ve Yeniden İşlenmesi'' başlıklı raporuna göre, kullanım dışı kalmış elektronik cihazların, değişik yöntemlerle geri kazanımı önemli bir ekonomik kazanç sağlarken, yeniden kullanım hava, toprak ve su kirliliğinin önüne geçilmesinde önemli bir yer tutuyor. Pike Research şirketinin geçtiğimiz yıl yayınlanan raporunda ise, dünya üzerinde çöpe atılan elektronik aletler ya da e-çöp hacminin 2015 yılı itibariyle yıllık 73 milyon tona ulaşmasının beklendiği kaydediliyordu.


Hemen ardından bir çevreci teknoloji haberi vereyim.Japonlar milyonlarca ağacı kesilmekten kurtabilecek yazıcı geliştirmeyi başardı.Yeni geliştiren yazıcı, kağıttaki basılı yazıları yeniden silerek, aynı kağıda 1000 defa baskı yapma olanağı tanıyor.PrePeat adı verilen ve mürekkep veya toner kullanılmayan yazıcıda yazılar, ısıya duyarlı plastikle kağıt üzerine aktarılıyor. Üzerinde "Yazdır", "Sil", "Sil ve Yazdır" tuşları bulunan yazıcı, şimdilik sadece siyah baskı yapabiliyor.


İşte beni en çok etkileyen haber: Bitkisel hayatteyken beyniyle konuştu.Bitkisel hayattaki hasta beyin sinyalleriyle doktorlarla konuşmuş. 2003'te trafik kazasında ağır beyin travması geçiren 29 yaşındaki hastanın, beyin faaliyetlerini bilinçli olarak değiştirmek suretiyle, doktorların sorularına karşılık "evet" ve "hayır" cevaplarını "düşünebildiğini" saptadı.Hastada bilinç işaretleri gözlemleyen doktorlar, bunun gerçek olup olmadığını anlamak için, hastaya "babanızın adı Thomas mı" gibi sorular sorarak "evet" ya da "hayır" cevapları vermesini istedi. Bu sırada doktorlar hastanın beynini fMRI cihazıyla taradı. Doktorlar, hastanın beyin faaliyetlerini değiştirerek sorulara cevap verdiğini gördü. Daha sonra başka hastalarda da fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) adı verilen beyin tarayıcısı kullanılarak tarama yapılmış ve bilinçlilik işaretleri gösterenler olmuş.


Bir diğer haber Aircruise Concept projesi. Bu proje size hızlı ve fantastik bir zeplin yolculuğu sunuyor.Bu zeplinle Londra, New York arası 37 saat...Dışardan uçurtmaya benzeyen Aircruise Concept'in içinde 330.000 metreküp hidrojen gazı bulunacak, 396 ton kaldırma kapasitesi olacak ve 265 metre yüksekliğinde olacak. Zeplin yaklaşık 145km/h hızla seyahat etme kabiliyetine sahip olacak.100 kişi taşıma kapasitesi olan ve enerji olarak güneş ışığından da yararlanan zeplin 12 bin feet yüksekliğe çıkabiliyor.


Yeni bir müzik formatı geliyormuş.Haberiniz olsun.Yaygın müzik dosyası formatı MP3'ü geliştiren kilit isimlerin yeni müzik dosyası MusicDNA, şarkı sözleri, görüntü, kapak resmi ve internette bu müzikle ilgili yayımlanan blogları da içeriyor. Ayrıca müzikle birlikte tüm bu unsurlar da kullanıcı internete bağlandığında sürekli güncelleniyor.Pek aklıma yatmadı ama bu format çıksın deneriz tabii.


Son haber biraz teknolojik, biraz psikolojik.İstanbul Üniversitesi (İÜ) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biofizik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tunaya Kalkan, yeni teknolojilerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda yanlış bilgilendirmeyle, toplumda teknolojik gelişmelere ilişkin korku yaratıldığını ve bunun "elektrofobi"ye dönüştüğünü söyledi. Hak vermemek elde değil. Teknolojiyi çok kullansak da tam olarak yararlanmayı bilmiyoruz millet olarak.Ayrıca biraz araştırmaktan korkan bir millet olduğumuz için kulaktan dolma yanlış bilgiler bizi elektrofobiye sürüklüyor.Eskiler olsa şeytan aleti derler,biz bunu demesek de birçok elektronik aleti kullanırken yalan yanlış kullanıyoruz. Dikkat ediniz efendim...