PKK'nın eylemsizlik kararı, TAK saldırısı ve İmralı ile gerçekleşen görüşme iddialarını değerlendiren NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, PKK'nın sınır ötesine çekilmesine yönelik bir niyet ve prensip kararı olduğunu, ama henüz çekilme olmadığını söylüyor.
Son dönemde ilginç gelişmeler söz konusu. PKK’nın 2011 seçimlerine kadar ateşkes süreci, TAK’ın terör saldırısı, Başbakan Erdoğan’ın İmralı’nın devletin farklı birimlerinin görüşebileceğini ima etmesi ve PKK’nın sınır ötesine çekilme iddiaları.
Ciddi gelişmeler olurken kafalar da birçok soru işareti toz duman arasında birçok bilgi kirliliği var.
Kaynaklara göre;
* Abdullah Öcalan’ın Kandil ile mesajlaştığı doğru hatta avukat görüşmelerinin yapıldığı Pazartesi günü, avukatlar yolda iken yazışmalar yapılıyor. Bu durum akla Kandil ile İmralı arasındaki görüşme trafiğinde bu kez “telefon” kullanıldığı akla getiriyor.
* Pazar günkü terör eylemini gerçekleştiren kendilerini TAK olarak adlandıran grubun PKK tarafından 1999 yılında kurulduğu ve Öcalan’ın yakalandığı tarihte muhtemel bir çözülme karşısında yedek bir güç olarak tutulduğu biliniyor.
* Ancak burada dikkat çeken, ilk kez PKK’nın TAK’ı eleştirmesi. Yani bir ilk yaşandı. Bugüne kadar TAK ‘ın eylemleri konusunda sesini çıkarmayan PKK bu kez TAK’a yönelik ağır eleştiride bulundu hatta eylemin “hesabının sorulacağını” açıkladı.
* Bu ne demek? Kandil İmralı’dan gelen mesajların ciddi olduğunu ve uyulması gerektiğini vurgulanıyor. Denetim dışına çıkanların cezalandırılacağını açıklanıyor. Hem “kontrol bizde” denmek isteniyor hem de “denetim dışı provokatif hareketler önlemeye” çalışıyor. Bu eylem bazında bazıları cezalandırılabilir ama bu TAK’ın PKK’dan kopmuş olduğunu göstermez. Ama TAK bundan sonra denetimsiz bir eyleme de cesaret edemez.
* Eğer bir eylem yaparsa TAK kadrolarını artık bağımsız hareket etmeye başladığını yani, ikinci bir PKK ihtimalini yükseltir.
* Diğer bir ilk ise şu: ROJ TV medyada çıkan “Vedat Acar eylemi ROJ TV’deki alt azı ya da türkülerdeki şifrelerden yola çıkarak, harekete etti” haberlerini doğru olmadığını söylemesi hatta ROJ TV yetkililerinin bizzat kendilerinin bu iddiayı yalanlamaya çalışması. Bu açıklama hem ateşkese uyulması gerektiği, bu konuda kesin talimat olduğu hem de TAK eyleminin denetim dışı olduğunu göstermek ister gibi. Ayrıca bu aralar yaşanacak bilgi kirliliğini önleme çabası olarak da değerlendirilebilir.
* Peki ya PKK sınır ötesine çekiliyor mu? Böyle bir niyet, prensip kararı var. Ama henüz çekilme yok. 1999 deneyimi sonrası PKK’nın hemen Kuzey Irak'a çekilmesi mümkün değil. Zaten böyle bir çekilme de yok.
* Ancak, bu süreç içinde yaşananlar meselenin çözümünde artık geriye dönüşü zor olduğunu ortaya koyuyor. Alınacak çok yol olmasına rağmen sürecin akıbeti karşılıklı taahhütlerin yerine getirilip getirmemesine bağlı. Ama gidişat olumlu. Taahhütlerin ne olduğuna gelince… Zamanı gelince bu da açıklanır herhalde.
kaynak: 1
Siyaset 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Kasım 2010 Cumartesi
30 Ekim 2010 Cumartesi
Öcalan’a hangi mesajlar gidecek
31 Ekim PKK’nın tek taraflı olarak 1 ay uzattığı ateşkes sürecinin devamı ya da sonlandırılması açısından önemli bir tarih. Eski Milletvekili ve Öcalan’ın avukatı Aysel Tuğluk hava koşulları uygun olursa 1 Kasım’da İmralı’ya gidecek. Muhtemelen Pazartesi akşamı ya da Salı sabahı durum netleşecek. İki hafta önce devletin çeşitli kademeleri ile görüşmelerin kesildiği, beklentilerin karşılanmadığı gerekçesiyle Abdullah Öcalan süreçten çekildiğini ve kararı PKK’nın (KCK) vermesi gerektiğini açıklamıştı.
Pazartesi günü gerçekleşecek görüşme bu açıdan önemli Öcalan kararında ısrar edip topu Kandil’e mi atacak yoksa atılacak adımları beklemeyi tercih edip devre de mi kalacak? Öcalan’a görüşmede Türkiye’deki hava tüm yönleriyle anlatılacak. Tuğluk bir haftadır farklı kesimlerden birçok kişiyle görüşüyor, nabız yokluyor izlenim topluyor.. Öcalan’a görüşmesinde biri olumlu, diğeri olumsuz iki mesaj öne çıkacak.
Birincisi, Öcalan’a her şeye rağmen kamuoyunda ateşkesin devamı yönünde bir kanaat olduğunu anlatılacak. Özellikle Türk ve Kürt aydınların, kanaat önderlerinin görüşü bu yönde. Beklenen adımlar atılmamış bile olsa silahların yeniden ateşlenmesi varolan zemini kaydırabilir; diyalog ortamını ortadan kaldırabilir. Ateşkesle başlayan süreçte toplumda oluşan hava olumsuz değil.
Madalyonun diğer yüzündeki resim isi olumsuz: Diyalogun devamına yönelik herhangi bir adım atılmamış olmasının yarattığı rahatsızlık, en basit mesajın dahi verilmemiş olmaması (KCK davasında tahliyeler gibi), sabırsızlık, örgütün tasfiye edileceği düşüncesiyle ortaya çıkan güvensizlik, AKP’nin elinin güçlü olmasına rağmen adım atmadığı da dile getirilecek.
Öcalan’ın tepkisine rağmen ateşkesin devamından yana olduğu biliniyor. Son açıklaması “görüşmelerin kesilmiş olmasından dolayı süreçten çekildiği” yönündeydi. Öcalan’ın bu kez görüşlerini anlatıp inisiyatifi Kandil’e bırakma olasılığının yüksek. Kandil de Öcalan’ın mesajları çerçevesinde ateşkesi bir süre daha uzatacak gibi görünüyor.
Geçmişte devlet ile örgüt arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapan bir kaynak “Öcalan’ın bir karar alıp, bu kararın karşı tarafça hayata geçirilmemesi halinde örgüt nezdinde “zor durumda kalmaktan çekindiğini, bu yüzden görüşmelerin kesilmesine tepki gösterdiğini” söyleniyor. Yani Öcalan’ın devletin çeşitli kademeleri ile yapılan görüşmelerde tabiri caizse “kullanılıyor” durumuna düşmek istemediğini belirtiliyor. Aynı kaynak, ateşkesin sona erdirilmesi için hiçbir neden olamadığını da sözlerine ekliyor.
Artık şiddet Kürt meselesinin çözümüne katkı sağlamıyor. Kandil’den Radikal Gazetesinden Ertuğrul Mavioğlu’na Murat Karayılan’ın söyledikleri de bu minvalde: “Devleti yenemeyiz”. Sorun devleti yenip yenmemekte değil. Sorun silahları bırakıp konuşmaktan geçiyor. Çünkü sorun mağlup-galip mantığı ile bakmak değil herkesin kazanacağı bir çözümü bulmak.
METE ÇUBUKÇU
kaynak: ntvmsnbc
Pazartesi günü gerçekleşecek görüşme bu açıdan önemli Öcalan kararında ısrar edip topu Kandil’e mi atacak yoksa atılacak adımları beklemeyi tercih edip devre de mi kalacak? Öcalan’a görüşmede Türkiye’deki hava tüm yönleriyle anlatılacak. Tuğluk bir haftadır farklı kesimlerden birçok kişiyle görüşüyor, nabız yokluyor izlenim topluyor.. Öcalan’a görüşmesinde biri olumlu, diğeri olumsuz iki mesaj öne çıkacak.
Birincisi, Öcalan’a her şeye rağmen kamuoyunda ateşkesin devamı yönünde bir kanaat olduğunu anlatılacak. Özellikle Türk ve Kürt aydınların, kanaat önderlerinin görüşü bu yönde. Beklenen adımlar atılmamış bile olsa silahların yeniden ateşlenmesi varolan zemini kaydırabilir; diyalog ortamını ortadan kaldırabilir. Ateşkesle başlayan süreçte toplumda oluşan hava olumsuz değil.
Madalyonun diğer yüzündeki resim isi olumsuz: Diyalogun devamına yönelik herhangi bir adım atılmamış olmasının yarattığı rahatsızlık, en basit mesajın dahi verilmemiş olmaması (KCK davasında tahliyeler gibi), sabırsızlık, örgütün tasfiye edileceği düşüncesiyle ortaya çıkan güvensizlik, AKP’nin elinin güçlü olmasına rağmen adım atmadığı da dile getirilecek.
Öcalan’ın tepkisine rağmen ateşkesin devamından yana olduğu biliniyor. Son açıklaması “görüşmelerin kesilmiş olmasından dolayı süreçten çekildiği” yönündeydi. Öcalan’ın bu kez görüşlerini anlatıp inisiyatifi Kandil’e bırakma olasılığının yüksek. Kandil de Öcalan’ın mesajları çerçevesinde ateşkesi bir süre daha uzatacak gibi görünüyor.
Geçmişte devlet ile örgüt arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapan bir kaynak “Öcalan’ın bir karar alıp, bu kararın karşı tarafça hayata geçirilmemesi halinde örgüt nezdinde “zor durumda kalmaktan çekindiğini, bu yüzden görüşmelerin kesilmesine tepki gösterdiğini” söyleniyor. Yani Öcalan’ın devletin çeşitli kademeleri ile yapılan görüşmelerde tabiri caizse “kullanılıyor” durumuna düşmek istemediğini belirtiliyor. Aynı kaynak, ateşkesin sona erdirilmesi için hiçbir neden olamadığını da sözlerine ekliyor.
Artık şiddet Kürt meselesinin çözümüne katkı sağlamıyor. Kandil’den Radikal Gazetesinden Ertuğrul Mavioğlu’na Murat Karayılan’ın söyledikleri de bu minvalde: “Devleti yenemeyiz”. Sorun devleti yenip yenmemekte değil. Sorun silahları bırakıp konuşmaktan geçiyor. Çünkü sorun mağlup-galip mantığı ile bakmak değil herkesin kazanacağı bir çözümü bulmak.
METE ÇUBUKÇU
kaynak: ntvmsnbc
7 Ekim 2010 Perşembe
Arabulucudan haber var
Kürt sorununun çözümü için daha sağlıklı adımlar atılmaya çalışılınırken, bu dönemin en önemli kelimeleri “karşılıklı güven”. Devletle Kürt gruplar arasındaki arabulucu ise Türkiye'nin hiçbir şey yapmadığını söylüyor.
Kürt sorununun çözümü için ikinci fasıl açıldı. Bu kez herkes biraz daha temkinli, adımlarını daha sağlam atmaya çalışıyor. Geçen yılın Habur görüntüleri sonrası meydana gelen tepkiler sonrası frene basanlar bu kez benzer durumlara neden olmak istemiyor.
Şimdilerde ikinci açılım dönemindeyiz. İkinci açılım faslının kodların iyi okumak gerekiyor. Bu dönemin en önemli kelimesi güven, yani “karşılıklı güven”. Devletin ve Kürt sorundaki muhatapların birbirlerine güvenmesi ve bu güveni destekleyecek adımlar atması gerekiyor. Bu adımlar sembolik bile olsa önemli görülüyor. Öcalan devletle görüştüğünü saklamıyor. Devlet doğrudan yalanlamıyor. Ama herkes kimin ne adım atacağını görmek istiyor geçmişte yaşananların tekrarlanmasını istenmiyor. Bu yüzden taraflar taktik adımlarla birbirlerini kontrol ediyor.
Hatırlanacağı gibi geçen hafta PKK ateşkesi bir ay daha uzattı. Bu adımın amacı devletin ne yapacağını beklemek. Bu süre içinde KCK davası görülecek. KCK davasında atılacak sembolik bir adım güven tesisi için gerekli deniyor. Ama böyle bir beklenti varken geçen hafta Urfa’da KCK operasyonu yapılması kafaları karıştırmış.
Daha önce devletle Kürt muhataplar arasında arabuluculuk yapmış kaynağımız bu konuda tedirginler. Şunu söylüyor: Türkiye, Suriye ile Irak Kürt bölgesi ile ABD’ ile görüşüyor ama içeride bir şey yapmıyor. Aslında atılacak mini,sembolik adımlar tarafların birbirlerine güvenmesi açısından çok önemli. Ama Urfa’daki operasyon ne oluyor? Diyarbakır’da 18 Ekim’de görülecek dava öncesinde böyle bir operasyonunun Diyarbakır’daki dava için de umutsuzluk yaratabilir. Hükümetin ne yapmaya çalıştığını anlayabilmiş değiliz. Tampon bölgenin yalanlanması önemliydi.
Sınır ötesi tezkeresinin uzatılması daha genel bir politika içinde değerlendirilebilir. Ama hiç adım atılmaması güvensizlik yaratıyor. Aslında atılacak küçük adımlar süreci çok olumlu bir noktaya getirme kapasitesine sahip. Atılan adımlar ise PKK’da tasfiye hissini arttırıyor. Böyle olması halinde yeniden aynı noktaya dönebiliriz deniyor.
1990’lı yıllarda bu görüşmeleri yapan kaynak tecrübelerinden yola çıkarak hükümetin devlet aklını kullanması gerektiğini söylüyorlar. Yakalanan olumlu havanın küçük hesaplarla heba edilmemesi konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Kürt sorunun çözümü için atılan adımların ilkinde çok hızlı davranılmış, umut çıtası çok yükseklere çıkarılmış, sanki kısa süre sonra sorun çözülecek havası yaratılmış ve frene basılınca Kürt coğrafyasında büyük hayal kırıklığı yaratmış ve bu da tepkiselliğe dönüşmüştü. Ağustos ayındaki PKK’nın saldırıları da üzerine tuz biber ekti.
PKK’nın kanlı saldırıları sorunun çözümüne hiçbir şekilde hizmet etmediği gibi açılım niyetlerini de baltalamaya yönelikti. Çünkü PKK saldırılarını sürdürdükçe konuşmak isteyenler, barış yönünde adım atmak için inisiyatif alanlar daha geri plana çekildi, meydan “savaş ağaları”na kaldı.
Meydanın yeniden bu ağalara kalmaması için “karşıkılıklı güvenin” hemen tesis edilmesi gerekiyor.
kaynak: ntvmsnbc
Kürt sorununun çözümü için ikinci fasıl açıldı. Bu kez herkes biraz daha temkinli, adımlarını daha sağlam atmaya çalışıyor. Geçen yılın Habur görüntüleri sonrası meydana gelen tepkiler sonrası frene basanlar bu kez benzer durumlara neden olmak istemiyor.
Şimdilerde ikinci açılım dönemindeyiz. İkinci açılım faslının kodların iyi okumak gerekiyor. Bu dönemin en önemli kelimesi güven, yani “karşılıklı güven”. Devletin ve Kürt sorundaki muhatapların birbirlerine güvenmesi ve bu güveni destekleyecek adımlar atması gerekiyor. Bu adımlar sembolik bile olsa önemli görülüyor. Öcalan devletle görüştüğünü saklamıyor. Devlet doğrudan yalanlamıyor. Ama herkes kimin ne adım atacağını görmek istiyor geçmişte yaşananların tekrarlanmasını istenmiyor. Bu yüzden taraflar taktik adımlarla birbirlerini kontrol ediyor.
Hatırlanacağı gibi geçen hafta PKK ateşkesi bir ay daha uzattı. Bu adımın amacı devletin ne yapacağını beklemek. Bu süre içinde KCK davası görülecek. KCK davasında atılacak sembolik bir adım güven tesisi için gerekli deniyor. Ama böyle bir beklenti varken geçen hafta Urfa’da KCK operasyonu yapılması kafaları karıştırmış.
Daha önce devletle Kürt muhataplar arasında arabuluculuk yapmış kaynağımız bu konuda tedirginler. Şunu söylüyor: Türkiye, Suriye ile Irak Kürt bölgesi ile ABD’ ile görüşüyor ama içeride bir şey yapmıyor. Aslında atılacak mini,sembolik adımlar tarafların birbirlerine güvenmesi açısından çok önemli. Ama Urfa’daki operasyon ne oluyor? Diyarbakır’da 18 Ekim’de görülecek dava öncesinde böyle bir operasyonunun Diyarbakır’daki dava için de umutsuzluk yaratabilir. Hükümetin ne yapmaya çalıştığını anlayabilmiş değiliz. Tampon bölgenin yalanlanması önemliydi.
Sınır ötesi tezkeresinin uzatılması daha genel bir politika içinde değerlendirilebilir. Ama hiç adım atılmaması güvensizlik yaratıyor. Aslında atılacak küçük adımlar süreci çok olumlu bir noktaya getirme kapasitesine sahip. Atılan adımlar ise PKK’da tasfiye hissini arttırıyor. Böyle olması halinde yeniden aynı noktaya dönebiliriz deniyor.
1990’lı yıllarda bu görüşmeleri yapan kaynak tecrübelerinden yola çıkarak hükümetin devlet aklını kullanması gerektiğini söylüyorlar. Yakalanan olumlu havanın küçük hesaplarla heba edilmemesi konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Kürt sorunun çözümü için atılan adımların ilkinde çok hızlı davranılmış, umut çıtası çok yükseklere çıkarılmış, sanki kısa süre sonra sorun çözülecek havası yaratılmış ve frene basılınca Kürt coğrafyasında büyük hayal kırıklığı yaratmış ve bu da tepkiselliğe dönüşmüştü. Ağustos ayındaki PKK’nın saldırıları da üzerine tuz biber ekti.
PKK’nın kanlı saldırıları sorunun çözümüne hiçbir şekilde hizmet etmediği gibi açılım niyetlerini de baltalamaya yönelikti. Çünkü PKK saldırılarını sürdürdükçe konuşmak isteyenler, barış yönünde adım atmak için inisiyatif alanlar daha geri plana çekildi, meydan “savaş ağaları”na kaldı.
Meydanın yeniden bu ağalara kalmaması için “karşıkılıklı güvenin” hemen tesis edilmesi gerekiyor.
kaynak: ntvmsnbc
Etiketler:
Arabulucudan haber var,
BDP,
Erbil,
Irak-Kürt Yönetimi,
iç politika,
İmralı,
Kürt Açılımı,
Kürt sorunu,
Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkileri,
Kürtler,
Mete Çubukçu,
pkk,
Siyaset 2010
PKK çekiliyor, gözü yeni anayasada
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ABD’deki temasları ve bugün Başbakan’la görüşmesi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın Erbil ziyareti; MİT Müsteşarı’nın da önümüzde hafta Erbil’e gidecek olması, iki bakanın BDP eşbaşkanlarıyla görüşmesi...Bir heyetin İmralı’da Öcalan’la görüşmesi ve bugün Aysel Tuğluk’un da aralarında bulunduğu avukatların İmralı’ya gitmesi...
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, ‘1990’lı yıllarda arabuluculuk yapan, devlet ve PKK ile görüşen kaynaklar’la, tüm bu yaşanaları görüştü. İşte ‘kaynaklar’ın değerlendirmeleri:
İMRALIDAKİ GÖRÜŞME TRAFİĞİ
Kaynaklara göre hiç olmadığı kadar iyi bir havada geçiyor. Bu görüşmelerde kısa sürede atılacak pratik adımların yanı sıra teorik bir çerçeve, teorik bir zemin üzerinde konuşuluyor. Geniş kapsamlı bir barış haritası ya da sürecin nasıl işleyeceğine yönelik yol haritası çıkarılmaya çalışılıyor. Sadece Türkiye değil bölgedeki dengelerde gözetiliyor. Yani İran, Irak, Suriye de göz önüne alınıyor.
ÇEKİLME OLUYOR MU?
PKK'nın Türkiye içindeki üslerine çekilmesi devam ediyor. Gelecek habere göre bu çekilme hızlanacak, sınır ötesine yönelecekler. Bunun iki nedeni var. Birincisi İmralı'da hızlanan görüşme trafiği ve ateşkesi daha uzun bir süreye yayarak görüşmeleri daha rahat bir hale getirmek. Bu süreç önümüzdeki yıla kadar uzatılabilir. İkincisi ise mevsim itibariyle PKK'nın her yıl yaptığı gibi geri çekilmesi.
ÇEKİLME YETERLİ Mİ?
Çekilme sadece silahların sustuğu bir ortamda daha rahat konuşulmasını sağlayacak ama bunun arkasından bazı işaretlerin gelmesi gerekiyor. Bunların başında da yeni bir anayasa konusunda bazı ipuçlarının verilmesi ya da yeni anayasada Kürtlerin taleplerini içeren işaretler verilmesi. ‘BDP'nin görüşlerinin alınması, öneriler doğrultusanda bu konuların tartışılmasının beklentisi yüksek’ deniyor. Yani ‘çekilme tek başına süreci ilerletmeye yetmeyecek’ deniyor. Yeni anayasa en önemli ikna aracı olacak.
SİLAHLAR BIRAKILACAK MI?
Bu konunun çok sık dile getirilmesi görüşmeleri tıkayıcı bir rol oynuyor. Kaynaklar, bu konunun PKK'lıların dağdan indirilmesinde ters tepen, yanlış anlaşılma ihtimali olan bir şey olduğundan söz ediyorlar. Dolayısıyla silah bırakma belki atılacak son adımlardan birisi. Yani oraya kadar kısa ya da uzun bir süreç söz konusu. Silah bırakma konusunun hem PKK hem de devlet içindeki kontrolsüz güçler tarafından kullanılıp, provoke edilme ihtimali yüksek.
ATALAY ERBİL’E NİYE GİTTİ?
Çekilme söylentileri ortaya çıkınca, yol haritası ile ilgili görüşme ihtiyacı ortaya çıktı.
Irak Kürt Bölgesi olmadan adım atmak kolay değil. Amerika aracılığı ile Iraklı Kürtler de bu sorunu çözmek istiyorlar. Görünmeyen görüşmeler en üst düzeyde devam ediyor. Hatta Suriye ve İran’ın bu süreçte farklı bir tavır göstermemesi için çalışılıyor. Ama bu durumun PKK'yı tasfiye havasında gerçekleşmesi ya da böyle bir algı oluşması süreçi tersine çevirir.
İYİMSERLİK Mİ?
Görüşmelerin 1998'den sonra yapılan görüşmelerderden daha iyi bir ortamda sürdüğü söyleniyor. Devlet de PKK da 1998'den daha ileride (devlet sorun yoktur, PKK bağımsızlık demiyor) en azından karşılıklı olarak taraflar birbirini dinliyor. Öcalan'ı devreden çıkarmaya yönelik konuşmaların yerini denklemde Öcalan'ın da olduğu bir sürecin aldığı söyleniyor. Öcalan'ın devreden çıkmasının Avrupa ve Kandil'in kontrolünün kaybolması anlamına gelebilir. Bu sürecin seçimlere kadar devam etmesi muhtemel görünüyor.
Ancak, ‘siyasilerin bu süreç içinde kullandıkları dile dikkat etmesi gerekir’ deniyor. Kışkırtıçı, tıkayıcı bir söylemin yarararsızlığı dile getiriliyor.
kaynak: ntv
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, ‘1990’lı yıllarda arabuluculuk yapan, devlet ve PKK ile görüşen kaynaklar’la, tüm bu yaşanaları görüştü. İşte ‘kaynaklar’ın değerlendirmeleri:
İMRALIDAKİ GÖRÜŞME TRAFİĞİ
Kaynaklara göre hiç olmadığı kadar iyi bir havada geçiyor. Bu görüşmelerde kısa sürede atılacak pratik adımların yanı sıra teorik bir çerçeve, teorik bir zemin üzerinde konuşuluyor. Geniş kapsamlı bir barış haritası ya da sürecin nasıl işleyeceğine yönelik yol haritası çıkarılmaya çalışılıyor. Sadece Türkiye değil bölgedeki dengelerde gözetiliyor. Yani İran, Irak, Suriye de göz önüne alınıyor.
ÇEKİLME OLUYOR MU?
PKK'nın Türkiye içindeki üslerine çekilmesi devam ediyor. Gelecek habere göre bu çekilme hızlanacak, sınır ötesine yönelecekler. Bunun iki nedeni var. Birincisi İmralı'da hızlanan görüşme trafiği ve ateşkesi daha uzun bir süreye yayarak görüşmeleri daha rahat bir hale getirmek. Bu süreç önümüzdeki yıla kadar uzatılabilir. İkincisi ise mevsim itibariyle PKK'nın her yıl yaptığı gibi geri çekilmesi.
ÇEKİLME YETERLİ Mİ?
Çekilme sadece silahların sustuğu bir ortamda daha rahat konuşulmasını sağlayacak ama bunun arkasından bazı işaretlerin gelmesi gerekiyor. Bunların başında da yeni bir anayasa konusunda bazı ipuçlarının verilmesi ya da yeni anayasada Kürtlerin taleplerini içeren işaretler verilmesi. ‘BDP'nin görüşlerinin alınması, öneriler doğrultusanda bu konuların tartışılmasının beklentisi yüksek’ deniyor. Yani ‘çekilme tek başına süreci ilerletmeye yetmeyecek’ deniyor. Yeni anayasa en önemli ikna aracı olacak.
SİLAHLAR BIRAKILACAK MI?
Bu konunun çok sık dile getirilmesi görüşmeleri tıkayıcı bir rol oynuyor. Kaynaklar, bu konunun PKK'lıların dağdan indirilmesinde ters tepen, yanlış anlaşılma ihtimali olan bir şey olduğundan söz ediyorlar. Dolayısıyla silah bırakma belki atılacak son adımlardan birisi. Yani oraya kadar kısa ya da uzun bir süreç söz konusu. Silah bırakma konusunun hem PKK hem de devlet içindeki kontrolsüz güçler tarafından kullanılıp, provoke edilme ihtimali yüksek.
ATALAY ERBİL’E NİYE GİTTİ?
Çekilme söylentileri ortaya çıkınca, yol haritası ile ilgili görüşme ihtiyacı ortaya çıktı.
Irak Kürt Bölgesi olmadan adım atmak kolay değil. Amerika aracılığı ile Iraklı Kürtler de bu sorunu çözmek istiyorlar. Görünmeyen görüşmeler en üst düzeyde devam ediyor. Hatta Suriye ve İran’ın bu süreçte farklı bir tavır göstermemesi için çalışılıyor. Ama bu durumun PKK'yı tasfiye havasında gerçekleşmesi ya da böyle bir algı oluşması süreçi tersine çevirir.
İYİMSERLİK Mİ?
Görüşmelerin 1998'den sonra yapılan görüşmelerderden daha iyi bir ortamda sürdüğü söyleniyor. Devlet de PKK da 1998'den daha ileride (devlet sorun yoktur, PKK bağımsızlık demiyor) en azından karşılıklı olarak taraflar birbirini dinliyor. Öcalan'ı devreden çıkarmaya yönelik konuşmaların yerini denklemde Öcalan'ın da olduğu bir sürecin aldığı söyleniyor. Öcalan'ın devreden çıkmasının Avrupa ve Kandil'in kontrolünün kaybolması anlamına gelebilir. Bu sürecin seçimlere kadar devam etmesi muhtemel görünüyor.
Ancak, ‘siyasilerin bu süreç içinde kullandıkları dile dikkat etmesi gerekir’ deniyor. Kışkırtıçı, tıkayıcı bir söylemin yarararsızlığı dile getiriliyor.
kaynak: ntv
PKK silahlarını artık toprağa gömmelidir
Türkiye 30 yıldır deja vu yaşamıyor. Kürt sorunu ile ilgili herhangi bir konuda birkaç adım atılsa, önüne sürekli set çekiliyor, frene basılması için kanlı bir eylem planlanıyor. Ama yeni, farklı bir sürecin kapıyı çaldığının da farkında olmamız gerekiyor.
Artık kimse Kürt sorunun 10 yıl öncesine bile götürebilme yetenek ve şansına sahip değil. Hükümet, ordu, PKK, BDP de bunun farkında.
Ancak bugünden yarına her şeyin değişmeyeceğini de biliyoruz. Çünkü 30 yıldır devam eden bir sorunun hemen çözülmesini beklemek de safdillik olur.
Ancak, son dönemdeki gelişmeler, yaklaşımlar ve açıklamalara bakacak olursak yeni dönemin ipuçlarını bulabiliriz.
Geçen hafta uluslararası arabulucu Ahtisaari’nin gelişi, Cumhurbaşkanı Gül’ün New York yolundaki açıklamaları, Abdullah Öcalan’ın haftalık avukat görüşmesinde söyledikleri, AKP’nin referandum sonrası pozisyonu, Kürt illerindeki STK’ların girişimlerinin karşısına, birileri Hakkari’deki katliamla çıktı.
Tüm bunları birlikte ele aldığımızda sorunun çözümü önünde ayak sürüyenlerle, yeni arayışlar içinde olanların birbirinden ayrı ama paralel süreçler yürüttüğünü görebiliriz. Bu, iki çizgi için de irade ve inisiyatif kullanan Türkiye’nin de yönünü çizecektir. Bu yön kanlı bir çatışma ve terör süreci ya da zamana yayılmakla birlikte silahların bırakıldığı zor, zahmetli ama Türkiye’nin birlikte yaşama isteğini belirleyen bir süreç olacak.
*Ahtisarri’nin ziyareti sonrasında yaptığı açıklamanın en dikkat çekici yönü muhtemel bir ateşkesin uluslararası güçler tarafından denetlenebileceği idi. Ancak bu ziyaret sorunun artık çözümünün uluslararası zeminlerde daha sık ele alınacağını ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Ancak, Kürt sorununu Türkiye’nin kendi dinamikleri ile çözmesi en hayırlısıdır ve Türkiye bu yeteneğe hala sahiptir.
GÜL DAHA SOĞUKKANLI
* Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sorunun çözümü konusu daha soğukkanlı gibi duruyor. New York yolundaki “PKK ile konuşmak bir metot meselesidir” sözleri belli bir görüşme, diyalog, nabız yoklama sürecinin başladığının göstergesi sayılabilir.
* Abdullah Öcalan’ın avukat görüşmelerindeki “Burada hedef, benimle yapılan görüşmeler de olabilir. Burada oldukça anlamlı görüşmeler oldu. Çok anlamlı sonuçları da olabilirdi. Tam bu esnada Hakkari'de bu patlamanın olması oldukça düşündürücüdür” sözleri gerçekten düşündürücü. Bu sözlerden belli çevrelerin Öcalan’la nabız yokladığı sonucunu çıkarabiliriz. Bundan rahatsız olanların da (PKK içinde veya dışında) bulduğu söylenebilir. Bunların kim olduğuna gelince: JİTEM, PKK’nın farklı uzantıları ve çevre ülkeler olabilir.
* Kürt sorunu Türkiye’nin sorunu olduğu kadar Irak, Suriye, İran’ın da sorunudur. Türkiye’deki bir çözüm diğer ülkeleri de farklı şekilde etkileme kapasitesine sahiptir. Bu yüzden diğer ülkeleri hareketlerini dikkatle izlemek gerekir.
* Diyarbakır’daki STK'ların Cumhurbaşkanı, Başbakan ve CHP lideri ile eylemsizlik sürecinin devamı ile ilgili görüşme talepleri henüz gerçekleşmese bile, bu tür girişimlerin arttığını söylemek gerekiyor. Bu da konunun sadece BDP üzerinden değil, sorunu kendine dert edinen tüm kesimler tarafından yapılan yeni ve önemli bir adım olarak not düşmek gerekir. Ancak, hükümetin, STK temsilcileri Ahmet Türk ve Aysul Tuğluk’u kabul etmemesi manidardır. Bu nedenle diğer kuruluşlar da Başbakan ile görüşmemiştir.
HÜKÜMET ÖN PLANA ÇIKMALI
* Kürt sorunun çözümünde hükümetin ön plana çıkması gerekmektedir. Özellikle bu yılki YAŞ ve referandum sonrasında sivil bir irade olarak öne çıkması olumlu olmakla birlikte, artık bu konudaki mağduriyet söyleminin yerine inisiyatif alma dönemine geçmesinin vaktidir.
* PKK da artık yeni bir durum değerlendirmesi yaparak silah ve savaşla nereye kadar gidebileceğini hesaplamalı, bir anlamda zamanın ruhuna uygun olarak eylemsizliği ateşkese, ateşkesi silahlı güçlerini sınırın öte yakasına çekmeye başlamalıdır.
PKK SİLAHLARINI TOPRAĞA GÖMMELİ
Sonuç olarak eylemsizlik kararının uzatılması olumlu bir gelişmedir. Kürt sorunun çözümünde yeni bir döneme girildiğinin işaretleri mevcuttur. Bu dönemde silahların sürekli suskun kalmasından başka çare yoktur. En önemlisi de PKK’nın silahlarını artık toprağa gömmesidir.
kaynak: ntv
Artık kimse Kürt sorunun 10 yıl öncesine bile götürebilme yetenek ve şansına sahip değil. Hükümet, ordu, PKK, BDP de bunun farkında.
Ancak bugünden yarına her şeyin değişmeyeceğini de biliyoruz. Çünkü 30 yıldır devam eden bir sorunun hemen çözülmesini beklemek de safdillik olur.
Ancak, son dönemdeki gelişmeler, yaklaşımlar ve açıklamalara bakacak olursak yeni dönemin ipuçlarını bulabiliriz.
Geçen hafta uluslararası arabulucu Ahtisaari’nin gelişi, Cumhurbaşkanı Gül’ün New York yolundaki açıklamaları, Abdullah Öcalan’ın haftalık avukat görüşmesinde söyledikleri, AKP’nin referandum sonrası pozisyonu, Kürt illerindeki STK’ların girişimlerinin karşısına, birileri Hakkari’deki katliamla çıktı.
Tüm bunları birlikte ele aldığımızda sorunun çözümü önünde ayak sürüyenlerle, yeni arayışlar içinde olanların birbirinden ayrı ama paralel süreçler yürüttüğünü görebiliriz. Bu, iki çizgi için de irade ve inisiyatif kullanan Türkiye’nin de yönünü çizecektir. Bu yön kanlı bir çatışma ve terör süreci ya da zamana yayılmakla birlikte silahların bırakıldığı zor, zahmetli ama Türkiye’nin birlikte yaşama isteğini belirleyen bir süreç olacak.
*Ahtisarri’nin ziyareti sonrasında yaptığı açıklamanın en dikkat çekici yönü muhtemel bir ateşkesin uluslararası güçler tarafından denetlenebileceği idi. Ancak bu ziyaret sorunun artık çözümünün uluslararası zeminlerde daha sık ele alınacağını ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Ancak, Kürt sorununu Türkiye’nin kendi dinamikleri ile çözmesi en hayırlısıdır ve Türkiye bu yeteneğe hala sahiptir.
GÜL DAHA SOĞUKKANLI
* Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sorunun çözümü konusu daha soğukkanlı gibi duruyor. New York yolundaki “PKK ile konuşmak bir metot meselesidir” sözleri belli bir görüşme, diyalog, nabız yoklama sürecinin başladığının göstergesi sayılabilir.
* Abdullah Öcalan’ın avukat görüşmelerindeki “Burada hedef, benimle yapılan görüşmeler de olabilir. Burada oldukça anlamlı görüşmeler oldu. Çok anlamlı sonuçları da olabilirdi. Tam bu esnada Hakkari'de bu patlamanın olması oldukça düşündürücüdür” sözleri gerçekten düşündürücü. Bu sözlerden belli çevrelerin Öcalan’la nabız yokladığı sonucunu çıkarabiliriz. Bundan rahatsız olanların da (PKK içinde veya dışında) bulduğu söylenebilir. Bunların kim olduğuna gelince: JİTEM, PKK’nın farklı uzantıları ve çevre ülkeler olabilir.
* Kürt sorunu Türkiye’nin sorunu olduğu kadar Irak, Suriye, İran’ın da sorunudur. Türkiye’deki bir çözüm diğer ülkeleri de farklı şekilde etkileme kapasitesine sahiptir. Bu yüzden diğer ülkeleri hareketlerini dikkatle izlemek gerekir.
* Diyarbakır’daki STK'ların Cumhurbaşkanı, Başbakan ve CHP lideri ile eylemsizlik sürecinin devamı ile ilgili görüşme talepleri henüz gerçekleşmese bile, bu tür girişimlerin arttığını söylemek gerekiyor. Bu da konunun sadece BDP üzerinden değil, sorunu kendine dert edinen tüm kesimler tarafından yapılan yeni ve önemli bir adım olarak not düşmek gerekir. Ancak, hükümetin, STK temsilcileri Ahmet Türk ve Aysul Tuğluk’u kabul etmemesi manidardır. Bu nedenle diğer kuruluşlar da Başbakan ile görüşmemiştir.
HÜKÜMET ÖN PLANA ÇIKMALI
* Kürt sorunun çözümünde hükümetin ön plana çıkması gerekmektedir. Özellikle bu yılki YAŞ ve referandum sonrasında sivil bir irade olarak öne çıkması olumlu olmakla birlikte, artık bu konudaki mağduriyet söyleminin yerine inisiyatif alma dönemine geçmesinin vaktidir.
* PKK da artık yeni bir durum değerlendirmesi yaparak silah ve savaşla nereye kadar gidebileceğini hesaplamalı, bir anlamda zamanın ruhuna uygun olarak eylemsizliği ateşkese, ateşkesi silahlı güçlerini sınırın öte yakasına çekmeye başlamalıdır.
PKK SİLAHLARINI TOPRAĞA GÖMMELİ
Sonuç olarak eylemsizlik kararının uzatılması olumlu bir gelişmedir. Kürt sorunun çözümünde yeni bir döneme girildiğinin işaretleri mevcuttur. Bu dönemde silahların sürekli suskun kalmasından başka çare yoktur. En önemlisi de PKK’nın silahlarını artık toprağa gömmesidir.
kaynak: ntv
Etiketler:
Ahtisaari,
BDP,
Erbil,
iç politika,
İmralı,
Kürt sorunu,
Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkileri,
Kürtler,
Mete Çubukçu,
pkk,
PKK silahlarını artık toprağa gömmelidir,
Siyaset 2010
6 Eylül 2010 Pazartesi
İşgal Altında İstikrar Arayışları - 2010 Irak Seçimleri
Blogumda Siyasi Haberler kısmında sadece Mete Çubukçu'nun yazılarını yayınlıyorum. Özellikle Ortadoğu üzerine çok iyi analizler yapan güvendiğim bir gazeteci.
Mete Çubukçu'nun Taha Özhan ile birlikte yazdığı ve SETA'da yayınlanan İşgal Altında İstikrar Arayışları - 2010 Irak Seçimleri yazısını okumanızı tavsiye ederim.
Mete Çubukçu'nun Taha Özhan ile birlikte yazdığı ve SETA'da yayınlanan İşgal Altında İstikrar Arayışları - 2010 Irak Seçimleri yazısını okumanızı tavsiye ederim.
Etiketler:
2010 Irak Seçimleri,
Irak,
Irak-Kürt Yönetimi,
Irak'ta yeni dengeler,
İşgal Altında İstikrar Arayışları,
Mete Çubukçu,
SETA,
Siyaset 2010,
Taha Özhan,
Türkiye-Irak ilişkileri
22 Ağustos 2010 Pazar
ABD geldi, yıktı, gitti...
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, ABD muharip güçlerinin çekilmesinin ardından Irak'ı bekleyen belirsizliği yazdı.
Irak’ta bir dönem sona erdi. Geride hala geleceği belirsiz bir ülke var. 7 yılda yeni bir ulus inşa etmenin zorluğu bir yana, Amerikan muharip birliklerinin çekilmesinin ardından Irak daha kritik bir sürece girdi. Amerika, kendi ayakları üzerinde duran, güvenliğini sağlayabilen, etnik ve mezhep çatışmalarının uzağında bir ülke amaçlarken, bu hedeflere henüz ulaşılmış değil. Hatta iç savaşa varmasa bile kanlı iç hesaplaşma ihtimali yüksek.
Irak halkı şimdi kendisiyle yüzleşecek ve geleceğini belirleyecek. 2003 yılının Mart ayında bizimde bulunduğumuz Bağdat’ın bombalanması ile başlayan süreçte hemen hiç kimse sürecin bu kadar çabuk işleyeceğini düşünmüyordu. İşgalin bedeli Irak ve bölge ülkelerine ağır oldu, Ortadoğu yeniden dizayn edildi.
IRAK'IN GELECEĞİ OBAMA'NIN GÜNDEMİNDE DEĞİL
Iraklı birçok politikacıyla göre asıl hesaplaşma 2011 sonrası yani Amerikan askerleri tamamen çekilince yaşanacak. Amerika Başkan’ı Obama ise sadece seçmenine verdiği sözü tutmaya çalışıyor; Irak’ın geleceği şu an için gündeminde değil. Çünkü ne Amerikalılar ne de Iraklı siyasiler ve askerler bu çekilmeden hoşnut değiller. Irak’ın kendi başına kalmaya hazır olmadığını düşünüyorlar.
IRAK’I BEKLEYEN SORUNLAR
Defalarca gittiğimiz Irak’ı bundan sonra bekleyen riskleri şöyle sıralayabiliriz.: Siyasi, ekonomik, mezhebi ve etnik hesaplaşma.
-Bir iç savaş düzeyine varmasa bile Sünni-Şii, Arap-Kürt çatışması kimseyi şaşırtmamalı. Irak, siyasi açıdan hala oturmuş değil, seçimlerde büyük çoğunluk etnik ve mezhep aidiyetine göre oy kullanıyor. Bu da ortak bir Irak kimliğini zorlaştırıyor. Mart ayında yapılan seçimlerden sonra hala hükümet kurulabilmiş değil. Kurulması da zor. Bu durum bile ülkenin içindeki kaosu gözler önüne seriyor.
IRAK'IN ZENGİNLİĞİ NASIL PAYLAŞILACAK
-Ekonomik olarak Irak’ın zenginliğini paylaşım konusunda da taraflar birbirlerine güvenmiyor. Ülkede petrol kaynaklarının işletilmesi Saddam Hüseyin döneminden iyi durumda değil. Ancak ülkeyi bir arada tutacak en önemli nokta zenginliğin paylaşımı konusundaki uzlaşma. Şiiler, Sünniler ya da Kürtler böylesi bir zenginliği bırakıp ayrılmak niyetinde değil. Ama Iraklı politikacılar gevşek bir merkezi ile federatif bir Irak’ın yaşama şansı olduğu konusunda hem fikir.
KÜRTLER ARAPLARLA YAŞAMAK İSTEMİYOR
-Etnik ve mezhebi çekişmelerin hem tarihi boyutu mevcut hem de işgal sürecinin bir parçası. En büyük tehlike ise Araplarla-Kürtler arasındaki uzlaşmazlık. Özellikle Sünni Araplar Kürtlere diş biliyor. Kürtler Araplarla yaşamak istemiyor. Halepçe katliamı ve Enfalleri unutmuyor. Bu zihin altını silmek şu an için mümkün değil. Bazı Arapların Amerikan askerlerinin gitmesini dört gözle bekledikleri kayıtlarımız arasında var. Bu nedenle Kürtlerin özerk bir yapıda olması en hayırlısı gibi görünüyor. Kürtler ABD’nin çekilmesini istemeyen grupların başında geliyor. Zaten 2011 sonrasında da ABD Irak Kürt bölgesinde kalacak gibi görünüyor
- Önümüzdeki dönemin en hassas noktası ise Kerkük. Sadece Arap-Kürt çekişmesi nedeniyle değil Türkiye’nin aralarında bulunduğu çevre ülkelerin dikkatle izledikleri bir mesele bu. Amerika bu bölgeye tampon birlikler yerleştirmiş durumda. Ancak Kerkük Irak'ın bir minyatürü ve patlaması muhtemel bir kent.
-Ve radikal İslamcılar. İşgalle birlikte, Amerika’nın katkısıyla radikal İslam ve terörle tanışan Irak halkı yeni terör dalgaları ile sarsılabilir. Genelkurmay Başkanı Babekir Zebari bile ordunun ülkeyi koruyacak düzeyde olmadığını gizlemiyor.
IRAK'IN GELECEĞİ BELİRSİZ
Önlerinde iki yol var. Ya kanlı bir iç savaşla bölünme ya da ekonomik siyasi çıkarlar çerçevesinde gönüllü değil zoraki bir uzlaşma, toprak bütünlüğünü koruyan federatif Irak. Bunu kendileri kadar çevre ülkelerinin tavrı da belirleyecek. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın etkisi biliniyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin “Amerikanlar gittikten sonra bu ülkelerin çok etkili olacağı yönündeki uyarısı” nedensiz değil.
Irak’taki istikrar Türkiye dâhil diğer ülkelerin istikrarını de etkileyecek. Irak’taki süreç çok parlak görünmüyor. Kıdemli Kürt politikacılardan Mahmut Osman, Saddam Hüseyin’i kast ederek “eğer biri öldüyse ölmüştür. Ama burada hala yaşıyor” derken ülkeyi hala “küçük Saddamların” yönettiğini ima ediyor. Bu yapının değişmesi için de uzun yıllara ihtiyaç var.
Amerikalılar yıkıp yıktıkları ülkeden mutlu ayrılıyor, ama geride geleceği belirsiz bir Irak bırakarak. Iraklıların kendi geleceklerini tayin etmeleri ise zor görünüyor. Ama asıl 2011 sonrasını beklemek gerekiyor.
EN TRAJİK OLAN ABD'YE MECBUR BIRAKILMALARI
Amerikan askerleri 2011 sonunda ülkeyi tamamen terk edecek mi? Tecrübelerimize göre bu sorunun yanıtı tabii ki hayır. Amerikan askerlerinin büyük bölümü çekilse bile Ebu Garipleri, Felluce katliamını, başına çuval geçirilmiş babanın çocuğunu kucaklayışını ve Irak halkının düştüğü durumu unutmayacağız.
En trajik olanı ise, Iraklıların, işgalle ülkeyi yerle bir edip tüm dengeleri bozan ABD’ye mecbur bırakılmaları.
kaynak: 1
Irak’ta bir dönem sona erdi. Geride hala geleceği belirsiz bir ülke var. 7 yılda yeni bir ulus inşa etmenin zorluğu bir yana, Amerikan muharip birliklerinin çekilmesinin ardından Irak daha kritik bir sürece girdi. Amerika, kendi ayakları üzerinde duran, güvenliğini sağlayabilen, etnik ve mezhep çatışmalarının uzağında bir ülke amaçlarken, bu hedeflere henüz ulaşılmış değil. Hatta iç savaşa varmasa bile kanlı iç hesaplaşma ihtimali yüksek.
Irak halkı şimdi kendisiyle yüzleşecek ve geleceğini belirleyecek. 2003 yılının Mart ayında bizimde bulunduğumuz Bağdat’ın bombalanması ile başlayan süreçte hemen hiç kimse sürecin bu kadar çabuk işleyeceğini düşünmüyordu. İşgalin bedeli Irak ve bölge ülkelerine ağır oldu, Ortadoğu yeniden dizayn edildi.
IRAK'IN GELECEĞİ OBAMA'NIN GÜNDEMİNDE DEĞİL
Iraklı birçok politikacıyla göre asıl hesaplaşma 2011 sonrası yani Amerikan askerleri tamamen çekilince yaşanacak. Amerika Başkan’ı Obama ise sadece seçmenine verdiği sözü tutmaya çalışıyor; Irak’ın geleceği şu an için gündeminde değil. Çünkü ne Amerikalılar ne de Iraklı siyasiler ve askerler bu çekilmeden hoşnut değiller. Irak’ın kendi başına kalmaya hazır olmadığını düşünüyorlar.
IRAK’I BEKLEYEN SORUNLAR
Defalarca gittiğimiz Irak’ı bundan sonra bekleyen riskleri şöyle sıralayabiliriz.: Siyasi, ekonomik, mezhebi ve etnik hesaplaşma.
-Bir iç savaş düzeyine varmasa bile Sünni-Şii, Arap-Kürt çatışması kimseyi şaşırtmamalı. Irak, siyasi açıdan hala oturmuş değil, seçimlerde büyük çoğunluk etnik ve mezhep aidiyetine göre oy kullanıyor. Bu da ortak bir Irak kimliğini zorlaştırıyor. Mart ayında yapılan seçimlerden sonra hala hükümet kurulabilmiş değil. Kurulması da zor. Bu durum bile ülkenin içindeki kaosu gözler önüne seriyor.
IRAK'IN ZENGİNLİĞİ NASIL PAYLAŞILACAK
-Ekonomik olarak Irak’ın zenginliğini paylaşım konusunda da taraflar birbirlerine güvenmiyor. Ülkede petrol kaynaklarının işletilmesi Saddam Hüseyin döneminden iyi durumda değil. Ancak ülkeyi bir arada tutacak en önemli nokta zenginliğin paylaşımı konusundaki uzlaşma. Şiiler, Sünniler ya da Kürtler böylesi bir zenginliği bırakıp ayrılmak niyetinde değil. Ama Iraklı politikacılar gevşek bir merkezi ile federatif bir Irak’ın yaşama şansı olduğu konusunda hem fikir.
KÜRTLER ARAPLARLA YAŞAMAK İSTEMİYOR
-Etnik ve mezhebi çekişmelerin hem tarihi boyutu mevcut hem de işgal sürecinin bir parçası. En büyük tehlike ise Araplarla-Kürtler arasındaki uzlaşmazlık. Özellikle Sünni Araplar Kürtlere diş biliyor. Kürtler Araplarla yaşamak istemiyor. Halepçe katliamı ve Enfalleri unutmuyor. Bu zihin altını silmek şu an için mümkün değil. Bazı Arapların Amerikan askerlerinin gitmesini dört gözle bekledikleri kayıtlarımız arasında var. Bu nedenle Kürtlerin özerk bir yapıda olması en hayırlısı gibi görünüyor. Kürtler ABD’nin çekilmesini istemeyen grupların başında geliyor. Zaten 2011 sonrasında da ABD Irak Kürt bölgesinde kalacak gibi görünüyor
- Önümüzdeki dönemin en hassas noktası ise Kerkük. Sadece Arap-Kürt çekişmesi nedeniyle değil Türkiye’nin aralarında bulunduğu çevre ülkelerin dikkatle izledikleri bir mesele bu. Amerika bu bölgeye tampon birlikler yerleştirmiş durumda. Ancak Kerkük Irak'ın bir minyatürü ve patlaması muhtemel bir kent.
-Ve radikal İslamcılar. İşgalle birlikte, Amerika’nın katkısıyla radikal İslam ve terörle tanışan Irak halkı yeni terör dalgaları ile sarsılabilir. Genelkurmay Başkanı Babekir Zebari bile ordunun ülkeyi koruyacak düzeyde olmadığını gizlemiyor.
IRAK'IN GELECEĞİ BELİRSİZ
Önlerinde iki yol var. Ya kanlı bir iç savaşla bölünme ya da ekonomik siyasi çıkarlar çerçevesinde gönüllü değil zoraki bir uzlaşma, toprak bütünlüğünü koruyan federatif Irak. Bunu kendileri kadar çevre ülkelerinin tavrı da belirleyecek. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın etkisi biliniyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin “Amerikanlar gittikten sonra bu ülkelerin çok etkili olacağı yönündeki uyarısı” nedensiz değil.
Irak’taki istikrar Türkiye dâhil diğer ülkelerin istikrarını de etkileyecek. Irak’taki süreç çok parlak görünmüyor. Kıdemli Kürt politikacılardan Mahmut Osman, Saddam Hüseyin’i kast ederek “eğer biri öldüyse ölmüştür. Ama burada hala yaşıyor” derken ülkeyi hala “küçük Saddamların” yönettiğini ima ediyor. Bu yapının değişmesi için de uzun yıllara ihtiyaç var.
Amerikalılar yıkıp yıktıkları ülkeden mutlu ayrılıyor, ama geride geleceği belirsiz bir Irak bırakarak. Iraklıların kendi geleceklerini tayin etmeleri ise zor görünüyor. Ama asıl 2011 sonrasını beklemek gerekiyor.
EN TRAJİK OLAN ABD'YE MECBUR BIRAKILMALARI
Amerikan askerleri 2011 sonunda ülkeyi tamamen terk edecek mi? Tecrübelerimize göre bu sorunun yanıtı tabii ki hayır. Amerikan askerlerinin büyük bölümü çekilse bile Ebu Garipleri, Felluce katliamını, başına çuval geçirilmiş babanın çocuğunu kucaklayışını ve Irak halkının düştüğü durumu unutmayacağız.
En trajik olanı ise, Iraklıların, işgalle ülkeyi yerle bir edip tüm dengeleri bozan ABD’ye mecbur bırakılmaları.
kaynak: 1
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Kürt Yönetimi tehdit söyleminden rahatsız
Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi, PKK ile mücadelede, savaşmak dışında her türlü işbirliğine hazır olduğunu ve özellikle ordunun kullandığı tehditvari söylemden rahatsız olduğunu belirtiyor.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “sözün bittiği yer” diyerek Irak Kürt Yönetimini kastetmiş ve yönetimin PKK’ya karşı müdahalesizliğini eleştirmişti.
Son günlerde 1990’lı yıllara dönmüş gibiyiz: Hem PKK’nın saldırıları hem de çözüm önerileri açısından. PKK karakol basıyor, yol kesip propaganda yapıyor, araç yakıyor, ilçe merkezlerine taciz ateşinde bulunuyor. Önlemler de sadece güvenlik perspektifinden konuşuluyor. Ekranlarda uzun süredir görmediğimiz güvenlik uzmanları ve emekli askerler boy gösteriyor. Askeri yöntemler, tehdit söylemi yine öne çıkıyor. Bunun önemli bir ayağını da 1990’larda olduğu gibi Irak Kürt Yönetimi oluşturuyor. Ancak ne Irak 90’ların Irak’ı, ne de Kürt Yönetimi. Üstelik Türkiye-Kürt yönetimi ilişkileri artık farklı düzeylerde ilerliyor.
SESSİZLİK KORUNACAK
Ankara, PKK için ABD ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani'nin önüne 3 seçenek koydu. Bunlar, Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığının etkisiz kılınması, 3'lü ortak operasyon düzenlenmesi ya da Türkiye'nin ABD ve Barzani ile koordineli olarak tek başına adım atması.
GENELKURMAY BAŞKANI'NIN SÖZLERİ ESKİ GÜNLERDEKİ GİBİ
Kürt yönetiminin önemli bir ismiyle Türkiye’nin bu önerilerini konuşuyoruz. Daha önce denenmiş yöntemlerin sonuç vermediğini söylüyor bize. Yönetimin zaten önemli adımlar attığını, Kandil’e gidiş yollarının daha sıkı denetlenildiğini, PKK’larının şehirlerle temasının azaltıldığını söylüyor. Ama durumu “tatsız” olarak nitelendiriliyor.
Özellikle Genelkurmay Başkanı'nın sözlerinin eski günlerdeki gibi tehdit üslubu taşıdığını bunun da Kürt Yönetimini rahatsız ettiğini belirtiyor. Özellikle, Türk hükümetinin sessizliğini, aynı şekilde karşılayacaklarını söylüyor.
KÜRT YÖNETİMİ YENİ ÖNLEMLER ALACAK
Ama anladığımız Kürt Yönetimi'nin PKK’ya karşı yeni önlemler almaya başlayacağı. Bu önlemler mikro düzeyde olacak, daha fazla istihbarat paylaşılacak; işler biraz da sessizlik içinde yürütülecek.
HÜKÜMET DEĞİL ORDUNUN SÖYLEMİ
Başka bir kaynak da “sessizlik en iyi yanıttır” diyerek oluşan havayı teyit ediyor. Bunun anlamı şu: Yönetim Türkiye ile ilişkiler rayına girmek üzereyken eski söylemlerin kullanılmasından rahatsız. Bu sözleri, askerin, hükümete rağmen söylediğini düşünüyorlar.
PKK İLE SAVAŞMAK DIŞINDA HERŞEY KABUL
PKK ile savaşmak dışında her türlü işbirliğini kabul ediyorlar. Ancak PKK konusunda hedef gösterilmek istemiyorlar. Çünkü Kandil’i kontrol edemiyorlar.
KÜRT YÖNETİMİ DE PKK'YA TEPKİLİ
Ama bu sessizlik eylemsizlik anlamına gelmiyor. Mesud Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında ateşkesin bozularak eylemlere başlamasını PKK’nın kendilerine yönelik bir mesajı olarak algılanıyor.
Bu açıdan yönetim nezdinde PKK’ya büyük tepki var. Bunu KDP ve KYB’nin denetimindeki yayın organlarında da teyit etmek mümkün. Çünkü, PKK saldırı kampanyasıyla Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkilerini gerginleştirmeyi amaçlıyor.
“PKK’yı kendi olanaklarımızla Kandil’den sökemeyiz” denirken ABD özellikle Irak Ordusunun harekete geçmesi halinde peşmerge güçlerinin de belli oranda destek vereceği anlaşılıyor.
SINIR ÖTESİ? MUHTEMELEN
Liste meselesine gelince, Türkiye’nin PKK’nın lider kadrosunun da içinde bulunduğu 200 küsur kişilik liste için Peşmerge Bakanı Cebbar Yaver “bizim topraklarımızda değil” demişti.
Kürt Yönetimi Kandil’i kendi toprakları saymıyor ve o bölgeye bulaşmak istemiyor. Tarih boyunca o bölgenin kontrol altına alınamadığını söylüyorlar. Ayrıca şunu da söylüyorlar: "Havaalananlarımızı çok sıkı kontrol ediyoruz ama Türkiye Avrupa’dan isteyemediği isimleri bizden istiyorlar. Ya sınır ötesi operasyon? Muhtemel" diyorlar
SOMUT ÖNERİLER İLE PKK MÜCADELESİNE HAZIRIZ
Özetle, Kürt yönetimi tehditvari çıkışlardan hoşnut değiller. PKK ile mücadele konusunda ise somut önerilerle somut mücadeleye hazırlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü PKK’ya karşı mücadelede 20 yıl öncesinin yöntemleri ile hiçbir yere varılmadığı görülüyor.
Unutmadan, Irak’ta hala hükümet kurulmuş değil, yani hangi otoritenin neye karar vereceği de belli değil. Üstelik, Türkiye’nin yanlış ata oynadığı Bağdat’ta işler de kolay değil.
Mete ÇUBUKÇU
kaynak: ntv
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “sözün bittiği yer” diyerek Irak Kürt Yönetimini kastetmiş ve yönetimin PKK’ya karşı müdahalesizliğini eleştirmişti.
Son günlerde 1990’lı yıllara dönmüş gibiyiz: Hem PKK’nın saldırıları hem de çözüm önerileri açısından. PKK karakol basıyor, yol kesip propaganda yapıyor, araç yakıyor, ilçe merkezlerine taciz ateşinde bulunuyor. Önlemler de sadece güvenlik perspektifinden konuşuluyor. Ekranlarda uzun süredir görmediğimiz güvenlik uzmanları ve emekli askerler boy gösteriyor. Askeri yöntemler, tehdit söylemi yine öne çıkıyor. Bunun önemli bir ayağını da 1990’larda olduğu gibi Irak Kürt Yönetimi oluşturuyor. Ancak ne Irak 90’ların Irak’ı, ne de Kürt Yönetimi. Üstelik Türkiye-Kürt yönetimi ilişkileri artık farklı düzeylerde ilerliyor.
SESSİZLİK KORUNACAK
Ankara, PKK için ABD ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani'nin önüne 3 seçenek koydu. Bunlar, Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığının etkisiz kılınması, 3'lü ortak operasyon düzenlenmesi ya da Türkiye'nin ABD ve Barzani ile koordineli olarak tek başına adım atması.
GENELKURMAY BAŞKANI'NIN SÖZLERİ ESKİ GÜNLERDEKİ GİBİ
Kürt yönetiminin önemli bir ismiyle Türkiye’nin bu önerilerini konuşuyoruz. Daha önce denenmiş yöntemlerin sonuç vermediğini söylüyor bize. Yönetimin zaten önemli adımlar attığını, Kandil’e gidiş yollarının daha sıkı denetlenildiğini, PKK’larının şehirlerle temasının azaltıldığını söylüyor. Ama durumu “tatsız” olarak nitelendiriliyor.
Özellikle Genelkurmay Başkanı'nın sözlerinin eski günlerdeki gibi tehdit üslubu taşıdığını bunun da Kürt Yönetimini rahatsız ettiğini belirtiyor. Özellikle, Türk hükümetinin sessizliğini, aynı şekilde karşılayacaklarını söylüyor.
KÜRT YÖNETİMİ YENİ ÖNLEMLER ALACAK
Ama anladığımız Kürt Yönetimi'nin PKK’ya karşı yeni önlemler almaya başlayacağı. Bu önlemler mikro düzeyde olacak, daha fazla istihbarat paylaşılacak; işler biraz da sessizlik içinde yürütülecek.
HÜKÜMET DEĞİL ORDUNUN SÖYLEMİ
Başka bir kaynak da “sessizlik en iyi yanıttır” diyerek oluşan havayı teyit ediyor. Bunun anlamı şu: Yönetim Türkiye ile ilişkiler rayına girmek üzereyken eski söylemlerin kullanılmasından rahatsız. Bu sözleri, askerin, hükümete rağmen söylediğini düşünüyorlar.
PKK İLE SAVAŞMAK DIŞINDA HERŞEY KABUL
PKK ile savaşmak dışında her türlü işbirliğini kabul ediyorlar. Ancak PKK konusunda hedef gösterilmek istemiyorlar. Çünkü Kandil’i kontrol edemiyorlar.
KÜRT YÖNETİMİ DE PKK'YA TEPKİLİ
Ama bu sessizlik eylemsizlik anlamına gelmiyor. Mesud Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında ateşkesin bozularak eylemlere başlamasını PKK’nın kendilerine yönelik bir mesajı olarak algılanıyor.
Bu açıdan yönetim nezdinde PKK’ya büyük tepki var. Bunu KDP ve KYB’nin denetimindeki yayın organlarında da teyit etmek mümkün. Çünkü, PKK saldırı kampanyasıyla Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkilerini gerginleştirmeyi amaçlıyor.
“PKK’yı kendi olanaklarımızla Kandil’den sökemeyiz” denirken ABD özellikle Irak Ordusunun harekete geçmesi halinde peşmerge güçlerinin de belli oranda destek vereceği anlaşılıyor.
SINIR ÖTESİ? MUHTEMELEN
Liste meselesine gelince, Türkiye’nin PKK’nın lider kadrosunun da içinde bulunduğu 200 küsur kişilik liste için Peşmerge Bakanı Cebbar Yaver “bizim topraklarımızda değil” demişti.
Kürt Yönetimi Kandil’i kendi toprakları saymıyor ve o bölgeye bulaşmak istemiyor. Tarih boyunca o bölgenin kontrol altına alınamadığını söylüyorlar. Ayrıca şunu da söylüyorlar: "Havaalananlarımızı çok sıkı kontrol ediyoruz ama Türkiye Avrupa’dan isteyemediği isimleri bizden istiyorlar. Ya sınır ötesi operasyon? Muhtemel" diyorlar
SOMUT ÖNERİLER İLE PKK MÜCADELESİNE HAZIRIZ
Özetle, Kürt yönetimi tehditvari çıkışlardan hoşnut değiller. PKK ile mücadele konusunda ise somut önerilerle somut mücadeleye hazırlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü PKK’ya karşı mücadelede 20 yıl öncesinin yöntemleri ile hiçbir yere varılmadığı görülüyor.
Unutmadan, Irak’ta hala hükümet kurulmuş değil, yani hangi otoritenin neye karar vereceği de belli değil. Üstelik, Türkiye’nin yanlış ata oynadığı Bağdat’ta işler de kolay değil.
Mete ÇUBUKÇU
kaynak: ntv
15 Temmuz 2010 Perşembe
İpleri kim koparacak?
Türkiye-İsrail ilişkilerinde gerilimin iyice tırmandığı bir dönemde gerçekleşen Obama-Netanyahu görüşmesi büyük önem taşıyor. Ancak iki ülkenin ilişkileri tamir etmesi konusunda kimse umutlu değil.
Türkiye-İsrail krizinin geleceği açısından, Obama-Netanyahu buluşması kritik bir önem taşıyordu. Mavi Marmara baskını ile iyice gerilen ilişkiler, Amerika açısından büyük önem taşısa da Amerika’nın ajandası farklı.
İsrail ve Türk hükümetleri bu krizin çözümü içi uygun yöntemler, diplomatik kanallar yerine meydanları, popülist açıklamalar ve karışıklı atışmaları tercih edince iş iyice çıkmaza girdi.
OBAMA'NIN ÖNCELİĞİ TÜRKİYE-İSRAİL DEĞİL
Kısa vadede sorun aşılacak gibi görünmüyor. Ancak, bu kriz Obama için Ortadoğu’nun ana gündemini oluşturmuyor. Ana gündem her zaman olduğu gibi Filistin-İsrail sorunu. Obama’nın öncelikli sıkıntısı ve çözmesi gereken konu bu.
Obama ve Netanyahu bu görüşmede imaj tazeledi. Amerika’nın önünde bir seçim var. Bu görüşme Filistin’le doğrudan görüşmeler konusunda İsrail’i masaya oturtmayı amaçlasa da, Amerika’daki Yahudi lobilerine gerginliğin sona erdiği mesajını vermeyi amaçlıyor. Mart ayında iki lider fotoğraf bile çektirmemişti.
OBAMA KAHİRE SONRASI HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI
İsrail hükümeti Filistinlilerle Eylül ayına kadar doğrudan görüşmelere başlayacak. Amerika’nın en çok üzerinde durduğu konulardan olan Yahudi yerleşimlerinin inşaatı Eylül ayına kadar donduruldu. Bu süre içinde harekete geçilmesi gerekiyor. Ayrıca Filistin yönetimine de mazeret bulmaması konusunda uyarı yapıldı. Tabii ki Ortadoğu’yu takip edenler açısından mevcut durumun ne kadar “oyalayıcı ve sonuçsuz “ olacağını tahmin etmek güç değil. 10 yıl önce Filistin devletinin kurulaması için son rötuşlar yapılırken şu anda taraflar doğrudan görüştürülmeye çalışılıyor. Bu açıdan Obama’nın Kahire’de Müslümanlara hitap etmesinin ardından hiçbir adım atmaması hayal kırıklığı yarattı. Doğrudan görüşmelerden çok şey beklememek gerekiyor. Gazze’ye yönelik ambargonun biraz daha gevşemesi yeni bir adım anlamına gelebilir.
FİLİSTİN İLE GÖRÜŞMELER KOALİSYONU BİTİREBİLİR
Filistin ile doğrudan görüşmeye koalisyonun iki ortağı Netanyahu ve Barak sıcak bakarken, Lieberman’dan itiraz gelebilir. Türkiye İsrail krizinin koalisyon hükümetinde yarattığı çatlağı Filistin görüşmeleri derinleştirebilir hatta koalisyon dağılabilir. Yani dolaylı bir etki söz konusu olabilir. Zaten hem Türkiye ile ilişkiler hem de Filistin’le görüşmelerin geleceği açısından Netanyahu-Tzipi Livni yani Likud-Kadima koalisyonu en mantıklısı gibi görünüyor.
KİMSE TÜRKİYE-İSRAİL İÇİN UMUTLU DEĞİL
Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine gelince: Hiç kimse umutlu değil.
Diplomatik ilişkiler kesilirse tamiri zor olur. Bu Araplar açısından da sakıncalı. Türkiye’nin aradan çekildiği bir ortamda meydanın sadece İran ve İsrail’e kalacağı biliniyor. Bu da Amerika’nın işine gelmiyor.
İKİ ÜLKENİN BİRBİRİNE İHTİYACI YOK
İlişkiler askıya alınırsa, Gazze’deki gelişmelere bağlı olarak orta vadede, konjonktüre göre yeni bir ilişki süreci başlayabilir. Ancak unutmamak gerekiyor ki Ortadoğu’daki varolan durumda Türkiye ile İsrail’in birbirine eskisi gibi ihtiyacı yok.
METE ÇUBUKÇU
kaynak: ntv
Türkiye-İsrail krizinin geleceği açısından, Obama-Netanyahu buluşması kritik bir önem taşıyordu. Mavi Marmara baskını ile iyice gerilen ilişkiler, Amerika açısından büyük önem taşısa da Amerika’nın ajandası farklı.
İsrail ve Türk hükümetleri bu krizin çözümü içi uygun yöntemler, diplomatik kanallar yerine meydanları, popülist açıklamalar ve karışıklı atışmaları tercih edince iş iyice çıkmaza girdi.
OBAMA'NIN ÖNCELİĞİ TÜRKİYE-İSRAİL DEĞİL
Kısa vadede sorun aşılacak gibi görünmüyor. Ancak, bu kriz Obama için Ortadoğu’nun ana gündemini oluşturmuyor. Ana gündem her zaman olduğu gibi Filistin-İsrail sorunu. Obama’nın öncelikli sıkıntısı ve çözmesi gereken konu bu.
Obama ve Netanyahu bu görüşmede imaj tazeledi. Amerika’nın önünde bir seçim var. Bu görüşme Filistin’le doğrudan görüşmeler konusunda İsrail’i masaya oturtmayı amaçlasa da, Amerika’daki Yahudi lobilerine gerginliğin sona erdiği mesajını vermeyi amaçlıyor. Mart ayında iki lider fotoğraf bile çektirmemişti.
OBAMA KAHİRE SONRASI HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI
İsrail hükümeti Filistinlilerle Eylül ayına kadar doğrudan görüşmelere başlayacak. Amerika’nın en çok üzerinde durduğu konulardan olan Yahudi yerleşimlerinin inşaatı Eylül ayına kadar donduruldu. Bu süre içinde harekete geçilmesi gerekiyor. Ayrıca Filistin yönetimine de mazeret bulmaması konusunda uyarı yapıldı. Tabii ki Ortadoğu’yu takip edenler açısından mevcut durumun ne kadar “oyalayıcı ve sonuçsuz “ olacağını tahmin etmek güç değil. 10 yıl önce Filistin devletinin kurulaması için son rötuşlar yapılırken şu anda taraflar doğrudan görüştürülmeye çalışılıyor. Bu açıdan Obama’nın Kahire’de Müslümanlara hitap etmesinin ardından hiçbir adım atmaması hayal kırıklığı yarattı. Doğrudan görüşmelerden çok şey beklememek gerekiyor. Gazze’ye yönelik ambargonun biraz daha gevşemesi yeni bir adım anlamına gelebilir.
FİLİSTİN İLE GÖRÜŞMELER KOALİSYONU BİTİREBİLİR
Filistin ile doğrudan görüşmeye koalisyonun iki ortağı Netanyahu ve Barak sıcak bakarken, Lieberman’dan itiraz gelebilir. Türkiye İsrail krizinin koalisyon hükümetinde yarattığı çatlağı Filistin görüşmeleri derinleştirebilir hatta koalisyon dağılabilir. Yani dolaylı bir etki söz konusu olabilir. Zaten hem Türkiye ile ilişkiler hem de Filistin’le görüşmelerin geleceği açısından Netanyahu-Tzipi Livni yani Likud-Kadima koalisyonu en mantıklısı gibi görünüyor.
KİMSE TÜRKİYE-İSRAİL İÇİN UMUTLU DEĞİL
Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine gelince: Hiç kimse umutlu değil.
Diplomatik ilişkiler kesilirse tamiri zor olur. Bu Araplar açısından da sakıncalı. Türkiye’nin aradan çekildiği bir ortamda meydanın sadece İran ve İsrail’e kalacağı biliniyor. Bu da Amerika’nın işine gelmiyor.
İKİ ÜLKENİN BİRBİRİNE İHTİYACI YOK
İlişkiler askıya alınırsa, Gazze’deki gelişmelere bağlı olarak orta vadede, konjonktüre göre yeni bir ilişki süreci başlayabilir. Ancak unutmamak gerekiyor ki Ortadoğu’daki varolan durumda Türkiye ile İsrail’in birbirine eskisi gibi ihtiyacı yok.
METE ÇUBUKÇU
kaynak: ntv
9 Temmuz 2010 Cuma
Iraklı Kürtlerin hamisi mi, dostu mu olacağız?
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu yazdı: "Bazılarının gönlünde Iraklı Kürtlerin hamisi olmak geçiyor. Oysa, komşuluk, akrabalık, üzerinden barışmak gerekiyor."
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’na, Barzani’nin Türkiye ziyareti sonrası teröre karşı alınacak önlemler konusunda yeni bir adım olup olmadığını sormuştuk.
Sinirlioğlu bir grup gazeteci ile yaptığı bilgilendirme toplantısında önemli ipuçları verdi, ama detayları açıklamayarak “Her şeyi sizin önünüzde konuşursak, işin sihri kaçar” dedi. İstanbul’da bir araya geldiğimiz Mesut Barzani de benzer bir yanıt vermişti.
Bölgedeki kaynaklar ise şunu söylüyor: “Barzani de PKK konusunda çok tepkili. Yeni adımlar atılacak. Ancak, detaylar medya önünde tartışılmayacak.”
BÜYÜK BEKLENTİLER YERİNE, SABIRLI OLUN
Evet, Türkiye-Irak Kürdistan’ı ilişkileri terör konusunda yeni bir aşamaya giriyor. Orta ve uzun vadede önemli şeyler olabilir. Kısa vadede ise pratik önlemler artırılacak. Büyük beklentiler yerine, sabırlı olmakta yarar var. Hatta, küçük ama önemli tedbirler bile bir gelişme sayılmalı.
Ama, bizler bunu açıkça yazıp, konuşulanlar hayata geçmeyince süreç tersine dönebiliyor. Bu nedenle bilgileri biraz bekleyerek paylaşmakta yarar var. Bu işin çok önemli boyutu. Ama artık Ankara-Erbil ilişkileri tek boyutlu değil. Her konu kendi çerçevesinde değerlendiriliyor. Iraklı Kürtler ziyaret sırasında Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Barzani’ye söylediğini hatırlatıyor: "Artık biz sadece PKK penceresinden değil, yardımlaşma ve stratejik ortaklık penceresinden birbirimize bakıyoruz."
'TERÖR ALIP MAL MI SATACAĞIZ' 15 YIL ÖNCESİNİN ZİHNİYETİ
Dışişleri Bakanı’nın sözünü ettiği pencere için şimdi yeni bir girişim var. Bir yanda PKK eylemleri, terör devam ederken ticari ilişki nasıl olacak diye soranlar olacaktır. Hatta, bazılarının daha ileri giderek “terör alıp, mal mı satacağız” diyecektir. Tüm bunlar 15 yıl öncesinin zihniyeti.
Yeni dönemin önemli adımlarından birisini Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan, 200’ü aşkın işadamı ile birlikte Irak Kürt bölgesine sefere çıkarak atıyor. Bu sefer, Güneydoğu Bölgesi'ni ekonomik olarak güçlendirmek, Irak ve Kürdistan Bölgesi’ne yönelik ihracatın artırılmasını amaçlıyor. Yeni iş bağlantılarının kurulması, bu ülkeye ihracat yapan firmaların yaşadıkları sorunların yerinde incelenmesi, üretilen spesifik ürünlere pazar araştırması yapılabilmesi de gezinin amaçları arasında. Daha çok Türkiye’nin ticari bir seferi bu. Çünkü Irak ve Kürt bölgesi önemli bir pazar.
Ama Iraklı Kürtler de petrol ve doğalgaz pazarlığı yapacak. Bu konunun altı özellikle çiziliyor. “Türkiye ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkinin geleceğinde enerji meselesi var. Bu da Kürdistan bölgesinin Nabucco projesine katılımıdır. Mesela, Neçirvan Barzani Iraklı Kürtlerin Nabucco sayesinde Türkiye aracılığı ile Avrupa’yla bağ kurabileceğini düşünüyor. Bu hem ekonomik hem de siyasi bir proje” deniyor
IRAKLI KÜRTLERLE YENİ DEĞİL, BAŞKA BİR DÖNEM
Bölgede halen 300’ün üzerinde Türk firmasının bulunduğu biliniyor. Bunlar arasında küçük şirketler kadar Türkiye’nin önde gelen holdingleri de var. Ama bölge her açıdan bakir ve yatırıma açık.
5 milyar dolarlık bir iş hacminin bulunduğu bölgede bu rakamın yukarı çekilmesi isteniyor. Iraklı Kürtlerin, iş adamlarından oluşan heyetten beklentisi, ciddi kuruluşların ciddi yatırımlarla gelmesi, ticari işlerin vur-kaç usulü gerçekleşmemesi. Bunun için bir bankaya ihtiyaç var. Bu iş de Ziraat Bankası ile halledilecek, THY seferleri de sırada. Iraklı Kürtlerle yeni değil, başka bir dönem başlıyor artık. Iraklı Kürtler de bunu kabul ediyorlar. Çünkü Iraklı Kürtlerle yapılan ticaret Güneydoğu Anadolu’da da ciddi bir ekonomik hareketlilik geçirecek.
ÇÖZÜM TÜRKİYE'DE
Gazeteci dostumuz şunu söylüyor: "İnsani, ticari, ekonomik olarak daha yakın bir ilişki, muhakkak terör meselesinin çözümüne katkıda bulunacak. Ama söylemekte yarar var: Ticari ve ekonomik olarak entegrasyon önemli. PKK sorunu bir yönüyle Iraklı Kürtlerin sorunu. Ama mesele Türkiye’nin kendi iç meselesi. Dolayısıyla çözümü Türkiye’de”.
Erbil-Ankara yakınlaşması Türkiye’nin bölgede genişleme ve etkinlik alanı kurma mantığına uyuyor. Yalnız şu nokta hala açık: Türkiye, Iraklı Kürtlerle barışırken bazılarının kafasından emperyal amaçlar geçiyor, bazılarının gönlünde Iraklı Kürtlerin hamisi olmak geçiyor. Oysa, hamilik çerçevesinde değil, komşuluk, akrabalık, sınırdaşlık üzerinden barışmak; eşitler arasındaki ilişkiden yola çıkarak birbirimizi kucaklamamız gerekiyor.
kaynak: 1
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’na, Barzani’nin Türkiye ziyareti sonrası teröre karşı alınacak önlemler konusunda yeni bir adım olup olmadığını sormuştuk.
Sinirlioğlu bir grup gazeteci ile yaptığı bilgilendirme toplantısında önemli ipuçları verdi, ama detayları açıklamayarak “Her şeyi sizin önünüzde konuşursak, işin sihri kaçar” dedi. İstanbul’da bir araya geldiğimiz Mesut Barzani de benzer bir yanıt vermişti.
Bölgedeki kaynaklar ise şunu söylüyor: “Barzani de PKK konusunda çok tepkili. Yeni adımlar atılacak. Ancak, detaylar medya önünde tartışılmayacak.”
BÜYÜK BEKLENTİLER YERİNE, SABIRLI OLUN
Evet, Türkiye-Irak Kürdistan’ı ilişkileri terör konusunda yeni bir aşamaya giriyor. Orta ve uzun vadede önemli şeyler olabilir. Kısa vadede ise pratik önlemler artırılacak. Büyük beklentiler yerine, sabırlı olmakta yarar var. Hatta, küçük ama önemli tedbirler bile bir gelişme sayılmalı.
Ama, bizler bunu açıkça yazıp, konuşulanlar hayata geçmeyince süreç tersine dönebiliyor. Bu nedenle bilgileri biraz bekleyerek paylaşmakta yarar var. Bu işin çok önemli boyutu. Ama artık Ankara-Erbil ilişkileri tek boyutlu değil. Her konu kendi çerçevesinde değerlendiriliyor. Iraklı Kürtler ziyaret sırasında Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Barzani’ye söylediğini hatırlatıyor: "Artık biz sadece PKK penceresinden değil, yardımlaşma ve stratejik ortaklık penceresinden birbirimize bakıyoruz."
'TERÖR ALIP MAL MI SATACAĞIZ' 15 YIL ÖNCESİNİN ZİHNİYETİ
Dışişleri Bakanı’nın sözünü ettiği pencere için şimdi yeni bir girişim var. Bir yanda PKK eylemleri, terör devam ederken ticari ilişki nasıl olacak diye soranlar olacaktır. Hatta, bazılarının daha ileri giderek “terör alıp, mal mı satacağız” diyecektir. Tüm bunlar 15 yıl öncesinin zihniyeti.
Yeni dönemin önemli adımlarından birisini Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan, 200’ü aşkın işadamı ile birlikte Irak Kürt bölgesine sefere çıkarak atıyor. Bu sefer, Güneydoğu Bölgesi'ni ekonomik olarak güçlendirmek, Irak ve Kürdistan Bölgesi’ne yönelik ihracatın artırılmasını amaçlıyor. Yeni iş bağlantılarının kurulması, bu ülkeye ihracat yapan firmaların yaşadıkları sorunların yerinde incelenmesi, üretilen spesifik ürünlere pazar araştırması yapılabilmesi de gezinin amaçları arasında. Daha çok Türkiye’nin ticari bir seferi bu. Çünkü Irak ve Kürt bölgesi önemli bir pazar.
Ama Iraklı Kürtler de petrol ve doğalgaz pazarlığı yapacak. Bu konunun altı özellikle çiziliyor. “Türkiye ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkinin geleceğinde enerji meselesi var. Bu da Kürdistan bölgesinin Nabucco projesine katılımıdır. Mesela, Neçirvan Barzani Iraklı Kürtlerin Nabucco sayesinde Türkiye aracılığı ile Avrupa’yla bağ kurabileceğini düşünüyor. Bu hem ekonomik hem de siyasi bir proje” deniyor
IRAKLI KÜRTLERLE YENİ DEĞİL, BAŞKA BİR DÖNEM
Bölgede halen 300’ün üzerinde Türk firmasının bulunduğu biliniyor. Bunlar arasında küçük şirketler kadar Türkiye’nin önde gelen holdingleri de var. Ama bölge her açıdan bakir ve yatırıma açık.
5 milyar dolarlık bir iş hacminin bulunduğu bölgede bu rakamın yukarı çekilmesi isteniyor. Iraklı Kürtlerin, iş adamlarından oluşan heyetten beklentisi, ciddi kuruluşların ciddi yatırımlarla gelmesi, ticari işlerin vur-kaç usulü gerçekleşmemesi. Bunun için bir bankaya ihtiyaç var. Bu iş de Ziraat Bankası ile halledilecek, THY seferleri de sırada. Iraklı Kürtlerle yeni değil, başka bir dönem başlıyor artık. Iraklı Kürtler de bunu kabul ediyorlar. Çünkü Iraklı Kürtlerle yapılan ticaret Güneydoğu Anadolu’da da ciddi bir ekonomik hareketlilik geçirecek.
ÇÖZÜM TÜRKİYE'DE
Gazeteci dostumuz şunu söylüyor: "İnsani, ticari, ekonomik olarak daha yakın bir ilişki, muhakkak terör meselesinin çözümüne katkıda bulunacak. Ama söylemekte yarar var: Ticari ve ekonomik olarak entegrasyon önemli. PKK sorunu bir yönüyle Iraklı Kürtlerin sorunu. Ama mesele Türkiye’nin kendi iç meselesi. Dolayısıyla çözümü Türkiye’de”.
Erbil-Ankara yakınlaşması Türkiye’nin bölgede genişleme ve etkinlik alanı kurma mantığına uyuyor. Yalnız şu nokta hala açık: Türkiye, Iraklı Kürtlerle barışırken bazılarının kafasından emperyal amaçlar geçiyor, bazılarının gönlünde Iraklı Kürtlerin hamisi olmak geçiyor. Oysa, hamilik çerçevesinde değil, komşuluk, akrabalık, sınırdaşlık üzerinden barışmak; eşitler arasındaki ilişkiden yola çıkarak birbirimizi kucaklamamız gerekiyor.
kaynak: 1
1 Temmuz 2010 Perşembe
Türkiye İsrail'i ilelebet beklemeyecek
Mavi Marmara saldırısı ile krize giren Türk-İsrail ilişkilerinde iyileşme olabilmesi için Türkiye'nin İsrail'den iki beklentisi var. Türkiye'nin bunların gerçekleşmesi için ilelebet beklemeye niyeti yok.
Türkiye Mavi Marmara saldırısı ve 9 kişinin öldürülmesi konusunda İsrail’den en kısa zamanda yanıt bekliyor. Türkiye’nin beklediği yanıt, İsrail’in özür dilemesi, hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemesi ve diğer zararları da tazmin etmesi.
Bu konuda herhangi bir süre vermeyen Dışişleri Bakanlığı kaynakları, Türkiye’nin çok fazla beklemeyeceğini de ekliyorlar. Türkiye, İsrail’in bir Türk gemisine uluslararası sularda saldırıp, 9 kişiyi öldürmesinin siyasi değil, hukuki bir olay olduğunu söylüyor.
Türk-İsrail ilişkilerinin geleceği de İsrail’in bu iki koşulu yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer İsrail özür dilemez ve tazminat ödemezse, iki ülke ilişkileri düzelmeyecek. Bu iki koşulun yerine getirilmesi durumunda da ilişkilerin seyrini süreç belirleyecek.
İSRAİL KABUL ETMEZ İSE, KRİZ UZUN YILLAR SÜRER
Bu noktada top şimdi İsrail’de. Eğer İsrail Türkiye ile her türlü ilişkiyi yeniden kurmak niyetindeyse şartları kabul edecek. Aksi halde uzun yıllar bu kriz sürecek. Türkiye’nin bu konudaki tavrı net.
TÜRKİYE İSTEĞİNDE HAKLI
Bu tavrın bir yanı siyasi olmakla birlikte, diğer yanında uluslararası hukuk ve devlet olmanın gerekliliği yatıyor. Türkiye İsrail’den bu şartları yerine getirilmesi konusunda ısrar etmekte haklı, çünkü bir devlet hem kendi egemenliğini hem de vatandaşının can ve malını korumak zorunda. Mavi Marmara’da İsrail’in öncelikle ihlal ettiği nokta bu.
Bu konunun Gazze ablukası, İsrail’in Filistinlilere yaptığı eziyet, Mavi Marmara Gemisi’ne izin verilip verilmemesi ya da gemideki insanların siyasi nitelikleri ile ilişkisi yok. Bunlar önemli ama Türkiye taleplerine bu konuları karıştırmıyor ve öncelikle bir devlet olarak özür bekliyor. Tabii ki diğer konuların da peşini bırakmıyor.
TÜRKİYE'NİN TEPKİSİ ARAP ÜLKELERİ GİBİ OLMAZ
Durum ciddi ve nazik. Tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-İsrail ilişkileri bu kez derinden yaralanacak gibi görünüyor. Bu durumu düzeltmek İsrail’e düşüyor. Çünkü bu kez olanlar başka dönemlere benzemiyor.
Türkiye-İsrail arasında ilk kez böyle bir şey oluyor. Ayrıca, Türkiye’nin tepkisinin Arap ülkelerinki gibi olmayacağı da biliniyor.
Son bir not: Türkiye İsrail’i ilelebet beklemeyecek.
Mete Çubukçu
kaynak: ntv
Türkiye Mavi Marmara saldırısı ve 9 kişinin öldürülmesi konusunda İsrail’den en kısa zamanda yanıt bekliyor. Türkiye’nin beklediği yanıt, İsrail’in özür dilemesi, hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemesi ve diğer zararları da tazmin etmesi.
Bu konuda herhangi bir süre vermeyen Dışişleri Bakanlığı kaynakları, Türkiye’nin çok fazla beklemeyeceğini de ekliyorlar. Türkiye, İsrail’in bir Türk gemisine uluslararası sularda saldırıp, 9 kişiyi öldürmesinin siyasi değil, hukuki bir olay olduğunu söylüyor.
Türk-İsrail ilişkilerinin geleceği de İsrail’in bu iki koşulu yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer İsrail özür dilemez ve tazminat ödemezse, iki ülke ilişkileri düzelmeyecek. Bu iki koşulun yerine getirilmesi durumunda da ilişkilerin seyrini süreç belirleyecek.
İSRAİL KABUL ETMEZ İSE, KRİZ UZUN YILLAR SÜRER
Bu noktada top şimdi İsrail’de. Eğer İsrail Türkiye ile her türlü ilişkiyi yeniden kurmak niyetindeyse şartları kabul edecek. Aksi halde uzun yıllar bu kriz sürecek. Türkiye’nin bu konudaki tavrı net.
TÜRKİYE İSTEĞİNDE HAKLI
Bu tavrın bir yanı siyasi olmakla birlikte, diğer yanında uluslararası hukuk ve devlet olmanın gerekliliği yatıyor. Türkiye İsrail’den bu şartları yerine getirilmesi konusunda ısrar etmekte haklı, çünkü bir devlet hem kendi egemenliğini hem de vatandaşının can ve malını korumak zorunda. Mavi Marmara’da İsrail’in öncelikle ihlal ettiği nokta bu.
Bu konunun Gazze ablukası, İsrail’in Filistinlilere yaptığı eziyet, Mavi Marmara Gemisi’ne izin verilip verilmemesi ya da gemideki insanların siyasi nitelikleri ile ilişkisi yok. Bunlar önemli ama Türkiye taleplerine bu konuları karıştırmıyor ve öncelikle bir devlet olarak özür bekliyor. Tabii ki diğer konuların da peşini bırakmıyor.
TÜRKİYE'NİN TEPKİSİ ARAP ÜLKELERİ GİBİ OLMAZ
Durum ciddi ve nazik. Tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-İsrail ilişkileri bu kez derinden yaralanacak gibi görünüyor. Bu durumu düzeltmek İsrail’e düşüyor. Çünkü bu kez olanlar başka dönemlere benzemiyor.
Türkiye-İsrail arasında ilk kez böyle bir şey oluyor. Ayrıca, Türkiye’nin tepkisinin Arap ülkelerinki gibi olmayacağı da biliniyor.
Son bir not: Türkiye İsrail’i ilelebet beklemeyecek.
Mete Çubukçu
kaynak: ntv
19 Haziran 2010 Cumartesi
Türkiye'nin Ortadoğu sınavı
Tartışmalar 2003 yılındaki Irak işgali öncesine benziyor.
Herkeste 'şimdi ne olacak?' telaşı, bazılarında da korku var. Türkiye’nin İran’a yönelik yaptırım kararına 'hayır' oyu vermesinin, tüm dünyadan farklı davranarak yanlış yaptığı ve bedelinin ödetileceği söyleniyor.
Baştan söylemekte yarar var. Türkiye kendi içinde tutarlı olanı yaparak 'hayır' oyu vermiş ve doğrusunu yapmıştır. Riskli bir karardır ancak İran konusunda takas anlaşmasını zorlayarak İran’ı ikna ettikten sonra Güvenlik Konseyi’nde farklı davranması zaten beklenemezdi.
Evet ve hayırcıların dışında bir de çekimserler var tabii ki. Eğer Viyana Grubu takas anlaşmasını onaylasaydı, Türkiye’nin oyunun rengi çekimser olacaktı. Yani Türkiye hem İran’ı diplomasi masasında tutmuş hem de dünya ile birlikte hareket ederek İran’ı uyarmış olacaktı.
AMERİKA 'KIZGIN'
Evet, Amerika kızgın; bir şekilde Türkiye ile bu hesabı görmeye çalışacak. Ama ortadaki iki yüzlülüğü de unutmamak gerekiyor: İki haftadır bekleyen Viyana Grubu’nun Türkiye ve Brezilya'nın öncülüğünde İran tarafından sunulan takas mektubunu BM Güvenlik Konseyi kararından birkaç saat önce reddetmesine ne diyeceğiz?
İRAN MASADAN KALKARSA...
Burada önemli olan İran’ın bundan sonra nasıl tavır takınacağıdır. Eğer İran Türkiye’nin amacının tersine, masadan yani takas anlaşmasından kaçarsa, Türkiye’nin eli boş kalır. En büyük risk Türkiye’nin “diplomasi masasında tutmaya ve ikna etmeye çalıştığı İran’ın masayı terk etmesidir”.
BASKI POLİTİKASI İFLAS ETTİ
Ama unutmamak gerekir ki Amerika'nın 30 yıldır uyguladığı ambargo politikası sonuç vermedi, bu da vermeyecektir. Ayrıca, BM’nin, ABD’nin aldığı her karar karşısında İran halkının ortak bir refleks (rejim destekçisi ya da muhalifi) gösterdiği bilinir; dış tehdide karşı birlikte konur. Yani ABD’nin baskı politikası iflas etmiş bir politikadır. ABD bu polikitayla sonuç alamayacağını hala anlayabilmiş değil. Zaten ABD’nin derdi nükleer çalışmalar değil İran rejiminin kendisidir.
Meseleye dönecek olursak, Türkiye’de Amerika’nın tepkisinden korkanlar, Dışişleri Bakanı Clinton’un Türkiye’nin diplomasi yolunu zorlamaya devam etmesi yolundaki sözleri ile rahatlayabilir.
EKSEN TARTIŞMASI
Peki, Türkiye’nin eksenini kaydırıp yüzünü doğuya döndüğü tartışmaları niye bu kadar yoğunlaştı?
Zaten bu tartışma bir süredir vardı. Ancak İran’ı takas anlaşmasına razı etmesi, İsrail’in Gazze yardım konvoyuna yaptığı saldırı ve iyice gerginleşen ilişkiler, İran’a yaptırım kararı çıkması ve Türkiye’nin 3 Arap ülkesi ile imzaladığı Ortadoğu Birliği’ni çağrıştıran anlaşma bu şüpheleri artırdı.
DIŞ POLİTİKADA ÇEŞİTLİLİK
Evet, Türkiye şimdiye kadar yapmadığı bir şeyi yapıyor. Sırtını döndüğü bir bölgede bir güç olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu arada NATO; AB konusunda anlaşmaları devam ediyor. Bugüne kadar Batı ile imzaladığı herhangi bir anlaşmayı iptal etmiş değil. Dış politikanın çeşitlendirilmesinde ne zarar var?
Ayrıca, Türkiye İsrail’e tepki göstermekte haklıdır. Daha da fazlasını göstermelidir. Burada çekinecek ne var ki? Bu konuda eleştiri getirenlere cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye-İsrail ilişkilerini bir göz atmalarını ve bunun ilk kriz olmadığını, daha ağırının yaşandığını hatırlatmak isteriz. ABD’nin derdi Türkiye-İsrail krizinden çok İran’la olan yakınlaşmadır. Dikkatleri bu yönde tutmakta yarar var. Bölgede dinamikler değişti.
28 ŞUBAT VE SONRASI
Hafızalarımızı tazelersek: 28 şubat sürecinde Türkiye’de iç dinamikler, İran’ı Türkiye için (laikliliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle) tehdit olarak görüyordu. İsrail, İran’ın düşmanıydı. İç ve dış dinamikleri bir araya gelince ABD; Türkiye, İsrail stratejik işbirliğine gitti. Şu anda Türkiye’de artık ordu egemenliği sona erdi. İran Türkiye için tehdit filan değil, İsrail’in dolduruşuna gelecek bir durum yok.
HAMAS, EL FETİH VE TÜRKİYE
İnsanların kafasını karıştıran ise Hamas’a fazla angaje olup olunmadığı, El Fetih’e gerekli yakınlık gösterilmediğidir.
Türkiye’nin yapması gereken somut sonuçlar almak, mesela, El Fetih ile Hamas’ı masaya oturtabilmektir. Özellikle Hamas’ı Fetih’le anlaşması için tekrar masaya döndürmektir. Türkiye’nin gücünü aşmakla birlikte Hamas’ın elindeki Gilad Şalid’in serbest bırakılmasını sağlamak da bu çerçevede değerlendirilebilir.
SOĞUK SAVAŞ SONA ERDİ
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde kolay bir süreç yoktur. Ama süreci okuyamayanların anlayamadığı da şudur: Artık soğuk savaş paradigması sona ermiş ve dünyanın her yanında farklı birliktelikler, ittifaklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin sözünden çıkmamış, ABD’de darbelere, insan halkları ihlallerine, solcuların üzerinden geçilmesine göz yummuştur. Artık bu dönem geçmiştir. ABD’den kopuş söz konusu olmasa da ABD’nin Türkiye’ye ne tür “katkılarda” bulunduğunu biliyoruz.
Dış politikada realist olmak kadar duygusallık da geçerlidir. Duygusallık insanidir, vicdanidir. Alınacak kararlar sadece realizmin soğuk diplomasi koridorlarından geçmemelidir. Örneğin İran konusunda atılan adım hem gerçekçi hem duygusaldır; çünkü ambargo rejimi değil insanları vurmaktadır. Tıpkı Gazze’de olduğu gibi; tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi. Hele bu işi Ortadoğu’daysak realizm kadar duygusallık, vicdani olmaktır aslolan.
kaynak: 1
Herkeste 'şimdi ne olacak?' telaşı, bazılarında da korku var. Türkiye’nin İran’a yönelik yaptırım kararına 'hayır' oyu vermesinin, tüm dünyadan farklı davranarak yanlış yaptığı ve bedelinin ödetileceği söyleniyor.
Baştan söylemekte yarar var. Türkiye kendi içinde tutarlı olanı yaparak 'hayır' oyu vermiş ve doğrusunu yapmıştır. Riskli bir karardır ancak İran konusunda takas anlaşmasını zorlayarak İran’ı ikna ettikten sonra Güvenlik Konseyi’nde farklı davranması zaten beklenemezdi.
Evet ve hayırcıların dışında bir de çekimserler var tabii ki. Eğer Viyana Grubu takas anlaşmasını onaylasaydı, Türkiye’nin oyunun rengi çekimser olacaktı. Yani Türkiye hem İran’ı diplomasi masasında tutmuş hem de dünya ile birlikte hareket ederek İran’ı uyarmış olacaktı.
AMERİKA 'KIZGIN'
Evet, Amerika kızgın; bir şekilde Türkiye ile bu hesabı görmeye çalışacak. Ama ortadaki iki yüzlülüğü de unutmamak gerekiyor: İki haftadır bekleyen Viyana Grubu’nun Türkiye ve Brezilya'nın öncülüğünde İran tarafından sunulan takas mektubunu BM Güvenlik Konseyi kararından birkaç saat önce reddetmesine ne diyeceğiz?
İRAN MASADAN KALKARSA...
Burada önemli olan İran’ın bundan sonra nasıl tavır takınacağıdır. Eğer İran Türkiye’nin amacının tersine, masadan yani takas anlaşmasından kaçarsa, Türkiye’nin eli boş kalır. En büyük risk Türkiye’nin “diplomasi masasında tutmaya ve ikna etmeye çalıştığı İran’ın masayı terk etmesidir”.
BASKI POLİTİKASI İFLAS ETTİ
Ama unutmamak gerekir ki Amerika'nın 30 yıldır uyguladığı ambargo politikası sonuç vermedi, bu da vermeyecektir. Ayrıca, BM’nin, ABD’nin aldığı her karar karşısında İran halkının ortak bir refleks (rejim destekçisi ya da muhalifi) gösterdiği bilinir; dış tehdide karşı birlikte konur. Yani ABD’nin baskı politikası iflas etmiş bir politikadır. ABD bu polikitayla sonuç alamayacağını hala anlayabilmiş değil. Zaten ABD’nin derdi nükleer çalışmalar değil İran rejiminin kendisidir.
Meseleye dönecek olursak, Türkiye’de Amerika’nın tepkisinden korkanlar, Dışişleri Bakanı Clinton’un Türkiye’nin diplomasi yolunu zorlamaya devam etmesi yolundaki sözleri ile rahatlayabilir.
EKSEN TARTIŞMASI
Peki, Türkiye’nin eksenini kaydırıp yüzünü doğuya döndüğü tartışmaları niye bu kadar yoğunlaştı?
Zaten bu tartışma bir süredir vardı. Ancak İran’ı takas anlaşmasına razı etmesi, İsrail’in Gazze yardım konvoyuna yaptığı saldırı ve iyice gerginleşen ilişkiler, İran’a yaptırım kararı çıkması ve Türkiye’nin 3 Arap ülkesi ile imzaladığı Ortadoğu Birliği’ni çağrıştıran anlaşma bu şüpheleri artırdı.
DIŞ POLİTİKADA ÇEŞİTLİLİK
Evet, Türkiye şimdiye kadar yapmadığı bir şeyi yapıyor. Sırtını döndüğü bir bölgede bir güç olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu arada NATO; AB konusunda anlaşmaları devam ediyor. Bugüne kadar Batı ile imzaladığı herhangi bir anlaşmayı iptal etmiş değil. Dış politikanın çeşitlendirilmesinde ne zarar var?
Ayrıca, Türkiye İsrail’e tepki göstermekte haklıdır. Daha da fazlasını göstermelidir. Burada çekinecek ne var ki? Bu konuda eleştiri getirenlere cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye-İsrail ilişkilerini bir göz atmalarını ve bunun ilk kriz olmadığını, daha ağırının yaşandığını hatırlatmak isteriz. ABD’nin derdi Türkiye-İsrail krizinden çok İran’la olan yakınlaşmadır. Dikkatleri bu yönde tutmakta yarar var. Bölgede dinamikler değişti.
28 ŞUBAT VE SONRASI
Hafızalarımızı tazelersek: 28 şubat sürecinde Türkiye’de iç dinamikler, İran’ı Türkiye için (laikliliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle) tehdit olarak görüyordu. İsrail, İran’ın düşmanıydı. İç ve dış dinamikleri bir araya gelince ABD; Türkiye, İsrail stratejik işbirliğine gitti. Şu anda Türkiye’de artık ordu egemenliği sona erdi. İran Türkiye için tehdit filan değil, İsrail’in dolduruşuna gelecek bir durum yok.
HAMAS, EL FETİH VE TÜRKİYE
İnsanların kafasını karıştıran ise Hamas’a fazla angaje olup olunmadığı, El Fetih’e gerekli yakınlık gösterilmediğidir.
Türkiye’nin yapması gereken somut sonuçlar almak, mesela, El Fetih ile Hamas’ı masaya oturtabilmektir. Özellikle Hamas’ı Fetih’le anlaşması için tekrar masaya döndürmektir. Türkiye’nin gücünü aşmakla birlikte Hamas’ın elindeki Gilad Şalid’in serbest bırakılmasını sağlamak da bu çerçevede değerlendirilebilir.
SOĞUK SAVAŞ SONA ERDİ
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde kolay bir süreç yoktur. Ama süreci okuyamayanların anlayamadığı da şudur: Artık soğuk savaş paradigması sona ermiş ve dünyanın her yanında farklı birliktelikler, ittifaklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin sözünden çıkmamış, ABD’de darbelere, insan halkları ihlallerine, solcuların üzerinden geçilmesine göz yummuştur. Artık bu dönem geçmiştir. ABD’den kopuş söz konusu olmasa da ABD’nin Türkiye’ye ne tür “katkılarda” bulunduğunu biliyoruz.
Dış politikada realist olmak kadar duygusallık da geçerlidir. Duygusallık insanidir, vicdanidir. Alınacak kararlar sadece realizmin soğuk diplomasi koridorlarından geçmemelidir. Örneğin İran konusunda atılan adım hem gerçekçi hem duygusaldır; çünkü ambargo rejimi değil insanları vurmaktadır. Tıpkı Gazze’de olduğu gibi; tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi. Hele bu işi Ortadoğu’daysak realizm kadar duygusallık, vicdani olmaktır aslolan.
kaynak: 1
16 Haziran 2010 Çarşamba
Türk askeri gibi asker istiyoruz
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'ya konuşan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, "Bizim Irak'ta istediğimiz eğitimli profesyonel askerler, tıpkı Türk ordusunda olduğu gibi..." dedi.
Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı.
Asya'da İşbirliği ve Güvenlik zirvesi için İstanbul'da bulanan Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı Haşimi, iki ülke arasındaki ilişkilerin giderek geliştiğine değindi.
"Tarihsel, bölgesel ve küresel ölçekte incelediğimizde Türkiye Irak için bir ağabey gibi. İki ülke arasındaki iyi ilişkiler giderek gelişiyor ve ilişkilerin geleceği için de çok umutluyum" diyen Haşimi, Irak Türkiye ilişkilerinin iki noktada odaklandığını söyledi:
"Türkiye ve Irak ilişkilerinde çok önemli iki unsur var. Bunlardan bir tanesi ekonomi diğeri ise PKK sorunu. Ekonomik açıdan ilişkiler giderek gelişiyor. Türkiye'in Irak'a daha fazla yatırım yapmasını, ticari ilişkilerin daha da gelişmesini arzuluyoruz.
PKK KONUSUNDA KARARIMIZI VERDİK
Bizler Irak olarak PKK konusunda kararımızı verdik. PKK, Iraklı sivillere de zarar veriyor. Sınırı geçerek Türkleri öldürmeleri de bizim için bir problem teşkil ediyor, çünkü Türkiye bizim dostumuz. Her türlü önlemi almaya çalışıyoruz. Ama bu konuda Kürt yönetimine daha fazla bir görev düşüyor. Ancak askeri olarak profesyonel kadrolarımız olmadığı için yeteri kadar müdahele edemiyoruz.
SINIR ÖTESİ OPERASYONLARI ANLIYORUM
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta yaptığı operasyonlar elbette bir rahatsızlık yaratıyor, ama bunu anlayabiliyorum. PKK'lılar sınırı geçerek Türkiye'e saldırıyor. Bu yüzden sınırın temizlenmesi gerekli. Bunun içinse özel eğitimli güçlere ihtiyaç var. Biz şu anda bunu tam olarak sağlayamıyoruz.
TIPKI TÜRK ASKERİ GİBİ ASKERLER İSTİYORUZ
Ekonomik ilişkiler konusunda umutlu olduğunu dile getiren Haşimi, Iraklı askerlerin terörle mücadele ve sınırların korunması konusunda eğitimlerinde de Türkiye'nin desteğinin önemine değindi:
"Şu anda kurulu bir hükümet olmadığı için ekonomik anlaşmalarda çok ilerleme sağlayamıyoruz, ama ileride özellikle gaz anlaşmalarında Türkiye ile önemli işbirlikleri yapmayı umuyoruz. Iraklı askerlerin yetiştirilmesi konusunda Türkiye bize her zaman olumlu davrandı, eğitim ve ekipman konusunda destek verdi. Türkiye bu eğitimler için ilk aday olarak öne çıkıyor. Iraklı askerler bir Türk akademisinde askeri eğitim alabilirler. Bizim Irak'ta istediğimiz eğitimli profesyonel askerler, tıpkı Türk ordusunda olduğu gibi..."
HÜKÜMETTE GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ BİR GRUP YOK
Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı, seçimlerden sonraki sürece de değindi ve hala bir koalisyon hükümeti kurulamamasının nedeni olarak Irak anayasasını gösterdi:
"Herkes anayasayı kendine göre yorumluyor, federal mahkeme de kesin bir karara varmıyor ve bu da süreci uzatıyor. Pazartesi günü parlemento toplanacak. 15 gün içinde bir başkan, sözcü ve başbakan seçilmek zorunda. Ama ben de gerçekten ne olacağını kestiremiyorum. Çok farklı sürprizler olabilir. Eğer politik gruplar arasında bir anlaşma olmamaya devam ederse, bu duruma bir çözüm bulması için Birleşmiş Milletler'i sorumluluk almaya çağırabiliriz.
Irak olarak arzumuz seçimin tüm galiplerinin yeni hükümette adil olarak yer alması. Kurulacak hükümette görmeyi istemediğimiz bir grup yok. Yeni hükümette herkesin adil olarak temsil edilmemesi durumunda bölge dengeleri bozulabilir. Sünniler, Şiiler ya da Kürtler sonuçtan memnun kalmazsa ne olacak, diye bir çok soru ile karşılaştım. Düş kırıklığı öfkeye, öfke ise şiddete sebep olur. Şu an için bu olasılık çok az, fakat eğer olursa olaylar kontrolümüzden çıkar. Biz barışçıl bir sürece inanıyoruz ve olayların kontrolden çıkması 7 yıldan bu yana bir çok fedakarlıkla kurulmaya çalışan politik süreç açısından çok büyük bir hata olur.
Haşimi, mevcut Irak Başbakanı Nuri El Maliki'nin koalisyon görüşmeleri yapmadığı yönündeki açıklamalara ise itiraz etti.
Haşimi, Irak'taki politik belirsizliğin, ABD'nin 2011'de Irak'tan çekilme planlarını etkileyeceğini düşünmüyor.
kaynak: 1
Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı.
Asya'da İşbirliği ve Güvenlik zirvesi için İstanbul'da bulanan Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı Haşimi, iki ülke arasındaki ilişkilerin giderek geliştiğine değindi.
"Tarihsel, bölgesel ve küresel ölçekte incelediğimizde Türkiye Irak için bir ağabey gibi. İki ülke arasındaki iyi ilişkiler giderek gelişiyor ve ilişkilerin geleceği için de çok umutluyum" diyen Haşimi, Irak Türkiye ilişkilerinin iki noktada odaklandığını söyledi:
"Türkiye ve Irak ilişkilerinde çok önemli iki unsur var. Bunlardan bir tanesi ekonomi diğeri ise PKK sorunu. Ekonomik açıdan ilişkiler giderek gelişiyor. Türkiye'in Irak'a daha fazla yatırım yapmasını, ticari ilişkilerin daha da gelişmesini arzuluyoruz.
PKK KONUSUNDA KARARIMIZI VERDİK
Bizler Irak olarak PKK konusunda kararımızı verdik. PKK, Iraklı sivillere de zarar veriyor. Sınırı geçerek Türkleri öldürmeleri de bizim için bir problem teşkil ediyor, çünkü Türkiye bizim dostumuz. Her türlü önlemi almaya çalışıyoruz. Ama bu konuda Kürt yönetimine daha fazla bir görev düşüyor. Ancak askeri olarak profesyonel kadrolarımız olmadığı için yeteri kadar müdahele edemiyoruz.
SINIR ÖTESİ OPERASYONLARI ANLIYORUM
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta yaptığı operasyonlar elbette bir rahatsızlık yaratıyor, ama bunu anlayabiliyorum. PKK'lılar sınırı geçerek Türkiye'e saldırıyor. Bu yüzden sınırın temizlenmesi gerekli. Bunun içinse özel eğitimli güçlere ihtiyaç var. Biz şu anda bunu tam olarak sağlayamıyoruz.
TIPKI TÜRK ASKERİ GİBİ ASKERLER İSTİYORUZ
Ekonomik ilişkiler konusunda umutlu olduğunu dile getiren Haşimi, Iraklı askerlerin terörle mücadele ve sınırların korunması konusunda eğitimlerinde de Türkiye'nin desteğinin önemine değindi:
"Şu anda kurulu bir hükümet olmadığı için ekonomik anlaşmalarda çok ilerleme sağlayamıyoruz, ama ileride özellikle gaz anlaşmalarında Türkiye ile önemli işbirlikleri yapmayı umuyoruz. Iraklı askerlerin yetiştirilmesi konusunda Türkiye bize her zaman olumlu davrandı, eğitim ve ekipman konusunda destek verdi. Türkiye bu eğitimler için ilk aday olarak öne çıkıyor. Iraklı askerler bir Türk akademisinde askeri eğitim alabilirler. Bizim Irak'ta istediğimiz eğitimli profesyonel askerler, tıpkı Türk ordusunda olduğu gibi..."
HÜKÜMETTE GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ BİR GRUP YOK
Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı, seçimlerden sonraki sürece de değindi ve hala bir koalisyon hükümeti kurulamamasının nedeni olarak Irak anayasasını gösterdi:
"Herkes anayasayı kendine göre yorumluyor, federal mahkeme de kesin bir karara varmıyor ve bu da süreci uzatıyor. Pazartesi günü parlemento toplanacak. 15 gün içinde bir başkan, sözcü ve başbakan seçilmek zorunda. Ama ben de gerçekten ne olacağını kestiremiyorum. Çok farklı sürprizler olabilir. Eğer politik gruplar arasında bir anlaşma olmamaya devam ederse, bu duruma bir çözüm bulması için Birleşmiş Milletler'i sorumluluk almaya çağırabiliriz.
Irak olarak arzumuz seçimin tüm galiplerinin yeni hükümette adil olarak yer alması. Kurulacak hükümette görmeyi istemediğimiz bir grup yok. Yeni hükümette herkesin adil olarak temsil edilmemesi durumunda bölge dengeleri bozulabilir. Sünniler, Şiiler ya da Kürtler sonuçtan memnun kalmazsa ne olacak, diye bir çok soru ile karşılaştım. Düş kırıklığı öfkeye, öfke ise şiddete sebep olur. Şu an için bu olasılık çok az, fakat eğer olursa olaylar kontrolümüzden çıkar. Biz barışçıl bir sürece inanıyoruz ve olayların kontrolden çıkması 7 yıldan bu yana bir çok fedakarlıkla kurulmaya çalışan politik süreç açısından çok büyük bir hata olur.
Haşimi, mevcut Irak Başbakanı Nuri El Maliki'nin koalisyon görüşmeleri yapmadığı yönündeki açıklamalara ise itiraz etti.
Haşimi, Irak'taki politik belirsizliğin, ABD'nin 2011'de Irak'tan çekilme planlarını etkileyeceğini düşünmüyor.
kaynak: 1
5 Haziran 2010 Cumartesi
Biz İyi Niyetliyiz
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanpervez Uranyum Takası Anlaşması'nın ayrıntıları için Türkiye'deydi ve NTV'nin sorularını yanıtladı.İran, Türkiye ve Brezilya ile imzaladığı Uranyum Takası Anlaşması'nın ayrıntılarını içeren mektubu Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na sundu.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanpervez takas anlaşması konusunda bu aşamadan sonra bahane kalmadığını ve deklarasyonda bulunan 10 madde dışında yeni bir koşulu kabul etmeyeceklerini söyledi.
Mihmanpervez, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı...
Takas anlaşması kabul edilir ancak Birleşmiş Milletler'in yaptırımları gündeme gelirse İran'ın tavrı ne olacak?
Tahran bildirisi İran, Türkiye ve Brezilya'nın yapıcı işbirliğinin sonucudur. Biz resmi anlamda çok büyük bir işe imza attık ve en kısa zamanda aralarında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Fransa'nın bulunduğu Viyana grubunun kendi görüşlerini açıklamalarını bekliyoruz.
İran bu süreçten umutlu mu?
Tahrip ve tehdit edici sözleşmeler olumlu bir adım olmayacaktır. Biz bu konuda çok iyi niyetliyiz. Herkesten de aynı iyi niyeti bekliyoruz. Bağımsız ülkelerinde bu takası desteklediğini biliyoruz. Örneğin Tacikistan'daki İslam Konferansı Teşkitlatı Toplantısında 57 İslam ülkesi bu bildirgeyi onayladılar.
Farklı bir taleple gelirlerse bu anlaşma bozulabilir mi?
Biz resmi mektubu da gönderek işe başladık, birlikte bir deklerasyon ilan edildi. Herhangi bir talep için mantıklı ve güçlü bir nedenleri olması gerekiyor. Biz bir an önce bu değiş tokuşu işleve koymalarını istiyoruz. Biz bildirinin icra safhasına ulaşmasını istiyoruz. 10 maddelik bildiride tüm konulara değinilmiştir. Bu bildirgeye istinaden bir anlaşma yapılması lazım. Eğer Viyana grubu bunu kabul ederse ve bu çerçevede bir anlaşma olursa konu kalmamıştır. Zaten bazı konuları Türkiye ve Brezilya bizimle konuşarak, ABD Fransa gibi ülkelerin sorularını aktardılar. Batılı ülkelerin önderleri ve hatta Rusya, bu önerilerin Tahran'a bildirilmesi tavsiye etmişlerdir, Sayın Erdoğan da bunu bize bildirmiştir bu aşamadan sonra bahanenin yeri yoktur.
Herkes şunu merak ediyor: Gerçekten İran'ın elinde 1200 kg'dan fazla zenginleştirilmiş uranyum var mı? 2000 kilodan bahsediliyor...
İran'daki reaktörümüz için yakıt gerekiyor. Reaktör'ün uranyum gereksinmesi için 120 kg yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyum gerekiyor, bunun için biz de yüzde 3.5 oranında zenginleştirilmiş 1200 kilogram tahahhüt ettik. Bildiride bahsi geçen miktar uzmanların belirlediği eskiden anlaşılan miktardır. Takas anlaşması da bu kadar miktarı içermektedir.
İran Meclis Başkanı Ali Laricani "Birleşmiş Milletler ve Amerika bir maceraya kalkışırsa tüm çaba boşa gider" şeklinde bir açıklama yaptı...
İran İslam Cumhuriyeti kesin bir şekilde bu bildiriyi destekliyor. Meclis bu anlaşmayı onaylamıştır. Deklerasyonadaki maddelerin hayata geçirilmesine kesin gözülye bakılıyor. Bu anlaşma yeni bir işbirliğinin işaretidir. Sadece İran açısından değil. Bu Türkiye ve Brezilya'nın içinde bulunduğu iyi niyet projesidir. İyi niyetli olarak bu deklarasyonun gerçekleşeceğini ümit ediyoruz. Karşı taraf hazır olduğunu ilan ederse işbirliği gerçekleşir ve ortam da daha yumuşar, gelecekteki iş birliklerinin zeminini de böylece hazırlayabiliriz.
Türkiye'nin çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ile yakın, samimi, kardeşçe ilişkilerimiz var. İran ve Türkiye hem bölgede hem de dünyada güçlü ve etkili ülkelerdir. İran, Türkiye ve Brezilya arasındaki işbirliği, gelecekte diğer ülkelerin de işbirliklerine örnek olacak düzeydedir. Bu bölge için çok önemlidir.
kaynak: 1
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanpervez takas anlaşması konusunda bu aşamadan sonra bahane kalmadığını ve deklarasyonda bulunan 10 madde dışında yeni bir koşulu kabul etmeyeceklerini söyledi.
Mihmanpervez, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı...
Takas anlaşması kabul edilir ancak Birleşmiş Milletler'in yaptırımları gündeme gelirse İran'ın tavrı ne olacak?
Tahran bildirisi İran, Türkiye ve Brezilya'nın yapıcı işbirliğinin sonucudur. Biz resmi anlamda çok büyük bir işe imza attık ve en kısa zamanda aralarında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Fransa'nın bulunduğu Viyana grubunun kendi görüşlerini açıklamalarını bekliyoruz.
İran bu süreçten umutlu mu?
Tahrip ve tehdit edici sözleşmeler olumlu bir adım olmayacaktır. Biz bu konuda çok iyi niyetliyiz. Herkesten de aynı iyi niyeti bekliyoruz. Bağımsız ülkelerinde bu takası desteklediğini biliyoruz. Örneğin Tacikistan'daki İslam Konferansı Teşkitlatı Toplantısında 57 İslam ülkesi bu bildirgeyi onayladılar.
Farklı bir taleple gelirlerse bu anlaşma bozulabilir mi?
Biz resmi mektubu da gönderek işe başladık, birlikte bir deklerasyon ilan edildi. Herhangi bir talep için mantıklı ve güçlü bir nedenleri olması gerekiyor. Biz bir an önce bu değiş tokuşu işleve koymalarını istiyoruz. Biz bildirinin icra safhasına ulaşmasını istiyoruz. 10 maddelik bildiride tüm konulara değinilmiştir. Bu bildirgeye istinaden bir anlaşma yapılması lazım. Eğer Viyana grubu bunu kabul ederse ve bu çerçevede bir anlaşma olursa konu kalmamıştır. Zaten bazı konuları Türkiye ve Brezilya bizimle konuşarak, ABD Fransa gibi ülkelerin sorularını aktardılar. Batılı ülkelerin önderleri ve hatta Rusya, bu önerilerin Tahran'a bildirilmesi tavsiye etmişlerdir, Sayın Erdoğan da bunu bize bildirmiştir bu aşamadan sonra bahanenin yeri yoktur.
Herkes şunu merak ediyor: Gerçekten İran'ın elinde 1200 kg'dan fazla zenginleştirilmiş uranyum var mı? 2000 kilodan bahsediliyor...
İran'daki reaktörümüz için yakıt gerekiyor. Reaktör'ün uranyum gereksinmesi için 120 kg yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyum gerekiyor, bunun için biz de yüzde 3.5 oranında zenginleştirilmiş 1200 kilogram tahahhüt ettik. Bildiride bahsi geçen miktar uzmanların belirlediği eskiden anlaşılan miktardır. Takas anlaşması da bu kadar miktarı içermektedir.
İran Meclis Başkanı Ali Laricani "Birleşmiş Milletler ve Amerika bir maceraya kalkışırsa tüm çaba boşa gider" şeklinde bir açıklama yaptı...
İran İslam Cumhuriyeti kesin bir şekilde bu bildiriyi destekliyor. Meclis bu anlaşmayı onaylamıştır. Deklerasyonadaki maddelerin hayata geçirilmesine kesin gözülye bakılıyor. Bu anlaşma yeni bir işbirliğinin işaretidir. Sadece İran açısından değil. Bu Türkiye ve Brezilya'nın içinde bulunduğu iyi niyet projesidir. İyi niyetli olarak bu deklarasyonun gerçekleşeceğini ümit ediyoruz. Karşı taraf hazır olduğunu ilan ederse işbirliği gerçekleşir ve ortam da daha yumuşar, gelecekteki iş birliklerinin zeminini de böylece hazırlayabiliriz.
Türkiye'nin çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ile yakın, samimi, kardeşçe ilişkilerimiz var. İran ve Türkiye hem bölgede hem de dünyada güçlü ve etkili ülkelerdir. İran, Türkiye ve Brezilya arasındaki işbirliği, gelecekte diğer ülkelerin de işbirliklerine örnek olacak düzeydedir. Bu bölge için çok önemlidir.
kaynak: 1
27 Mayıs 2010 Perşembe
Risk artık İran kadar Türkiye'nin de üstünde
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, İran'ın Türkiye'de uranyum takasına nasıl ikna olduğunu yazdı. Çubukçu'ya göre, bu anlaşmadan sonra "risk artık İran kadar Türkiye'nin de üstünde."
İran’ın eski nükleer müzakerecisi Ali Laricani geçen hafta “takas İran’da olmalı demişti. Ancak ikinci bir opsiyon daha vardı ve kaynaklarımızdan aldığımız bu bilgi, takasın Türkiye ve Brezilya’nın garantörlüğünde Türkiye’de yapılacağı yönündeydi.
İran bu ikinci seçeneği kabul ederek uzun yıllardır ısrarla sürdürdüğü politikasını değiştirdi. Çünkü İran geçmiş tecrübelerinden dolayı başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere güvenmiyor. Daha önce dışarıya verilen uranyum, takas anlaşmalarına aykırı şekilde yakıt olarak geri dönmemişti. Bu yüzden Tahran aynı “tuzağa” bir kez daha düşmek istemiyordu. İkincisi ise, özellikle nükleer pazarlıkta (arabulucular olsa bile) doğrudan muhatap olmak için ısrarcıydılar. Çok net ifade edilmese de, özellikle Türkiye’nin çok fazla öne çıkması zaman zaman İran’ı rahatsız ediyordu. İran geleneksel diplomasi gereği araya fazla kimseyi sokmadan “düşmanlarıyla” kendisi “hesaplaşmak” istiyordu.
İRAN BARIŞÇIL MI?
Türkiye’nin çabası, ikna süreci ve Brezilya’yı da devreye sokması ile İran uzun yıllardan sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun uranyum takası işlemlerini kabul etti. İranlılara göre atılan bu adım tüm sorunları çözmeyecek olsa da gelinen nokta “nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmak istediklerini kanıtlıyor”.
İran’ın kafasındaki planı hayata geçirdiği söylenebilir. Çünkü İran güvenilir bir partner arıyordu. Türkiye ve Brezilya’nın işin içinde olması Tahran’ı rahatlattı. Şu andan itibaren 5+1 ülkelerini belli bir süre için İran’a yönelik ambargo konusunda bahanesi kalmadı. Gelinen nokta İran için geri bir adım değil ve bu noktadan sonra İran’ın üzerine gelecek olurlarsa, kimse bu sorunun nükleer çalışmalardan kaynaklandığına inanmayacak. İran’da yapılan yorumlara bakılırsa, Tahran “barışçıl olduğunu” göstermek istiyor. Ancak ABD ve diğer Batılı ülkeleri ikna etmesi şu an için kolay değil.
1200 kg’lık uranyum takasının Batıyı tatmin edip etmeyeceği belli değil. Çünkü İran’ın elinde daha fazlası olduğu iddia ediliyor. İran'a göre ise, bu iddia masaya oturmak istemeyenlerin yeni bir bahanesi. Bu konuda İran çok katmanlı bir politika uygularken, elindeki uranyum miktarı konusunda net bir bilgi yok.
İRAN TAKAS ANLAŞMASI İLE NE KAZANDI?
İran takas anlaşması ile öncelikle, diplomatik süreci elinden geldiği kadar uzatarak zaman kazandı ve kendi istediği noktada imzayı attı. Ancak, İran zaman kazanma manevrasının sonuna gelmiş, zaman geçirme opsiyonu kalmamıştı.
İMZA GARANTİSİ OLMADAN ERDOĞAN İRAN'A GİTMEZDİ
Cumartesi günü "21. Yüzyılın Başlangıcında Türk Dış Politikası ve Dünya Düzeni" konulu toplantıda görüştüğümüz üst düzey dışişleri yetkilisi Türkiye’nin de İran’ın tavrından sıkılmaya başladığını ve kesin bir imza garantisi olmadıkça Başbakan Erdoğan’ın İran’a gitmeyeceğini söylemişti. Türkiye İran’ı “iyi niyet sıkıştırmasıyla” masaya çekti ve son dönemin önemli diplomasi başarısına imza attı.
ARTIK RİSK İRAN KADAR TÜRKİYE'NİN DE ÜSTÜNDE
Geçen hafta NTV’de yayınlanan Canlı Gaste programında söylediğimiz “Türkiye’de takas olacağı” bilgisi doğru çıkmakla birlikte, şimdi Türkiye’nin önünde yeni bir zorlu dönemeç var. İranlılar, bu aşamadan sonra Türkiye’ye güveniyor. Çünkü artık risk İran kadar Türkiye’nin sırtında. Baştan beri kendisi dışında kimseye güvenmeyen İran, Türkiye’nin takas çalışmaları sırasında karşı tarafın sözünü tutmaması halinde “uranyumun İran’a geri gönderilmesini “ şart koştu. İranlılara göre bu Türkiye’ye güvensizliği değil, Türkiye’ye korumayı, Türkiye’nin riskini azaltmayı hedefliyor. Çünkü İran, uzun süre Batının İran’a karşı Türkiye’yi zor durumda bırakabileceği ve iki ülkenin arasını bozabileceğini gerekçesiyle takasın Türkiye’de yapılmasına karşı çıkıyordu. Geçen Kasım ayında NTV için Tahran’da görüştüğümüz Devlet Başkanı Ahmedinejad da o tarihte Batı’nın Türkiye’yi zor durumda bırakıp ilişkileri bozabileceğini söylemişti.
TÜRKİYE’NİN BAŞARISI
İranlılar bu pazarlıktan memnun. Çünkü Türkiye’de artık işin içinde. Laricani’nin deyimi ile birbirini tamamlayan iki ülke, barışçıl bir çözüm diplomatik bir çözüm için işbirliğine giderek bölgede havanın gerginleşmesi, ağır ambargoların hayata geçmesini engellemek için adım atıyorlar. İran inisiyatifinin bir kısmını Türkiye’ye devretmiş durumda. Artık gözler İran kadar, Türkiye’nin de üstünde.
İran ise artık yalnız değil ve anlaşmalara uyulduğu takdirde eli daha güçlü. Bu başarılı operasyonu yürüten Türkiye’nin sorumluluğu ise artık çok daha fazla. Başarının büyük bölümü Dışişleri Bakanı’nı Davutoğlu’na ait.
ŞİMDİ TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE ZORLU BİR SÜREÇ VAR
Batı ise tüm çabalara rağmen ikna edilmiş gibi görünmüyor; ancak bu biraz da onların bileceği bir işi. İran’ın da bundan sonra daha şeffaf olması tesislerini denetime açması gerekiyor.
Türkiye İran’a “müzakere sürecini çok uzatmaması” konusunda tavır koymuş, ABD ve Batılılara da “diplomasi ve barışçıl yöntemlerin” hala işleyebildiğini göstermiştir. İkna süreçleri karşılıklı diplomasinin yerini ambargo, kriz ve savaşın aldığı zaman neler yaşandığını Irak’tan çok iyi biliyoruz. Şimdi Türkiye’nin önünde zorlu bir süreç var.
kaynak: ntv
İran’ın eski nükleer müzakerecisi Ali Laricani geçen hafta “takas İran’da olmalı demişti. Ancak ikinci bir opsiyon daha vardı ve kaynaklarımızdan aldığımız bu bilgi, takasın Türkiye ve Brezilya’nın garantörlüğünde Türkiye’de yapılacağı yönündeydi.
İran bu ikinci seçeneği kabul ederek uzun yıllardır ısrarla sürdürdüğü politikasını değiştirdi. Çünkü İran geçmiş tecrübelerinden dolayı başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere güvenmiyor. Daha önce dışarıya verilen uranyum, takas anlaşmalarına aykırı şekilde yakıt olarak geri dönmemişti. Bu yüzden Tahran aynı “tuzağa” bir kez daha düşmek istemiyordu. İkincisi ise, özellikle nükleer pazarlıkta (arabulucular olsa bile) doğrudan muhatap olmak için ısrarcıydılar. Çok net ifade edilmese de, özellikle Türkiye’nin çok fazla öne çıkması zaman zaman İran’ı rahatsız ediyordu. İran geleneksel diplomasi gereği araya fazla kimseyi sokmadan “düşmanlarıyla” kendisi “hesaplaşmak” istiyordu.
İRAN BARIŞÇIL MI?
Türkiye’nin çabası, ikna süreci ve Brezilya’yı da devreye sokması ile İran uzun yıllardan sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun uranyum takası işlemlerini kabul etti. İranlılara göre atılan bu adım tüm sorunları çözmeyecek olsa da gelinen nokta “nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmak istediklerini kanıtlıyor”.
İran’ın kafasındaki planı hayata geçirdiği söylenebilir. Çünkü İran güvenilir bir partner arıyordu. Türkiye ve Brezilya’nın işin içinde olması Tahran’ı rahatlattı. Şu andan itibaren 5+1 ülkelerini belli bir süre için İran’a yönelik ambargo konusunda bahanesi kalmadı. Gelinen nokta İran için geri bir adım değil ve bu noktadan sonra İran’ın üzerine gelecek olurlarsa, kimse bu sorunun nükleer çalışmalardan kaynaklandığına inanmayacak. İran’da yapılan yorumlara bakılırsa, Tahran “barışçıl olduğunu” göstermek istiyor. Ancak ABD ve diğer Batılı ülkeleri ikna etmesi şu an için kolay değil.
1200 kg’lık uranyum takasının Batıyı tatmin edip etmeyeceği belli değil. Çünkü İran’ın elinde daha fazlası olduğu iddia ediliyor. İran'a göre ise, bu iddia masaya oturmak istemeyenlerin yeni bir bahanesi. Bu konuda İran çok katmanlı bir politika uygularken, elindeki uranyum miktarı konusunda net bir bilgi yok.
İRAN TAKAS ANLAŞMASI İLE NE KAZANDI?
İran takas anlaşması ile öncelikle, diplomatik süreci elinden geldiği kadar uzatarak zaman kazandı ve kendi istediği noktada imzayı attı. Ancak, İran zaman kazanma manevrasının sonuna gelmiş, zaman geçirme opsiyonu kalmamıştı.
İMZA GARANTİSİ OLMADAN ERDOĞAN İRAN'A GİTMEZDİ
Cumartesi günü "21. Yüzyılın Başlangıcında Türk Dış Politikası ve Dünya Düzeni" konulu toplantıda görüştüğümüz üst düzey dışişleri yetkilisi Türkiye’nin de İran’ın tavrından sıkılmaya başladığını ve kesin bir imza garantisi olmadıkça Başbakan Erdoğan’ın İran’a gitmeyeceğini söylemişti. Türkiye İran’ı “iyi niyet sıkıştırmasıyla” masaya çekti ve son dönemin önemli diplomasi başarısına imza attı.
ARTIK RİSK İRAN KADAR TÜRKİYE'NİN DE ÜSTÜNDE
Geçen hafta NTV’de yayınlanan Canlı Gaste programında söylediğimiz “Türkiye’de takas olacağı” bilgisi doğru çıkmakla birlikte, şimdi Türkiye’nin önünde yeni bir zorlu dönemeç var. İranlılar, bu aşamadan sonra Türkiye’ye güveniyor. Çünkü artık risk İran kadar Türkiye’nin sırtında. Baştan beri kendisi dışında kimseye güvenmeyen İran, Türkiye’nin takas çalışmaları sırasında karşı tarafın sözünü tutmaması halinde “uranyumun İran’a geri gönderilmesini “ şart koştu. İranlılara göre bu Türkiye’ye güvensizliği değil, Türkiye’ye korumayı, Türkiye’nin riskini azaltmayı hedefliyor. Çünkü İran, uzun süre Batının İran’a karşı Türkiye’yi zor durumda bırakabileceği ve iki ülkenin arasını bozabileceğini gerekçesiyle takasın Türkiye’de yapılmasına karşı çıkıyordu. Geçen Kasım ayında NTV için Tahran’da görüştüğümüz Devlet Başkanı Ahmedinejad da o tarihte Batı’nın Türkiye’yi zor durumda bırakıp ilişkileri bozabileceğini söylemişti.
TÜRKİYE’NİN BAŞARISI
İranlılar bu pazarlıktan memnun. Çünkü Türkiye’de artık işin içinde. Laricani’nin deyimi ile birbirini tamamlayan iki ülke, barışçıl bir çözüm diplomatik bir çözüm için işbirliğine giderek bölgede havanın gerginleşmesi, ağır ambargoların hayata geçmesini engellemek için adım atıyorlar. İran inisiyatifinin bir kısmını Türkiye’ye devretmiş durumda. Artık gözler İran kadar, Türkiye’nin de üstünde.
İran ise artık yalnız değil ve anlaşmalara uyulduğu takdirde eli daha güçlü. Bu başarılı operasyonu yürüten Türkiye’nin sorumluluğu ise artık çok daha fazla. Başarının büyük bölümü Dışişleri Bakanı’nı Davutoğlu’na ait.
ŞİMDİ TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE ZORLU BİR SÜREÇ VAR
Batı ise tüm çabalara rağmen ikna edilmiş gibi görünmüyor; ancak bu biraz da onların bileceği bir işi. İran’ın da bundan sonra daha şeffaf olması tesislerini denetime açması gerekiyor.
Türkiye İran’a “müzakere sürecini çok uzatmaması” konusunda tavır koymuş, ABD ve Batılılara da “diplomasi ve barışçıl yöntemlerin” hala işleyebildiğini göstermiştir. İkna süreçleri karşılıklı diplomasinin yerini ambargo, kriz ve savaşın aldığı zaman neler yaşandığını Irak’tan çok iyi biliyoruz. Şimdi Türkiye’nin önünde zorlu bir süreç var.
kaynak: ntv
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Ne Gül kaldı ne gol
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, Ermenistan'ın protokolleri durdurma kararının Erivan'da nasıl değerlendirildiğini yazdı. Sürecin durdurulmasının genel olarak desteklendiği ülkede, gazeteler kararı "Ne Gül kaldı, ne gol" başlığı ile duyurdu.
Adı ne konursa konsun, nasıl algılanırsa algılansın; tarihi tartışmanın ötesinde 24 Nisan Ermeniler için aynı anlama geliyor.Erivan’a hakim bir tepede bulunan Soykırım Anıtı'na çiçek bırakmak için binlerce kişi kuyrukta beklerken, bir gece önce Türkiye karşıtlığı ile bilinen radikal görüşlü Taşnak Partisi'nin şehir merkezindeki yürüyüşünden eser yok. Taşnaklar bayrak yakıp, poster çiğnerken; binlerce ziyaretçinin sessizlik içindeki yürüyüşüne bu kez sadece derinden duyulan ilahiler eşlik ediyor.
Birkaç Taşnak’ın bayrak yakması ertesi gün Türk gazetelerinde manşet oluyor. Bu durum hala “iyi” iş yapabiliyor. Bir yetkili "iki tarafın aşırı milliyetçilerinin birbirinden farksız olduğunu” vurguluyor. Biz de ona “bu tür gereksiz ve kışkırtıcı tavırların iki ülke arasında zor yürüyen süreçteki olumlu adımları gölgede bıraktığını” söylüyoruz.
EN ÖNDE NALBANDYAN VE SARKİSYAN
Protokollerin mecliste onaylanması sürecini askıya aldıklarını açıklayan Devlet Başkanı Sarkisyan ile “Türkiye’nin sürekli oyalama taktiği ile yapay gerekçeler yarattığını” söyleyen Dışişleri Bakanı Nalbandyan en öndeler.
MALTEPE CAMİİ'NDE DUA BİLE OKUNABİLİR
Türkiye Ermenistan ilişkilerinin gizli kahramanlarından Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ermenistan Temsilcisi Samson Özararat, “din ya da ulusal kimlik önemli değil. Önemli olan herkesin sadece acıları paylaşması, siyasi tartışmaların ötesinde insani bir duruş göstermesi” şeklinde tarif ediyor 24 Nisan anlaşmalarını. Anıt çevresindeki sohbetlerin bir diğer konusu ise Taksim’de bir grup aydının 1915'te hayatını kaybedenler anısına düzenledikleri etkinlik. Özararat “Adı konmadan, karşılıklı ölenler anısına Ankara Maltepe Camii'nde dua bile okunabilir” diyor
Ancak, bir grup aydının Taksim’de gerçekleştirdiği etkinliğin Erivan’da büyük destek bulduğu, heyecan yarattığı ve “Türkiye’de bir şeyler değişiyor” yorumlarına yol açtığı da söylenebilir.
24 NİSAN SÜRPRİZLERİ
24 Nisan tarihi kadar artık öncesi de çok önemli son iki senedir, hatta sürprizlere açık. Geçen yıl 22 Nisan’da Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesi kararlaştırılmış, yeni bir dönem başlamıştı.
Tam bir yıl sonra Ermenistan yönetimi yine aynı gün sürecin olmasa bile protokollerin onaylanmasına ara verildiğini duyurdu. Bu durum iki ülke ilişkilerinin ne kadar nazik dengeler üzerinde olduğunu gösteriyor.
SOYKIRIMI BİLE ÖN KOŞUL OLARAK KOYMADIK
Aralarında NTV’nin de bulunduğu 5 gazeteciyi kabul eden Dışişleri Bakanı Nalbandyan “Biz soykırımı bile ön koşul olarak koymadık. Hatta bunu yaparak çok büyük risk aldık. Ama Türkiye bu konu ile ilgili olmayan Karabağ’ı sürekli önümüze getirdi. Biz imzaya sadık kalmak istiyoruz. Ama partnerimizin de samimi olması lazım” diyerek sürecin uzun bir süre işlemeyeceğini ima ediyordu.
Hatta bazı kaynaklar Ermenistan Ulusal Konsey toplantısında süreci tamamen rafa kaldırılmasının bile düşünüldüğünü, Devlet Başkanı Sarkisyan’ın bunu engellediğini söylüyor.
NE GÜL KALDI NE GOL
Alınan karar, süreci destekleyen ya da karşı çıkan herkes tarafından onaylanıyor. Gazetelerin manşetleri de buna uygun atılıyor. “Ne Gül kaldı, ne de gol” diyerek iki ülkenin futbol diplomasisi ile başlattığı sürecin sona erdiğini ilan edenler kadar, “sabrımız taştı” diyerek daha sert yaklaşanlara da rastlamak mümkün.
HERKES KARARI DESTEKLİYOR
24 Nisan öncesi Erivan yönetiminin bu tavrını haklı bulanlar kadar yetersiz görenler de var. Hükümeti oluşturan koalisyonun büyük ortağı Cumhuriyetçi Parti’nin sözcüsü milletvekili Edvard Sarmazanov’la yaptığımız görüşmede “Milli çıkarlarımızı koruduk. Süreç tek taraflı bizim zorlamamızla yürümez” diyor.
PROTOKOLLER TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMALI
Sürece başından beri tümüyle karşı çıkan, gösterilerde Türk bayrağı yakarak gündemi kendilerine yontan Taşnak Partisi’nin Uluslararası Sekreterya şefi Giro Manoyan ise varılan noktadan tatmin olmamış gibi. Manoyan “Bu yetmez. Protokoller tamamen ortadan kaldırılmalı” şeklinde konuşuyor.
Süreç siyaseten bir süreliğine durmuş gibi görünse de bu durum her iki ülkenin iç politik dengelerine de bağlanıyor. Türkiye’de 2011’deki seçimler öncesi AKP hükümetinin oy kaybetmekten çekindiğini söyleyenlerle, Ermeni yönetiminin geçen yıl 24 Nisan öncesi protokollere evet diyerek aldığı riski taşıyamaz hale geldiğini düşününler de var.
ARTIK SÜREÇTEN GERİ DÖNÜŞ OLAMAZ
Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışma Merkezinden Richard Giragosyan bir zamanların Taşnak Partisi üyesi ve iflah olmaz Türkiye karşıtı isimlerden. Bugün ise “birbirimizi anlamalıyız” noktasına gelen bir araştırmacı. Giragosyan bir yıllık süreç sonunda artık geriye dönüşün mümkün olmadığını anlatıyor. “Siyasi olarak bunlar yaşanacaktır. Ama geçen kısa süre içinde o kadar fazla ilişki gerçekleşti ki, sivil inisiyatifler politik gelişmeleri aştı. Açılan bu kanal hepsinden önemli” diyor.
Kafkasya Enstitüsü Başkanı Aleksandr İskenderyan ise uluslararası açıdan Türkiye’nin Karabağ sorununu önceleyerek Ermenistan ile ilişki kuramayacağını düşünüyor. Artık Türkiye ile Ermenistan dışında, denklemde Amerika ve Rusya’nın da bulunduğunu söylüyor.
Erivan’da kısa vadede protokollerin meclise getirileceğini düşünen neredeyse yok gibi. Dışişleri bakanı Nalbandyan dahil herkes bu konuda çok net: Türkiye adım atmadıkça biz harekete geçmeyeceğiz.
Ermenistan Türkiye ilişkileri bir 24 Nisan’da daha Erivan’ın en önemli gündem maddesini oluşturuyor. Bir yıl önceki sürpriz başlangıç, bir yıl sonra aynı tarihte tıkanmayla devam ediyor. Bakalım önümüzdeki 24 Nisan, iki ülke ilişkileri açısından nasıl bir sürprize sahne olacak.
kaynak:. ntv
Adı ne konursa konsun, nasıl algılanırsa algılansın; tarihi tartışmanın ötesinde 24 Nisan Ermeniler için aynı anlama geliyor.Erivan’a hakim bir tepede bulunan Soykırım Anıtı'na çiçek bırakmak için binlerce kişi kuyrukta beklerken, bir gece önce Türkiye karşıtlığı ile bilinen radikal görüşlü Taşnak Partisi'nin şehir merkezindeki yürüyüşünden eser yok. Taşnaklar bayrak yakıp, poster çiğnerken; binlerce ziyaretçinin sessizlik içindeki yürüyüşüne bu kez sadece derinden duyulan ilahiler eşlik ediyor.
Birkaç Taşnak’ın bayrak yakması ertesi gün Türk gazetelerinde manşet oluyor. Bu durum hala “iyi” iş yapabiliyor. Bir yetkili "iki tarafın aşırı milliyetçilerinin birbirinden farksız olduğunu” vurguluyor. Biz de ona “bu tür gereksiz ve kışkırtıcı tavırların iki ülke arasında zor yürüyen süreçteki olumlu adımları gölgede bıraktığını” söylüyoruz.
EN ÖNDE NALBANDYAN VE SARKİSYAN
Protokollerin mecliste onaylanması sürecini askıya aldıklarını açıklayan Devlet Başkanı Sarkisyan ile “Türkiye’nin sürekli oyalama taktiği ile yapay gerekçeler yarattığını” söyleyen Dışişleri Bakanı Nalbandyan en öndeler.
MALTEPE CAMİİ'NDE DUA BİLE OKUNABİLİR
Türkiye Ermenistan ilişkilerinin gizli kahramanlarından Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ermenistan Temsilcisi Samson Özararat, “din ya da ulusal kimlik önemli değil. Önemli olan herkesin sadece acıları paylaşması, siyasi tartışmaların ötesinde insani bir duruş göstermesi” şeklinde tarif ediyor 24 Nisan anlaşmalarını. Anıt çevresindeki sohbetlerin bir diğer konusu ise Taksim’de bir grup aydının 1915'te hayatını kaybedenler anısına düzenledikleri etkinlik. Özararat “Adı konmadan, karşılıklı ölenler anısına Ankara Maltepe Camii'nde dua bile okunabilir” diyor
Ancak, bir grup aydının Taksim’de gerçekleştirdiği etkinliğin Erivan’da büyük destek bulduğu, heyecan yarattığı ve “Türkiye’de bir şeyler değişiyor” yorumlarına yol açtığı da söylenebilir.
24 NİSAN SÜRPRİZLERİ
24 Nisan tarihi kadar artık öncesi de çok önemli son iki senedir, hatta sürprizlere açık. Geçen yıl 22 Nisan’da Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesi kararlaştırılmış, yeni bir dönem başlamıştı.
Tam bir yıl sonra Ermenistan yönetimi yine aynı gün sürecin olmasa bile protokollerin onaylanmasına ara verildiğini duyurdu. Bu durum iki ülke ilişkilerinin ne kadar nazik dengeler üzerinde olduğunu gösteriyor.
SOYKIRIMI BİLE ÖN KOŞUL OLARAK KOYMADIK
Aralarında NTV’nin de bulunduğu 5 gazeteciyi kabul eden Dışişleri Bakanı Nalbandyan “Biz soykırımı bile ön koşul olarak koymadık. Hatta bunu yaparak çok büyük risk aldık. Ama Türkiye bu konu ile ilgili olmayan Karabağ’ı sürekli önümüze getirdi. Biz imzaya sadık kalmak istiyoruz. Ama partnerimizin de samimi olması lazım” diyerek sürecin uzun bir süre işlemeyeceğini ima ediyordu.
Hatta bazı kaynaklar Ermenistan Ulusal Konsey toplantısında süreci tamamen rafa kaldırılmasının bile düşünüldüğünü, Devlet Başkanı Sarkisyan’ın bunu engellediğini söylüyor.
NE GÜL KALDI NE GOL
Alınan karar, süreci destekleyen ya da karşı çıkan herkes tarafından onaylanıyor. Gazetelerin manşetleri de buna uygun atılıyor. “Ne Gül kaldı, ne de gol” diyerek iki ülkenin futbol diplomasisi ile başlattığı sürecin sona erdiğini ilan edenler kadar, “sabrımız taştı” diyerek daha sert yaklaşanlara da rastlamak mümkün.
HERKES KARARI DESTEKLİYOR
24 Nisan öncesi Erivan yönetiminin bu tavrını haklı bulanlar kadar yetersiz görenler de var. Hükümeti oluşturan koalisyonun büyük ortağı Cumhuriyetçi Parti’nin sözcüsü milletvekili Edvard Sarmazanov’la yaptığımız görüşmede “Milli çıkarlarımızı koruduk. Süreç tek taraflı bizim zorlamamızla yürümez” diyor.
PROTOKOLLER TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMALI
Sürece başından beri tümüyle karşı çıkan, gösterilerde Türk bayrağı yakarak gündemi kendilerine yontan Taşnak Partisi’nin Uluslararası Sekreterya şefi Giro Manoyan ise varılan noktadan tatmin olmamış gibi. Manoyan “Bu yetmez. Protokoller tamamen ortadan kaldırılmalı” şeklinde konuşuyor.
Süreç siyaseten bir süreliğine durmuş gibi görünse de bu durum her iki ülkenin iç politik dengelerine de bağlanıyor. Türkiye’de 2011’deki seçimler öncesi AKP hükümetinin oy kaybetmekten çekindiğini söyleyenlerle, Ermeni yönetiminin geçen yıl 24 Nisan öncesi protokollere evet diyerek aldığı riski taşıyamaz hale geldiğini düşününler de var.
ARTIK SÜREÇTEN GERİ DÖNÜŞ OLAMAZ
Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışma Merkezinden Richard Giragosyan bir zamanların Taşnak Partisi üyesi ve iflah olmaz Türkiye karşıtı isimlerden. Bugün ise “birbirimizi anlamalıyız” noktasına gelen bir araştırmacı. Giragosyan bir yıllık süreç sonunda artık geriye dönüşün mümkün olmadığını anlatıyor. “Siyasi olarak bunlar yaşanacaktır. Ama geçen kısa süre içinde o kadar fazla ilişki gerçekleşti ki, sivil inisiyatifler politik gelişmeleri aştı. Açılan bu kanal hepsinden önemli” diyor.
Kafkasya Enstitüsü Başkanı Aleksandr İskenderyan ise uluslararası açıdan Türkiye’nin Karabağ sorununu önceleyerek Ermenistan ile ilişki kuramayacağını düşünüyor. Artık Türkiye ile Ermenistan dışında, denklemde Amerika ve Rusya’nın da bulunduğunu söylüyor.
Erivan’da kısa vadede protokollerin meclise getirileceğini düşünen neredeyse yok gibi. Dışişleri bakanı Nalbandyan dahil herkes bu konuda çok net: Türkiye adım atmadıkça biz harekete geçmeyeceğiz.
Ermenistan Türkiye ilişkileri bir 24 Nisan’da daha Erivan’ın en önemli gündem maddesini oluşturuyor. Bir yıl önceki sürpriz başlangıç, bir yıl sonra aynı tarihte tıkanmayla devam ediyor. Bakalım önümüzdeki 24 Nisan, iki ülke ilişkileri açısından nasıl bir sürprize sahne olacak.
kaynak:. ntv
18 Mart 2010 Perşembe
Irak seçiminde ABD-İran çekişiyor
Irak'ta 7 Mart'ta gerçekleşecek seçimlerde Şiilerin güçlenmesi ve bunun Irak'ı İran'a yakınlaştırmasından endişe ediliyor. Bu nedenle işgalin başında Sünnilere mesafeli duran ABD, şimdi onlara yakınlaşmış durumda.
Irak’ta 7 Mart seçimlerinde, 325 sandalyeli parlamento için 6 binin üzerinde aday yarışacak.
Baas bağlantılı olduğu iddiasıyla Sünni politikacıların bir kısmı yasaklanmış durumda. Bu durum daha seçim gerçekleşmeden havayı gerginleştirdi. Yasağı koyan ise Şii ağırlıklı Güvenilirlik ve Adalet Komisyonu.
ABD İRAN’LA ÇEKİŞİYOR
Irak’taki Amerikalı komutan Ray Odierno bile Sünnilerin adaylıklarının düşürülmesine tepkili. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor. Zaten Irak seçimleri neredeyse ABD ile İran’ın çekişmesine dönmüş durumda. Irak’ta İran’ın etkisi giderek artarken tarihin bir cilvesi olsa gerek ABD’nin işgal öncesi ve sonrasında kara listeye aldığı Sünnilere bel bağlamış durumda.
Hatırlatalım. Irak’ın yapısı hakkında hiçbir şey bilmeyen ABD, işgal sonrası Baas’la bağlantılı hemen herkesi siyasetten dışlamış, orduyu feshetmişti ve ülkeyi bir anlamda Şiilere teslim etmişti. İşgal öncesi Amerika’nın halis adamı sayılan ama şimdi kara listeye alınan Şii kökenli Ahmet Çelebi, Amerika’yı sahte istihbarat bilgileriyle işgale zorlamış, muhalefet oluşturma adı altında milyonlarca dolar götümüş, ardından hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. O isim şimdilerde İran için çalışıyor. Çelebi’nin şu anki misyonu Şii-Sünni bölünmesini derinleştirmek. Nitekim, Amerika bile eski adamının bu oyunundan muzdarip. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor.
ABD, Sünnileri hatta Baas'cıları denkleme sokmadan Irak’ta istikrar sağlayamayacağını neden sonra anlamıştı. Bu yüzden Sünni aşiretlere para ve silah verilerek El Kaide’ye karşı savaştırılmış; bu durum biraz olsun Sünni-Şii dengesini sağlamıştı.
İRAN'DAN ÇEKİNİYORLAR
ABD artık Sünnilerin olmayacağı bir seçimin İran etkisini güçlendireceği, ülkede çatışmaları yeniden arttıracağını düşünüyor. ABD, Şiilerin güçlenmesi halinde ülkenin karışacağını düşünüyor. İran’dan çekiniyorlar. Tüm planlarını asker çekme üzerine yaptılar. Bu planın bozulması halinde kurdukları denklem bozulacak.
KİM KİMİNLE YARIŞIYOR
Başbakan Nuri El Maliki’nin Kanun Düzeni İttifakı ile Şiilerin önemli isimlerinden Ammar El Hekim ile Mukteda Es Sadr’ın Irak Ulusal İttifakı çoğunluk için iddialı. Başbakan Maliki, Sünniler ve laik isimlerle “birlik” görüntüsü vermeye çalışıyor.
Yapılan yoklamalarda Başbakan Maliki’nin ittifakı yüzde 30 ile birinci, Sünnilerle birlikte seçime giren eski Başbakan İyad Allavi’nin laik eğilimli Irak Listesi yüzde 22 ile ikinci sırada yer alıyor.
NTV’ye konuşan eski akademisyen Ömer Duleymi ‘ye göre “Maliki ve Allavi Şii olmalarına rağmen Sünniler olmadan ve laikliği öne çıkarmadan başarılı olamayacaklarını düşünüyorlar ki bu doğru. Ama etnik partiler hala çok güçlü”
KÜRTLER DE SEÇİMLERE BÖLÜNEREK GİRİYOR
Kürtler de seçimde en fazla bölünerek girenlerden. Barzani ve Talabani’nin Kürdistan Listesi, Kürt bölgesinin yeni muhalefet hareketi Değişim Grubu, Kürdistan İslami Birliği ve Kürdistan İslami Hareketi 325 sandalyenin en fazla 60’ını alabilecekler. Tabii ki seçildiklerinde mecliste birlikte hareket edecekler.
EN ŞANSSIZLAR TÜRKMENLER
En şansızlar ise Türkmenler. Türkiye’de bilinenin aksine sayıları az olan Türkmenlerin, kendi kimlikleri ile çıkarabilecekleri sandalye sayısı 1 ya da 2. Birçok Türkmen aday etnik değil mezhebi kimlikleriyle ittifaklara katılıp, seçilmeye çalışacaklar.
Bu seçim Türkiye açısından da çok önemli. Türkiye ülkedeki tüm gruplara aynı mesafede durmaya özen göstererek, herkesle ilişkiye geçiyor. Eski Irak koordinatörü olan Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik seçimi çok yakından takip ediyor. Özellikle ABD’nin çekilme süreçi, Kürt açılımı, PKK ile mücadele, ekonomik yatırımlar gibi konuların geleceği de sonuçlara bağlı. Ayrıca 1 Mart 2003’deki tezkerinin reddi ile Türkiye’nin doğrudan Irak’a bulaşmamasının ne kadar hayırlı olduğunu o gün işgali destekleyenler bile teslim ediyor.
Irak’ta seçim, seçim sistemi, seçimden sonraki beklentiler çok karmaşık. Eğer Irak seçimini gönüllü bir birliktelik değil de mezhepler, dinler, etnik kimlikler üzerinden yapacaksa ülkenin geleceği ile ilgili umutlu olmak için hiçbir neden yok. Son yıllarda etnik ve mezhebi kimliklere yapılan vurgunun abartılması; bu farklılıkların, birlikte yaşama iradesi göstermemesi halinde nasıl bir milliyetçi ve dini tahakküme yol açtığını görmek için Irak’a bakmak yeterli.
Irak’ta 7 Mart seçimlerinde, 325 sandalyeli parlamento için 6 binin üzerinde aday yarışacak.
Baas bağlantılı olduğu iddiasıyla Sünni politikacıların bir kısmı yasaklanmış durumda. Bu durum daha seçim gerçekleşmeden havayı gerginleştirdi. Yasağı koyan ise Şii ağırlıklı Güvenilirlik ve Adalet Komisyonu.
ABD İRAN’LA ÇEKİŞİYOR
Irak’taki Amerikalı komutan Ray Odierno bile Sünnilerin adaylıklarının düşürülmesine tepkili. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor. Zaten Irak seçimleri neredeyse ABD ile İran’ın çekişmesine dönmüş durumda. Irak’ta İran’ın etkisi giderek artarken tarihin bir cilvesi olsa gerek ABD’nin işgal öncesi ve sonrasında kara listeye aldığı Sünnilere bel bağlamış durumda.
Hatırlatalım. Irak’ın yapısı hakkında hiçbir şey bilmeyen ABD, işgal sonrası Baas’la bağlantılı hemen herkesi siyasetten dışlamış, orduyu feshetmişti ve ülkeyi bir anlamda Şiilere teslim etmişti. İşgal öncesi Amerika’nın halis adamı sayılan ama şimdi kara listeye alınan Şii kökenli Ahmet Çelebi, Amerika’yı sahte istihbarat bilgileriyle işgale zorlamış, muhalefet oluşturma adı altında milyonlarca dolar götümüş, ardından hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. O isim şimdilerde İran için çalışıyor. Çelebi’nin şu anki misyonu Şii-Sünni bölünmesini derinleştirmek. Nitekim, Amerika bile eski adamının bu oyunundan muzdarip. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor.
ABD, Sünnileri hatta Baas'cıları denkleme sokmadan Irak’ta istikrar sağlayamayacağını neden sonra anlamıştı. Bu yüzden Sünni aşiretlere para ve silah verilerek El Kaide’ye karşı savaştırılmış; bu durum biraz olsun Sünni-Şii dengesini sağlamıştı.
İRAN'DAN ÇEKİNİYORLAR
ABD artık Sünnilerin olmayacağı bir seçimin İran etkisini güçlendireceği, ülkede çatışmaları yeniden arttıracağını düşünüyor. ABD, Şiilerin güçlenmesi halinde ülkenin karışacağını düşünüyor. İran’dan çekiniyorlar. Tüm planlarını asker çekme üzerine yaptılar. Bu planın bozulması halinde kurdukları denklem bozulacak.
KİM KİMİNLE YARIŞIYOR
Başbakan Nuri El Maliki’nin Kanun Düzeni İttifakı ile Şiilerin önemli isimlerinden Ammar El Hekim ile Mukteda Es Sadr’ın Irak Ulusal İttifakı çoğunluk için iddialı. Başbakan Maliki, Sünniler ve laik isimlerle “birlik” görüntüsü vermeye çalışıyor.
Yapılan yoklamalarda Başbakan Maliki’nin ittifakı yüzde 30 ile birinci, Sünnilerle birlikte seçime giren eski Başbakan İyad Allavi’nin laik eğilimli Irak Listesi yüzde 22 ile ikinci sırada yer alıyor.
NTV’ye konuşan eski akademisyen Ömer Duleymi ‘ye göre “Maliki ve Allavi Şii olmalarına rağmen Sünniler olmadan ve laikliği öne çıkarmadan başarılı olamayacaklarını düşünüyorlar ki bu doğru. Ama etnik partiler hala çok güçlü”
KÜRTLER DE SEÇİMLERE BÖLÜNEREK GİRİYOR
Kürtler de seçimde en fazla bölünerek girenlerden. Barzani ve Talabani’nin Kürdistan Listesi, Kürt bölgesinin yeni muhalefet hareketi Değişim Grubu, Kürdistan İslami Birliği ve Kürdistan İslami Hareketi 325 sandalyenin en fazla 60’ını alabilecekler. Tabii ki seçildiklerinde mecliste birlikte hareket edecekler.
EN ŞANSSIZLAR TÜRKMENLER
En şansızlar ise Türkmenler. Türkiye’de bilinenin aksine sayıları az olan Türkmenlerin, kendi kimlikleri ile çıkarabilecekleri sandalye sayısı 1 ya da 2. Birçok Türkmen aday etnik değil mezhebi kimlikleriyle ittifaklara katılıp, seçilmeye çalışacaklar.
Bu seçim Türkiye açısından da çok önemli. Türkiye ülkedeki tüm gruplara aynı mesafede durmaya özen göstererek, herkesle ilişkiye geçiyor. Eski Irak koordinatörü olan Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik seçimi çok yakından takip ediyor. Özellikle ABD’nin çekilme süreçi, Kürt açılımı, PKK ile mücadele, ekonomik yatırımlar gibi konuların geleceği de sonuçlara bağlı. Ayrıca 1 Mart 2003’deki tezkerinin reddi ile Türkiye’nin doğrudan Irak’a bulaşmamasının ne kadar hayırlı olduğunu o gün işgali destekleyenler bile teslim ediyor.
Irak’ta seçim, seçim sistemi, seçimden sonraki beklentiler çok karmaşık. Eğer Irak seçimini gönüllü bir birliktelik değil de mezhepler, dinler, etnik kimlikler üzerinden yapacaksa ülkenin geleceği ile ilgili umutlu olmak için hiçbir neden yok. Son yıllarda etnik ve mezhebi kimliklere yapılan vurgunun abartılması; bu farklılıkların, birlikte yaşama iradesi göstermemesi halinde nasıl bir milliyetçi ve dini tahakküme yol açtığını görmek için Irak’a bakmak yeterli.
5 Mart 2010 Cuma
Türkiye’nin başarısı İran’a bağlı
NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu son dönemde tırmanan İran krizini ve Türkiye'nin bu krizdeki rolünü ntvmsnbc için yorumladı.
Türkiye İran’la Batı arasındaki krizi yumuşatmak için girişimlerini ısrarla sürdürüyor. Bu krizde çaba gösteren, gösterecek olan başka bir ülke de yok gibi. İran’a yönelik herhangi bir saldırı ihtimali olmasa bile İran, Irak gibi kolay yutulur bir lokma değil. Yaptırımlar ağırlaşacak gibi ancak Davutoğlu’nun Tahran ziyareti sonra aldığımız bilgiler İran’ın geri adım atma niyeti olmadığı yönünde. Peki, Türkiye ne yapmaya çalışıyor? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çabaları sonuç verecek mi?
Türkiye’nin çabası iki yönlü. Resmi açıklamalar diplomasi yoluyla uzlaşma sağlamak. Bunun tercümesi ise “Tahran’ı nükleler enerji çalışmalarının barışçıl olduğu konusunda Batı’yı ikna etmesi, yani, Batı'nın öngördüğü şekilde takasa yanaşması. Batı’yı da herhangi bir fiziki saldırıda bulunmaması, ambargoları daha da ağırlaştırmaması konusunda zorlamak.
Tahran’daki basın toplantısında Türkiye’nin çabalarını destekleyen İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki’nin “İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ikinci bir müzakere dönemine gireleceği, Türkiye’nin de önemli bir rol oynayacağı” açıklamasının altı çizilmesi gerekiyor. Özellikle “ikinci müzakere dönemi”nin anlamı şu: İran şu anda takas planına sıcak bakmıyor; elindeki uranyumun yurtdışında Fransa ve Rusya’da zenginleştirilmesi önerisi geride kaldı. Bu noktada İran artık “uranyumu zenginleştirdi ya da zenginleştirme çok yaklaştı. Pazarlıklar da artık bu noktadan itibaren başlayacak.”
Bu nokta çok önemli çünkü yeni aşamada İran elini güçlendirmiş ve pazarlıklara bu seviyeden yapacak gibi görünüyor. Diğer yandan bu durum Batı'nın yaptırımları hayata geçirmesi açısından dezajantaj.
İRAN SONUNA KADAR DİRENECEK
İran elini güçlendirdi ama baskıların artacağını da biliyor. Belki çok zor durumda kalacak. Ancak, yönetimin başka seçeneği yok. Geri adım atması hem içeride hem de dışarıda zayıf düşer. Sonuna kadar direnecek.
Türkiye’nin çabalarına hep sıcak yaklaşılıyor ancak bu Türkiye’nin tek başına halledebileceği bir sorun değil. İşin içinde Çin, Rusya var. Açıkçası Türkiye kendi kontrolünde olmayan bir süreçi kontrol etmeye çalıştığı anlatılıyor. Evet, Türkiye neredeyse çaba gösteren tek ülke konumunda. Davutoğlu sürekli Tahran’la görüşüyor. ABD ise Çin ve Rusya’yı ikna etmek, BM Genel Kurul’nda ambargo için uluslararası meşruiyeti sağlamak için çabalıyor. Ama Çin’in İran’la olan petrol alım ilişkisi, 4.7 milyor dolarlık doğalgaz çıkarma anlaşması, bu ülkeyi farklı kılıyor. Rusya S-300’leri İran’a satabileceğini söyledi. Dolayısıyla sorun sadece İran değil bölge hatta dünya sorunu.
PEKİ NE OLACAK?
Yeni ambargoların geleceği, İran’ın daha da sıkışacağı, ama içeride herkesin kenetleneceği halkın da birçok zorluğa rağmen yönetimi destekleyececeği, ABD’nin de sorununun böyle çözülmeyeceğini hala anlamadığı söylenebilir.
Türkiye çabası İran’nın niyete bağlı olarak sonuç verecek. Aksi takdirde Türkiye’nin istediği bir çözüm mümkün değil. İran sanki Türkiye’yi boşa çıkarıyor, kendi rolünü Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Türkiye’nin rolünü önemsemek ama fazla hayalci olmadan bölgedeki dengeleri de bilmek gerekiyor. Yoksa Ortadoğu bir anda ayağınızın altındaki zemini kaydırabilir.
Türkiye İran’la Batı arasındaki krizi yumuşatmak için girişimlerini ısrarla sürdürüyor. Bu krizde çaba gösteren, gösterecek olan başka bir ülke de yok gibi. İran’a yönelik herhangi bir saldırı ihtimali olmasa bile İran, Irak gibi kolay yutulur bir lokma değil. Yaptırımlar ağırlaşacak gibi ancak Davutoğlu’nun Tahran ziyareti sonra aldığımız bilgiler İran’ın geri adım atma niyeti olmadığı yönünde. Peki, Türkiye ne yapmaya çalışıyor? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çabaları sonuç verecek mi?
Türkiye’nin çabası iki yönlü. Resmi açıklamalar diplomasi yoluyla uzlaşma sağlamak. Bunun tercümesi ise “Tahran’ı nükleler enerji çalışmalarının barışçıl olduğu konusunda Batı’yı ikna etmesi, yani, Batı'nın öngördüğü şekilde takasa yanaşması. Batı’yı da herhangi bir fiziki saldırıda bulunmaması, ambargoları daha da ağırlaştırmaması konusunda zorlamak.
Tahran’daki basın toplantısında Türkiye’nin çabalarını destekleyen İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki’nin “İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ikinci bir müzakere dönemine gireleceği, Türkiye’nin de önemli bir rol oynayacağı” açıklamasının altı çizilmesi gerekiyor. Özellikle “ikinci müzakere dönemi”nin anlamı şu: İran şu anda takas planına sıcak bakmıyor; elindeki uranyumun yurtdışında Fransa ve Rusya’da zenginleştirilmesi önerisi geride kaldı. Bu noktada İran artık “uranyumu zenginleştirdi ya da zenginleştirme çok yaklaştı. Pazarlıklar da artık bu noktadan itibaren başlayacak.”
Bu nokta çok önemli çünkü yeni aşamada İran elini güçlendirmiş ve pazarlıklara bu seviyeden yapacak gibi görünüyor. Diğer yandan bu durum Batı'nın yaptırımları hayata geçirmesi açısından dezajantaj.
İRAN SONUNA KADAR DİRENECEK
İran elini güçlendirdi ama baskıların artacağını da biliyor. Belki çok zor durumda kalacak. Ancak, yönetimin başka seçeneği yok. Geri adım atması hem içeride hem de dışarıda zayıf düşer. Sonuna kadar direnecek.
Türkiye’nin çabalarına hep sıcak yaklaşılıyor ancak bu Türkiye’nin tek başına halledebileceği bir sorun değil. İşin içinde Çin, Rusya var. Açıkçası Türkiye kendi kontrolünde olmayan bir süreçi kontrol etmeye çalıştığı anlatılıyor. Evet, Türkiye neredeyse çaba gösteren tek ülke konumunda. Davutoğlu sürekli Tahran’la görüşüyor. ABD ise Çin ve Rusya’yı ikna etmek, BM Genel Kurul’nda ambargo için uluslararası meşruiyeti sağlamak için çabalıyor. Ama Çin’in İran’la olan petrol alım ilişkisi, 4.7 milyor dolarlık doğalgaz çıkarma anlaşması, bu ülkeyi farklı kılıyor. Rusya S-300’leri İran’a satabileceğini söyledi. Dolayısıyla sorun sadece İran değil bölge hatta dünya sorunu.
PEKİ NE OLACAK?
Yeni ambargoların geleceği, İran’ın daha da sıkışacağı, ama içeride herkesin kenetleneceği halkın da birçok zorluğa rağmen yönetimi destekleyececeği, ABD’nin de sorununun böyle çözülmeyeceğini hala anlamadığı söylenebilir.
Türkiye çabası İran’nın niyete bağlı olarak sonuç verecek. Aksi takdirde Türkiye’nin istediği bir çözüm mümkün değil. İran sanki Türkiye’yi boşa çıkarıyor, kendi rolünü Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Türkiye’nin rolünü önemsemek ama fazla hayalci olmadan bölgedeki dengeleri de bilmek gerekiyor. Yoksa Ortadoğu bir anda ayağınızın altındaki zemini kaydırabilir.
8 Şubat 2010 Pazartesi
Anlaşmayacaktınız, niye imzaladınız?
Türkiye ve Ermenistan'ın Zürih'te protokolleri imzalamasının üstünden 4 ay geçti. Ancak iki ülke de, protokolde yer almayan ön koşulları gündeme getirerek süreci uzatıyor. Halbuki iki halk arasındaki normalleşmenin “hayalini” gerçek kılmak için, süre daha kısa tutulmalı.
Geçen yıl 24 Nisan öncesi Türkiye ve Ermenistan arasındaki yumuşama yeni bir başlangıç umudunu yeşertmiş, biz de çeşitli yazılarımızda hem de NTV’deki bazı programlarda “Erivan Treni Yola Çıktı” başlığını kullanmıştık. Ama geçtiğimiz günlerde olanlar bu “treninin” bir süre daha “sınırda” bekleyeceğini gösteriyor.
24 Nisan 2009’un hemen arifesinde Türkiye ile Ermenistan arasında atılan adımın Barack Obama’nın “soykırımdır” açıklamasını önlemeye yönelik olduğunu söyleyenler çıksa da iki ülke yönetiminin gerçekten ciddi olduğuna inananların sayısı bir hayli fazlaydı.
Umutlar hala sönmüş değil, ama iki tarafın Ekim ayında “ön koşulsuz” attığı imzalara sadık kalıp kalmayacağı artık şüpheli. Çünkü Türkiye ve Ermenistan arasındaki protokoller iki ülkenin meclisince kabul edildikten sonra yürürlüğe girecek; diplomatik ilişki kurulacak, sınırlar açılacak ve tarih komisyonu 1915 olaylarını araştıracaktı. Üstelik iki ülke herhangi bir ön koşul öne sürmeyecekti; yani ne soykırım, ne Dağlık Karabağ’daki işgalin sona ermesi, ne Azerbaycan’ın baskısı.
ÖN KOŞUL. HEM VAR HEM YOK!
100 yıllık bir sorunla masaya oturmak iki taraf için de zor olmakla birlikte, ön koşulun olmaması umutları arttırmıştı. Oysa öyle olmadığı çok kısa sürede anlaşıldı. Önce her iki tarafın milliyetçileri ayaklandı, ardından Azerbaycan Türkiye’ye “posta koydu”, Ankara Azerbaycan’ı ikna etmek için protokollere aykırı olmasına rağmen Bakü’ye söz verdi: “Karabağ işgali sona ermeden sınır açılmayacak.”
Protokoller daha ilk ayında yara almakla kalmayıp, “Karabağ’sız anlaşma olmaz” noktasına gelindi.
AÇILIM HAYAL KIRIKLIĞINA ERMENİSTAN DA MI EKLENİYOR?
Tüm bunların nasıl bir diplomatik manevra olduğu hala anlaşılmış değil. İnsan, “Peki, bu önkoşulları protokollere niye koymadınız? Madem koymadınız, şimdi niye ön koşul olarak öne sürüyorsunuz?” diye sormadan edemiyor.
Yoksa hükümetin geçen yılki “açılımlar listesinin” hayal kırıklığı bölümüne Kürtlerden sonra Ermenistan da mı eklenecek?
AĞRI'NIN DİĞER YAKASINDA DA DURUM FARKLI DEĞİL
Ağrı’nın diğer yakasında da durum pek farklı değil. Devlet Başkanı Sarkisyan protokolleri anlatabilmek için diaspora ile karşı karşıya geldi; içeride muhalefetle karşılaştı. Protokollerde soykırım ön koşul olarak dayatılmadı belki, ama bu konunun Ermeniler için “tartışılmaz” olduğunu, kurulacak tarih komisyonunun da konuyu tartışmayacağını bilmemek için saf olmak gerekiyordu; Türkiye’de bunu bal gibi biliyordu.
2009’un Aralık ayında Birikim’de şöyle yazmışız: İki ülke arasındaki “uzlaşmaz çelişki” yani “tarihi travmanın” protokolde doğrudan yer almaması, sürecin daha ilk elden akamete uğramaması açısından çok önemli olmakla birlikte, bu durumun iki ülkedeki algılama farkından kaynaklandığını unutmamak gerekiyor. Protokolün imzalanmasından ardından Türkiye’de, 1915 olayları ele alınmayacak gibi algılanmıştır ki bu yanlıştır. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin bam telini 1915 oluşturmaktadır ve iki ülke arasında olmasa bile iki halk arasındaki zihinsel, psikolojik ve vicdani ilişkinin normalleşmesi, siyasi ya da hukuki kararlardan çok daha önemlidir.
TÜRKİYE PROTOKOLLERİ UYKUYA YATIRDI
Türkiye’nin soykırıma karşılık kozu ise Dağlık Karabağ oldu. Türkiye, protokolleri Meclis Dış İlişkiler Komisyonu’na havale ederek uykuya yatırdı. İki taraf ilişkilerin başlangıcı olarak bir irade gösterdi ama yola cesurca ve iyi niyetle devam edemedi.
ERMENİSTAN’IN ADIMI SAHTE Mİ?
Ermenistan Anayasa Mahkemesi 10 gün önce protokolleri bazı çekinceler ekleyerek kendi meclisine gönderdi.
Gerekçeli kararda "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirtildi. Bunun tercümesi şu: “Soykırım tartışma konusu bile olamaz.” Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük kalıyor. Türkiye’nin bunu kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman tarih komisyonu ne yapacak sorusu akla geliyor? İkincisi, protokolde yer alan “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunda, Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi'ne atıf yaptı. Böylece, Türkiye'nin doğusunu “Batı Ermenistan” olarak kayda geçiren belgelere göndermede bulundu. Türkiye’ye göre bu kararlar protokolleri sakatladı.
Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Değişen tek şey Ermeniler ile Azerilerin geçen yıl içinde 8 defa bir araya gelmeleri. Dağlık Karabağ’da bir şeyler olacak ama buna daha vakit var; biraz da Rusya’nın vereceği karara bağlı.
Sanki iki ülkenin yönetim de bu gidişattan memnun gibi. Zaten süreç zor yürüyecekti, şimdi her iki taraf için de bahane oluştu. Vakit kazanmak için Ermenistan Türkiye’nin Karabağ dayatmasına, Türkiye’de Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararına can simidi gibi sarıldı.
HAYALDEN VAZGEÇMEMEK
AKP hükümeti ve Sarkisyan yönetiminin en azından başlangıç için umut veren adımlarının devamını sağlamak için her iki taraf üzerinde baskı kurmak gerekiyor. İşin vahim yanıysa oluşan iyimser havanın sadece resmi süreçlerde bırakılarak dağılması tehlikesi. Hayalci olmamakla beraber, iki halk arasındaki normalleşmenin “hayalini” gerçek kılmak için sürenin daha kısa tutmasında yarar var. Önemli olan yıllardır süren çelişkilere, her iki tarafın politik ayak oyunlarına rağmen iki halkın buluşması, yani açılan sayfanın doldurulmasıdır.
Tıpkı rahmetli Hrant Dink’in "İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu" adlı kitabında olduğu gibi: "Türk-Ermeni ilişkileri açısından asırlardır gelen ve asırlara gidecek olan ortak yazgımız bir kez daha önümüzde. Atalarımız geçmişte kendine düşen sayfaları iyi kötü doldurdular. Asıl sorun, bugün bizim bu beyaz sayfaları nasıl dolduracağımız.”
Mete ÇUBUKÇU
Geçen yıl 24 Nisan öncesi Türkiye ve Ermenistan arasındaki yumuşama yeni bir başlangıç umudunu yeşertmiş, biz de çeşitli yazılarımızda hem de NTV’deki bazı programlarda “Erivan Treni Yola Çıktı” başlığını kullanmıştık. Ama geçtiğimiz günlerde olanlar bu “treninin” bir süre daha “sınırda” bekleyeceğini gösteriyor.
24 Nisan 2009’un hemen arifesinde Türkiye ile Ermenistan arasında atılan adımın Barack Obama’nın “soykırımdır” açıklamasını önlemeye yönelik olduğunu söyleyenler çıksa da iki ülke yönetiminin gerçekten ciddi olduğuna inananların sayısı bir hayli fazlaydı.
Umutlar hala sönmüş değil, ama iki tarafın Ekim ayında “ön koşulsuz” attığı imzalara sadık kalıp kalmayacağı artık şüpheli. Çünkü Türkiye ve Ermenistan arasındaki protokoller iki ülkenin meclisince kabul edildikten sonra yürürlüğe girecek; diplomatik ilişki kurulacak, sınırlar açılacak ve tarih komisyonu 1915 olaylarını araştıracaktı. Üstelik iki ülke herhangi bir ön koşul öne sürmeyecekti; yani ne soykırım, ne Dağlık Karabağ’daki işgalin sona ermesi, ne Azerbaycan’ın baskısı.
ÖN KOŞUL. HEM VAR HEM YOK!
100 yıllık bir sorunla masaya oturmak iki taraf için de zor olmakla birlikte, ön koşulun olmaması umutları arttırmıştı. Oysa öyle olmadığı çok kısa sürede anlaşıldı. Önce her iki tarafın milliyetçileri ayaklandı, ardından Azerbaycan Türkiye’ye “posta koydu”, Ankara Azerbaycan’ı ikna etmek için protokollere aykırı olmasına rağmen Bakü’ye söz verdi: “Karabağ işgali sona ermeden sınır açılmayacak.”
Protokoller daha ilk ayında yara almakla kalmayıp, “Karabağ’sız anlaşma olmaz” noktasına gelindi.
AÇILIM HAYAL KIRIKLIĞINA ERMENİSTAN DA MI EKLENİYOR?
Tüm bunların nasıl bir diplomatik manevra olduğu hala anlaşılmış değil. İnsan, “Peki, bu önkoşulları protokollere niye koymadınız? Madem koymadınız, şimdi niye ön koşul olarak öne sürüyorsunuz?” diye sormadan edemiyor.
Yoksa hükümetin geçen yılki “açılımlar listesinin” hayal kırıklığı bölümüne Kürtlerden sonra Ermenistan da mı eklenecek?
AĞRI'NIN DİĞER YAKASINDA DA DURUM FARKLI DEĞİL
Ağrı’nın diğer yakasında da durum pek farklı değil. Devlet Başkanı Sarkisyan protokolleri anlatabilmek için diaspora ile karşı karşıya geldi; içeride muhalefetle karşılaştı. Protokollerde soykırım ön koşul olarak dayatılmadı belki, ama bu konunun Ermeniler için “tartışılmaz” olduğunu, kurulacak tarih komisyonunun da konuyu tartışmayacağını bilmemek için saf olmak gerekiyordu; Türkiye’de bunu bal gibi biliyordu.
2009’un Aralık ayında Birikim’de şöyle yazmışız: İki ülke arasındaki “uzlaşmaz çelişki” yani “tarihi travmanın” protokolde doğrudan yer almaması, sürecin daha ilk elden akamete uğramaması açısından çok önemli olmakla birlikte, bu durumun iki ülkedeki algılama farkından kaynaklandığını unutmamak gerekiyor. Protokolün imzalanmasından ardından Türkiye’de, 1915 olayları ele alınmayacak gibi algılanmıştır ki bu yanlıştır. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin bam telini 1915 oluşturmaktadır ve iki ülke arasında olmasa bile iki halk arasındaki zihinsel, psikolojik ve vicdani ilişkinin normalleşmesi, siyasi ya da hukuki kararlardan çok daha önemlidir.
TÜRKİYE PROTOKOLLERİ UYKUYA YATIRDI
Türkiye’nin soykırıma karşılık kozu ise Dağlık Karabağ oldu. Türkiye, protokolleri Meclis Dış İlişkiler Komisyonu’na havale ederek uykuya yatırdı. İki taraf ilişkilerin başlangıcı olarak bir irade gösterdi ama yola cesurca ve iyi niyetle devam edemedi.
ERMENİSTAN’IN ADIMI SAHTE Mİ?
Ermenistan Anayasa Mahkemesi 10 gün önce protokolleri bazı çekinceler ekleyerek kendi meclisine gönderdi.
Gerekçeli kararda "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirtildi. Bunun tercümesi şu: “Soykırım tartışma konusu bile olamaz.” Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük kalıyor. Türkiye’nin bunu kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman tarih komisyonu ne yapacak sorusu akla geliyor? İkincisi, protokolde yer alan “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunda, Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi'ne atıf yaptı. Böylece, Türkiye'nin doğusunu “Batı Ermenistan” olarak kayda geçiren belgelere göndermede bulundu. Türkiye’ye göre bu kararlar protokolleri sakatladı.
Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Değişen tek şey Ermeniler ile Azerilerin geçen yıl içinde 8 defa bir araya gelmeleri. Dağlık Karabağ’da bir şeyler olacak ama buna daha vakit var; biraz da Rusya’nın vereceği karara bağlı.
Sanki iki ülkenin yönetim de bu gidişattan memnun gibi. Zaten süreç zor yürüyecekti, şimdi her iki taraf için de bahane oluştu. Vakit kazanmak için Ermenistan Türkiye’nin Karabağ dayatmasına, Türkiye’de Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararına can simidi gibi sarıldı.
HAYALDEN VAZGEÇMEMEK
AKP hükümeti ve Sarkisyan yönetiminin en azından başlangıç için umut veren adımlarının devamını sağlamak için her iki taraf üzerinde baskı kurmak gerekiyor. İşin vahim yanıysa oluşan iyimser havanın sadece resmi süreçlerde bırakılarak dağılması tehlikesi. Hayalci olmamakla beraber, iki halk arasındaki normalleşmenin “hayalini” gerçek kılmak için sürenin daha kısa tutmasında yarar var. Önemli olan yıllardır süren çelişkilere, her iki tarafın politik ayak oyunlarına rağmen iki halkın buluşması, yani açılan sayfanın doldurulmasıdır.
Tıpkı rahmetli Hrant Dink’in "İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu" adlı kitabında olduğu gibi: "Türk-Ermeni ilişkileri açısından asırlardır gelen ve asırlara gidecek olan ortak yazgımız bir kez daha önümüzde. Atalarımız geçmişte kendine düşen sayfaları iyi kötü doldurdular. Asıl sorun, bugün bizim bu beyaz sayfaları nasıl dolduracağımız.”
Mete ÇUBUKÇU
28 Ocak 2010 Perşembe
Türkiye ABD ve İsviçre'den garanti istiyor
Türkiye ile Ermenistan arasındaki protokollerin uygulamasında sıkıntılar sürüyor. Türkiye süreci aksatan taraf olmadığının Amerika ve İsviçre nezdinde garantisini istiyor. NTV Haber Müdür Mete Çubukçu'nun yorumu...
Malum her 24 Nisan öncesi hop oturup hop kalkarız.
Nedeni bellidir: Amerikan Senatosu Ermeni Soykırımı Tasarısı konusunda nasıl bir karar verecek? Amerikan Başkanı hangi kelimeleri kullanacak? Bu yüzden 24 Nisan öncesi Türkiye’den Washington’a heyetlerin gittiği, lobi şirketlerinin “ikna” faaliyetlerinin hızlandığı, Yahudi lobilerinin harekete geçirildiği bilinir.
Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerine göre bu yıl endişe edecek bir şey yok. Zaten bu yıl sorun 24 Nisan’da değil, geçen yıl imzalanan Türkiye-Ermenistan arasındaki protokollerin geleceği ile ilgili.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi imzalanan protokolleri kabul etti. Ama gerekçeli kararında "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirti. İkincisi, “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunun 1990'dan sonra yapılan anlaşmalar için geçerli olduğuna hükmetti.
Geçtiğimiz günlerde bir araya geldiğimiz üst düzey yetkili, gerekçeli kararın protokolleri sakatlayabileceğini açıkladı. Yani Türkiye 4 yıldır adım adım oluşturduğu normalleşme sürecinin boşa gitmesinden kaygı duyuyor, ama masadan çekilen taraf olmak istemiyor. Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük(güdük,hükümsüz) kalıyor. Çünkü Ermenistan Anayasa Mahkemesi “1915 soykırımdır tartışılmaz” diyor. Türkiye’nin bunun kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman, "Bu komisyon ne yapacak?" sorusu akla geliyor. Ayrıca sınırlar konusunda kendi belgelerine atıfta bulununca da bugünkü sınırlara gölge düşüyor.
Bu nedenle Türkiye Ermenistan’ın kendi iç hukukundan yola çıkarak, uluslararası hukuku ihlal ettiğini düşünüyor ve bunun kabul edilemez olduğu söyleniyor. “Biz protokollere bağlıyız. Aynı tavrı Ermenistan’dan bekliyoruz” deniyor. Peki, Türkiye bu durumda ne yapıyor? Süreci aksatmak isteyen taraf olmadığını göstermek için protokoller konusunda Amerika ve İsviçre nezdinde garanti istiyor. Hem de bunun yazılı olmasında ısrar ediyor.
Yazılı istemesinin nedeni ise “sürecin protokollerde imzalandığı şekilde devam edeceğinin” garantisini almak adına, ABD ve İsviçre’yi sorumluluk altına sokmak.
Ermenistan ise “Süreç işliyor. Protokoller gerektiği gibi meclise sevk edildi. Normal prosedür devam ediyor” düşüncesinde. Evet, normal prosedür işliyor ama Ermenistan Meclisi'nin gerekçeli kararlara göre hareket etmesi halinde sürecin tıkanacağı biliniyor.
Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Aslında Ermenistan ile Azerbaycan arasında görüşme trafiğinin hızlanması önemli. Hatta, Azeriler, Ermenilerin Dağlık Karabağ’daki 5 reyondan çekilmesi halinde sınırı açabileceklerini söylüyorlar. Ermeniler ise toptan çözümden yana. Türkiye’nin ise Karabağ için adım atılmadan protokolleri onaylamayacağı biliniyor. Ancak şu söylenebilir: Kafkaslar’da kritik bir sürece giriliyor.
Durum karışık gibi görünse de net olan tek şey her iki taraftaki umudu taze ve ayakta tutmanın gerektiği. Çünkü her iki tarafta da çözümden yana irade koyanlar var. Fazla vakit kaybetmemek gerekiyor. Kaybedilen vakit heyecanı ve çözümü öldürebiliyor. Mart ve Nisan ayında bu konuyu daha çok konuşacağız gibi görünüyor.
Malum her 24 Nisan öncesi hop oturup hop kalkarız.
Nedeni bellidir: Amerikan Senatosu Ermeni Soykırımı Tasarısı konusunda nasıl bir karar verecek? Amerikan Başkanı hangi kelimeleri kullanacak? Bu yüzden 24 Nisan öncesi Türkiye’den Washington’a heyetlerin gittiği, lobi şirketlerinin “ikna” faaliyetlerinin hızlandığı, Yahudi lobilerinin harekete geçirildiği bilinir.
Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerine göre bu yıl endişe edecek bir şey yok. Zaten bu yıl sorun 24 Nisan’da değil, geçen yıl imzalanan Türkiye-Ermenistan arasındaki protokollerin geleceği ile ilgili.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi imzalanan protokolleri kabul etti. Ama gerekçeli kararında "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirti. İkincisi, “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunun 1990'dan sonra yapılan anlaşmalar için geçerli olduğuna hükmetti.
Geçtiğimiz günlerde bir araya geldiğimiz üst düzey yetkili, gerekçeli kararın protokolleri sakatlayabileceğini açıkladı. Yani Türkiye 4 yıldır adım adım oluşturduğu normalleşme sürecinin boşa gitmesinden kaygı duyuyor, ama masadan çekilen taraf olmak istemiyor. Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük(güdük,hükümsüz) kalıyor. Çünkü Ermenistan Anayasa Mahkemesi “1915 soykırımdır tartışılmaz” diyor. Türkiye’nin bunun kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman, "Bu komisyon ne yapacak?" sorusu akla geliyor. Ayrıca sınırlar konusunda kendi belgelerine atıfta bulununca da bugünkü sınırlara gölge düşüyor.
Bu nedenle Türkiye Ermenistan’ın kendi iç hukukundan yola çıkarak, uluslararası hukuku ihlal ettiğini düşünüyor ve bunun kabul edilemez olduğu söyleniyor. “Biz protokollere bağlıyız. Aynı tavrı Ermenistan’dan bekliyoruz” deniyor. Peki, Türkiye bu durumda ne yapıyor? Süreci aksatmak isteyen taraf olmadığını göstermek için protokoller konusunda Amerika ve İsviçre nezdinde garanti istiyor. Hem de bunun yazılı olmasında ısrar ediyor.
Yazılı istemesinin nedeni ise “sürecin protokollerde imzalandığı şekilde devam edeceğinin” garantisini almak adına, ABD ve İsviçre’yi sorumluluk altına sokmak.
Ermenistan ise “Süreç işliyor. Protokoller gerektiği gibi meclise sevk edildi. Normal prosedür devam ediyor” düşüncesinde. Evet, normal prosedür işliyor ama Ermenistan Meclisi'nin gerekçeli kararlara göre hareket etmesi halinde sürecin tıkanacağı biliniyor.
Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Aslında Ermenistan ile Azerbaycan arasında görüşme trafiğinin hızlanması önemli. Hatta, Azeriler, Ermenilerin Dağlık Karabağ’daki 5 reyondan çekilmesi halinde sınırı açabileceklerini söylüyorlar. Ermeniler ise toptan çözümden yana. Türkiye’nin ise Karabağ için adım atılmadan protokolleri onaylamayacağı biliniyor. Ancak şu söylenebilir: Kafkaslar’da kritik bir sürece giriliyor.
Durum karışık gibi görünse de net olan tek şey her iki taraftaki umudu taze ve ayakta tutmanın gerektiği. Çünkü her iki tarafta da çözümden yana irade koyanlar var. Fazla vakit kaybetmemek gerekiyor. Kaybedilen vakit heyecanı ve çözümü öldürebiliyor. Mart ve Nisan ayında bu konuyu daha çok konuşacağız gibi görünüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


