Kitap Dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2012 Perşembe

Asla Arkana Bakma

Asla Arkana Bakma
Tess Gerritsen
Martı Yayıncılık
Nisan 2012
343 Sayfa
Puan : 8

Hayat insanı yalanlara alıştırabilir ama ben içimdeki sesi dinleyip bu sahte dünyanın dışına çıkacağım…

O ses ısrarla ölmediğini söylüyordu; efsanevi pilot Wild Bill Maitland, yani babam, acımasızca hazırlanmış bir oyuna alet edilmiş olabilir miydi? Yaşanan trajedinin üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen gerçekleri gün yüzüne çıkarmalıydım; daha dün gibi hissettiğim hüznü dindirmemin tek yolu buydu. Ama izlerin peşine düştükçe birileri hunharca öldürülüyor, geçmişe doğru attığım her adımda biraz daha dibe çöküyordum. Tek başımaydım, güçsüzdüm ve etrafımda güvenebileceğim kimse yoktu; ta ki onunla karşılaşana kadar…

Romanları dünyada milyonlarca okuyucuya ulaşmış usta yazar Tess Gerritsen, alışık olduğumuz tarzının dışına çıkarak bizleri bambaşka bir yönüyle tanıştırıyor. İçine romantizm de serptiği macera yüklü kitabı Asla Arkana Bakma heyecan ve gerilimin sınırlarını zorluyor.



Kitaptan Bölümler :

"İşte, kanserin en iyi yanı da bu. İnsanın yarım kalan işleri, yanıtlanmamış soruları bir sonuca ulaştırmaya vakti oluyor. Babam da başlı başına yanıtlanmamış bir soru."


"İşin üzücü tarafı şuydu ki , o hiçbir zaman bir efsanenin kızı olmak istememişti. Onun Vahşi Bill'den istediği şey yiğitlik, cesaret veya kahramanlık değildi.
İstediği şey, hepsinin ötesinde bir babaydı."


"Ona aşık olmam sadece bir ayımı aldı, çekip gidişini seyretmem bir yıldan fazla. Öğrendiğim tek şey, ilişkinin tek bir günde bitmediği. Sevgililerin çoğu ayağa kalkıp öyle aniden çekip gitmiyor. Bunu yavaş yavaş, adım adım, her seferinde inciterek yapıyorlar. İlk olarak, 'Evlenmek şart mı ki, sadece bir kağıt parçası,' diye başlıyorlar. Bunu, 'Bir insan nasıl sonsuza kadar söz verebilir ki?' takip ediyor. Belki de bu işi babamın yaptığı gibi ele alınması en iyisi. Mazaret yok. Sadece çekip gitti."


"'Sana küçük bir tavsiye, Guy,' dedi. 'Sakın oğlundan vazgeçme. Bu terk edilmiş bir çocuğun tavsiyesi, babalar değerli varlıklardır.'
...
'Bazı şeyler vardır ki çocuklar asla unutmaz.'
'Ya da affedemez.'"


"İnsanın sevdikleri tehlike altındayken savaşın şekli değişiyor, öyle değil mi?"


"Willy, neden sürekli kadınların affetmek zorunda olduğunu merak etti."

Samizdat

Soner Yalçın
Samizdat
Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı?
Kırmızı Kedi Yayınevi
Nisan 2012
549 Sayfa
Puan :

Benim ülkemde; düşünce hayatın düşmanı, kötülüğün simgesi olarak görülür. Düşünsel değerlere tutkuyla bağlı, soru soran - arayan - kovalayan zihne sadece düşmanlık edilir. Düşünen insanın korunağı yoktur…

Benim ülkemde; iktidar ve güç uğruna hiçbir şeyden çekinmeyen her zorba güç, yalnızca kendi isteğinin onaylanmasını, gururunun okşanmasını ister…

Benim ülkemde; kafasıyla değil, ağzıyla konuşan yorumcular - açıklayıcılar, gerçekleri başka kalıplara sokarak özgürlüğü çürütmenin gönüllü aracılığını yaparlar…

Benim ülkemde; bir gazeteci - yazar hapse atılarak yayınevine, gazetesine baskı yapılarak, sonsuza kadar sessizliğe - unutuşa mahkûm edilmeye çalışılır…

Ama benim ülkemde; gerçekler de inatçıdır.
Mutlaka yazılır.
SAMİZDAT gibi…

SONER YALÇIN
Silivri Cezaevi


Kitaptan Bölümler :

"...Salonda, annemin fotoğrafıyla göz göze geldim. On yıl önce kaybetmiştim. Ölüm bir hayata son veriyor ama ilişkiyi bitirmiyor. Kimi ruhlar kaçar gibi uzaklaşır bedenden, kimi ise bırakmak istemez. Doktorun, "Alın götürün, pek ömrü kalmadı" demesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra vefat etti annem. Yaşam tutkumu ondan almışım. Şimdi fotoğrafıyla moral veriyor oğluna..."


"Küba/Havana yakınlarındaki eşsiz doğa içindeki Hemingway'in evine hayran kalmıştım. Evin her yanı kütüphaneydi; tuvalette bile kütüphane vardı. Anlamıştım; bütün yaratıcıların ebedi bir rüyası vardı:  Zihinsel gücü dağıtmadan, rahatsız edilmeden çalışacakları bir ev."


"Aslında herkes-hepimiz Ergenekon'a inanmak istedik. Devlet, içindeki pisliği kaldırıp atsın istedik.
Suikastçılar, provokasyon tertipçileri bulunsun istedik.
Faili meçhul cinayetler aydınlansın istedik.
Bunları kim istemez... 25 yıllık gazetecilik hayatım bunları yazmakla geçti. Kaç gazeteci vardı benim gibi, bu karanlık odaların ortaya çıkarılması için çaba sarf eden? Halk, karanlık olayları gerçekleştirenlerin tek tek yakalanıp yargıya hesap vereceğine inandı.
Sonuç:
Koca bir hiç. Çünkü bu bir yalandı. Ve maalesef bir avuç insan dışında herkesi inandırdılar. Aldattılar. Göz göre göre, bir çocuğu kandırır gibi yaptılar bunu.
"Ergenekon" bir terör örgütü adı değildi, bir intikam aracıydı. AKP'ye, cemaate kim muhalifse zindana atıldı; üstelik doğru dürüst bir kanıt aranmaksızın, delil imal edilerek...
İnsanların iyi niyetlerini sömürdüler.
Oysa...Gladio yine sahnedeydi. Yeni bir Türkiye dizayn etmek istiyorladı. Ortadoğu'da koçbaşı misyonu yapılacak bir Türkiye. Oyunbozanlar Silivri'ye atılmalıydı; kah gazeteci, kah aydın kah asker. Sırbistan'da, Gürcistan'da, Ukrayna'da yapılanların benzeriydi aslında tüm bunlar. Bu kez büyük oyunun piyonu Cemaat'ti.
Polisiyle, savcısıyla, gazetecisiyle , yazarıyla, politikacısıyla Cemaat yetiştirmesi altın nesildi. Cemaat'in büyük ideali Altın Nesil Projesi büyük bir suça dönüştürüldü. Yoksul ailelerin soylu ruhlu çocuklarından günahkarlar yarattılar, kör bir gücün piyonu yaptılar. Kötülüğün simgesi haline getirildiler.
Evet... Sizin hayat deneyiminiz başkasının tecrübesi olmuyor; acı gerçek bu. Herkes yaşayarak kendi tecrübesiyle öğrenecek bu pis tezgahı/kumpası... Küstah bir cahilliğin, zihniyet zorbalığının müfrezesi Cemaat'in neler yaptığını umarım insanlar başlarına gelmeden öğrenir.
Şimdi yeni kurbanlar bizlerdik. Biz; habercilikte inat eden gazeteciler... Odatvciler..."


Sanılıyor ki despot yönetimler sadece askeri darbelerle iktidara gelir. Hayır, seçimle de gelebilir. Türkiye'de kimi çevrelerin dayatmasıyla sadece "araca" bakıp "sonucu" görmek istemediler. Oysa dün askere yaptırılan bugün Cemaat eliyle polise, savcıya, hakime yaptırılıyordu.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Son Ada

Son Ada
Zülfü Livaneli

Remzi Kitabevi
184 Sayfa
Ekim 2008
Puan: 9

Livaneli'den alegorik ve sarsıcı bir roman...

Darbeci bir başkan, emeklilik yıllarını geçirmek üzere, herkesin her şeyiyle hoşnut olduğu cennet bir adaya yerleşir. Başkan, ruhuna dek işlemiş olan yıkıcılık potansiyelini, geçmiş politik gücünden de yararlanarak kullanmaya kararlıdır. Bu doğrultuda tüm adayı etkileyecek müdahalelere girişir.

Önceleri sıradan görünen bu müdahaleler, sonunda düşmanı düşmana kırdırmaya dek varacaktır. Başta martılar olmak üzere, ada halkı dahil tüm canlılar Başkan'ın acımasızlığından payını alacaktır. Bu arada durdurulamaz görünen bu gidişe direnen bazı sesler de vardır.

Livaneli Son Ada'da, düşsel bir ülkede yaşanan aslında hepimizin aşina olduğu olayları alegorik bir anlatımla verirken, politik ve kişisel ihtiraslarla topluma ve doğaya müdahalelerin sonuçlarını da gözler önüne seriyor. 


Kitaptan Bölümler:
"Bak," demişti, "Siyasetle bir ilgin olmadığını biliyorum ama yaşadığın dünyaya gözlerini bu kadar kapatmaya hakkın yok. Ülkenin yıllardır kanadığını , kutuplaştığını , insanların birbirine karşı kamplar halinde bölünüp kışkırtıldığını biliyorsun değil mi?"

Ne yaparsan yap ama adalıların rüyalarını çalmaya kalkma. Bir umuda bağlanmak isteyen komşularına , bunun yalan olduğunu söyleme, kimseyi gerçekçi olmaya çağırma. Çünkü bunalan insanların , yalan bile olsa bir umuda sığınma ihtiyaçları, gerçeği söyleyenlerden nefret etmesine yol açıyor.Aradan bir süre geçip haklı çıksan bile bir şey ifade etmiyor bu.Çünkü o zamana kadar başlangıçtaki koşulları unutmuş oluyorlar.

25 Aralık 2011 Pazar

Kağıt Helva

Elif Şafak
Kağıt Helva

Doğan Kitap
153 Sayfa
Aralık 2009
Puan: 9.8

(…) Derken o yolculukta bir an geliyor, durup geriye bakma gereği duyuyorum. Geçtiğim yolları, uğradığım durakları, güzergâh boyu karşılaştıklarımı anımsıyorum.

Bu kitap dünden bugüne yazdıklarımdan ufacık bir seçkidir. Bir alıntılar kitabı. Karın doyursun diye değil, tadımlık niyetine.

Kağıdın üzerine konulmuş birkaç tatlı kelam.
Kağıt Helva…


Kitaptan Bölümler:

Ayçiçeği güneşe aşık olunca gülmekten kırılmış bütün bitkiler."Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz.Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim o kim? Vazgeç bu sevdadan" demişler hep bir ağızdan.Ayçiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.
Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ayçiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış,ama zamanla yanıldığını anlamış. Ayçiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşırsa yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ayçiçeğini. Daha simsiyah duman tüterken üzerinde , insanlar akın etmiş olay mahalline. "Yaşasın!" demiş içlerinde biri. "Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı."
Aynı gece televizyon karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken , çitlemişler ayçiçeklerini.(Mahrem)

Hak aşıklarına ne cehennemde azap çekme korkusu ne cennette ödüllendirme arzusu rehberlik eder. Onlar sonsuz bir Ledun denizinde yüzer. (Aşk)

Belki de önemli olan varılacak yer değil, hatta güzergah değil, sadece gitme fikrinin kendisidir. Daimi göçebelik. Bir öte diyar arzusu. Kimileri cennetteki Tuba ağacı misali. Kökleri var var olmasına da, toprağa bağlı değil, havada, yukarıda. Kimilerinin kökleri göçebe.
Ben ağaçlardan en çok Tuba ağacına yakın hissettim hep kendimi.(Med-Cezir)

Akılcı kararlar alıp planlar yaparak hayatımızın akışını denetleyebileceğimizi zannediyoruz. Halbuki balık yüzdüğü okyanusu denetleyebilir mi? Bu sadece sahte beklentiler ve hüsranlar yaratır. (Aşk)

Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir, ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin ne de hayat karşısında çaresizsin. (Aşk)

Ağzımdan damla damla mısralar sızıyor, hem de hiç durmadan, elimde olmadan; dinleyenler şair olduğuma kanaat getirebilir, evet. Kelimeler Ülkesinin Sultanı! Ama işin aslı, bu şiirler bana ait değil. Ben sadece harfler için bir vasıtayım. Kelimeleri emredildiği gibi yazan bir hokka, divit, kalem misali; üflenen ezgiyi çalan bir ney misali, ben de sadece bir aracım.Kendi payıma düşeni yapıyorum. Ben kelimelerin efendisi değil, sadece katibiyim.Gönlüme ne fısıldanırsa onu yazıyorum. Ama fısıldayan ben değilim.. (Aşk)

İçimin tünellerine girer girmez bir fener alıyorum elime. Buralar çok karışık. Kaç defa geldim. Gene de hep kayboluyorum.(Siyah Süt)

Şeriat der ki: "Seninki senin, benim ki benim."
Tarikat der k : "Seninki senin, benimki de senin."
Marifet der ki: "Ne benimki var ne seninki."
Hakikat der ki: "Ne sen varsın ne ben." (Aşk)

Hepimizin acı çektiğini söyleyerek herkesi avutmaya alışmışsın. Oysa bu beni avutmaz. Beni ancak benden başkasının benim kadar acı çekmediğini bilmek avutabilir. (Şehrin Aynaları)

Derviş dedi ki:"İpekböceği kozadan çıkarken alın teriyle ördüğü ipeği yırtıp parçalar. Bu yüzden çiftçiler ya ipeği seçerler ya da ipekböceğini. İkisini birden koruyamazlar. Çoğu zaman ipeği kurtarmak için ipekböceğinin canını alırlar. Bir tek ipek mendil için bilir misin yüz ipekböceği can verir? Bu hikayede benim payım ipekböceğine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir." (Aşk)

Elif Şafak Kâğıt Helva’yı anlatıyor

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Aşkın Gözyaşları Tebrizli Şems

Aşkın Gözyaşları Tebrizli Şems
Sinan Yağmur
Karatay Akademi Yayınları
Haziran 2010
242 Sayfa
Puan: 8

Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere kapanmasını bekleye dursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: “Allah’a kavuşmayı isteyeni Allah da sever”.

Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şemsin başını gövdesinden ayırmaktır.

Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarıp atın.
Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız.

Şems hala son nefesini vermemiştir Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve:
“Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum.”
Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden saman kağıda yazılmış bir not çıkar: “Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş.” Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır.

Geceden sonra doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasılda aşk yağıyor...



Kitaptan Bölümler
Parendeydim. Uçan yani. Uçmak ne ki, yerde leş arıyorsa gözler! İşte akbabalarda uçuyor gökte, kara gölgelerini bir bir bırakarak. Var mı uçabilen kalbin ötesine?

Dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim sana, bir şeyler anlatacağım bütün kulaklardan gizli, herkesin ortasında konuşacağım; ama senden başka duyan olmayacak söylediklerimi...

Senden önce kitaplarda arıyordum derinliği. Kitaplardan utanıyorum. Sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku.

Ey aşk! Sen kavur kavur yakandın, peki sol yanım neden üşüyor?

İnsanlar maşuk aramıyor, bencil duygularına köle arıyor. Köle buluyor ama aşkı bulamıyor.

Sağ elini göğe, sol elini toprağa doğru aç. Gözlerini kapa, kainatla birlikte dönmeye başlıyoruz. Sakın gözlerini açayım deme. Gökten sağ eline dökülenleri görmemen lazım. Sol elinden toğrağa düşen canları da görme, sadece sema et.

Aşk acısı, acıya "canım" dedirtecek kadar delice ve derinceymiş. Uçuruma düştüm. Ardımdan dağlar yuvarlanıyordu yine de dolmuyordu düştüğüm uçurum.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Serenad

Serenad
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
Mart 2011
481 Sayfa
Puan: 9

Herşey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran’ın (36) ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner’i (87) karşılamasıyla başlar.

1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile’ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.

Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

Okurunu sımsıkı kavrayan Serenad'da Zülfü Livaneli’nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz Dengesi.


12 Aralık 2010 Pazar

Kitab-ül Hiyel

Kitab-ül Hiyel
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
144 Sayfa
1996 Basım
Puan: 9.0

Lalezar Necep Bey'in, Kılıç Ali Paşa Camii muvakkitlerinden Kedigöz Beşir Dede'den naklettiği bir rivayete göre, Calüd, Gülhane Hatt-ı Humayunu'ndan bir yıl, Cüstinyani'nin Cadde-i Kebir'de Fransız Tiyatrosu'nu açmasından ise altı ay sonra, Diyarbekirli ikiz hiyelkârların da yardımıyla yeni bir devridaim makinesi yapmaya koyulmuştu. Artık otuz yaşını çoktan geride bıraktığı için, gücünü barındıran saçları ağarmaya yüz tutmuş, ancak Suvaş sefaretinin dükkanlarından birinde perükarlık yapan Angilidis Efendi'nin siyah saç boyaları imdadına yetişmişti. Kendini daha fazla yorup iktidarını israf etmek istemediğinden makinanın hesaplarını Samur ve Yağmur Çelebiler'e yaptırıyor, zavallılar adeta nefes bile alamadan çalışırlarken o gün boyu Galata balozlarını dolaşıp keyfine bakıyordu. İkizler ise, babalarından çok daha küfürbaz birinin yanına düştüklerini anlamalarına rağmen, konu komşuya, 'Aramızda akrabalık falan yok. Biz sadece onun yanında çalışan iki efendiyiz, ' deyip durumu kurtarıyorlardı.

Osmanlı üstadı İhsan Oktay Anar'ın, yıllar önce yazdığı bu kitabını da okuyup seriyi tamamladım ve gelecek kitabını bekliyorum artık. Mekanik kitabı, yani Kitab-ül Hiyel, bazı icatların hayat hikayelerini anlatıyor.Tabi arada kahramanların hayat hikayelerine de yer veriliyor.

Kitaptan Bölümler
Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin?O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Agatha'nın Anahtarı

Agatha'nın Anahtarı
Ahmet Ümit
Everest Yayınları
142 Sayfa
Basım 1999
Puan: 9.0

Agatha Christie'nin Pera Palas günleri... Ünlü yazarın İstanbul tutkusu. Aşkın çılgınlaştırdığı evli bir adam. Kıskançlıklar, bencillikler ve kusursuz bir cinayet. Christie'den Başkomser Nevzat'a gizemli cinayet vakaları. Cinayetlerin ardındaki çarpıcı insan öyküleri. Sürükleyici, gizemli, tuhaf serüvenler. Defalarca televizyon dizilerine çekilmiş Başkomser Nevzat'ın benzersiz polisiye öyküleri...

"Evet, öyle düşünüyorum. Tasarlanmış cinayet iyi bir organizasyonu gerektirir. Zamanın, mekânın, cinayet aletinin doğru seçilmesi, ortalıkta kanıt bırakılmaması ya da sahte kanıtların bırakılması gibi zekâ gerektiren davranışların yanında, birini öldürebilecek kadar soğukkanlı bir cesarete veya vahşiliğe sahip olmalıdır insan. Konuşurken, yazarken basit olgularmış gibi görünen bu gereklilikler cinayet anında yerine getirilmesi oldukça zor eylemler haline gelebilir. Hele bir de cinayet anında sürprizlerin ortaya çıktığını düşünürsek... Evet evet, bundan eminim, bence kusursuz cinayet yoktur."


Birbirinden heyecanlı on beş küçük cinayet hikayeleri...Üstüne Ahmet Ümit'in sıcak anlatımı...İster evde yalnızken gece karanlığında okuyun, ister vapurda martı çığlıkları eşliğinde...

30 Kasım 2010 Salı

Suskunlar

Suskunlar
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
Ekim 2007
269 Sayfa
Puan: 9.7

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü... Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri... Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır. Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi. Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

Puslu Kıtalar Atlası

Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
238 Sayfa
1995
Puan: 9.6

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu...
'Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.
'Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: 'Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.'

Amat

Amat
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
Basım 2005
235 Sayfa
Puan: 9.5

Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp ?Gel yâ mübarek!? diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhî düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.

Efrâsiyâb`ın Hikayeleri

Efrâsiyâb`ın Hikayeleri
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
245 Sayfa
Basım 1998
Puan: 9.4

Cesaretini topladıktan sonra bu kitabı alıp inceleyen Aptülzeyyat, onun 'Dünya Tarihi' adlı bir eser olduğunu gördü. Bir kitaptaki metafizik uykusundan uyanan hayalet, aynı uykuyu bir başka kitapta sürdürmeyi uygun görmüş olmalıydı. Atlattığı onca vartadan sonra harap ve bitap düşmüş olan Aptülzeyyat, o sıcak odada döşeğine kıvrılarak sızdığı vakit, rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi 'Dünya Tarihi' içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde, iri puntolu, 'yasak meyva' kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayfada, 'düşüşün azabı'nı tattı. 'Mesih'in eti'ni yedi, 'O'nun kanı'nın lezzetine vardı. 'Veba'yı, 'Savaşlar'ı, 'Felaketler'i ve daha bir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minerva'nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde, tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi.

Tarih, hikayeler, kahramanlar.. Hepsi tanıdık, hepsi ünlü ve çok karmaşık olaylar ve karakterler.. Bir anda kesişiveriyor İhsan Oktay Anar romanlarında. Çok farklı tarzda bir yazar. Severek okuyorum kitaplarını ve şiddetle tavsiye ediyorum hepsini...

23 Kasım 2010 Salı

Nereye?

Nereye?
Can Dündar
İmge Kitabevi
Ekim 2001
190 Sayfa
Puan: 9.0

Bu kitapta, çağında yaşananlara meraklı bir yazarın yüzyıl dönüşümünden aktardığı gözlemleri bulacaksınız.

Kimi Türkiye'nin en ağır kriz yıllarında, kimi terör ve savaş koşullarında yazılmış bu yazıların ortak özelliği, 3. binyılın kundağında geleceğini arayan ademoğullarının beynini kurcalayan soru işaretlerini deşmesi ...

Geçtiğimiz yüzyılda kendisine yol gösteren tanıdık haritayı kaybeden insanoğlunun, yeniçağın yollarındaki istikamet arayışının izdüşümleri.

Teknolojik tahakkümden, değişen cinsel kimliklere, tek kültür tehditinden, gençlerin yeni diline kadar değişimin göstergeleri...

Hem toplumsal hem de kişisel bir arayışın muhasebesi...

Kendi kalbini durdurmuş bir kalp doktorunun, körler okulunda bir resim öğretmeninin, kendi idam sahnesini izleyip yazmış bir yazarın ve iyiliğin nihai zaferinden umudu kesmeden orta yaşa varmış bir kuşağın tutanakları...

Bu vahşi koşu içinde bir türlü durup soramadığımız yaman bir soru bekliyor sizi içerideki sayfalarda: "Nereye?..."

Kitaptan Bölümler
ABD şimdi terör baronlarını değil, yeni çağın bu türden olanaklarını da vurmaya çalışacak. Bu da serbest dolaşımdan, internet kullanımına kadar bir dizi alanda "şahin"lerin nicedir istediği kısıtlamaları gündeme getirecek.

Sonuç, ABD'yi ve onunla birlikte nicedir gerileyen silah lobisini harekete geçirmek ve Ortadoğu'da etkin bir role zorlamak olmuştur.
Üstelik bundan böyle Amerikan kamuoyunda hiç kimse savunma harcamalarının artırılıp özgürlüklerin kısılmasına karşı çıkmayacak,"Başkalarının davası için evladımı asker vermem" demeyecektir.

dünya kansız değişmiyorsa ve değiştiğinde de kanaması bir türlü dinmek bilmiyorsa, hala iyilerin nihai zaferinden ümitvar olabilir miyiz?

Kardeşlerimizin akbabanın midesinden başka oturacak yeri yokken, siz huzurlu bir güvenliğin gölgesinde uyuklamaya nasıl cesaret ediyorsunuz?

Süslü mazeretlere sarmalanmış toplu bir terör eylemidir savaş; kurbanlar skor tabelasında birer rakamdır; "katil"lerse cephede "kahraman" diye namlanır.

Bradburry romanında öyle bir çağdan söz eder ki orada bütün evler yanmaz plastik kılıfla kaplandığından yangın tehlikesi tamamen bertaraf edilmiş, itfaiye örgütüne de yapacak tek bir iş kalmıştır:
"Kitap yakmak..."

Gerçek hayat başka bir gezegende. Dünya ise aslında kovulduğumuz yer.

Savaşta Ne Yaptın Baba?

Savaşta Ne Yaptın Baba?
Can Dündar
İmge Kitabevi
Nisan 2003
166 Sayfa
Puan: 9.5

Yıllar geçip de Irak saldırısının ateşi küllendiğinde siyasetçiler, askerler, diplomatlar, borsacılar, silah tüccarları, işadamları, sanatçılar, gazeteciler çocuklarından aynı soruyu duymaya başlayacaklar:
"Savaşta ne yaptın?"
Kiminin hafızasında emziğiyle ölmüş bir Iraklı bebeğin fotoğrafı olacak, kiminin hafızasında kızlarının başucunda ağıt yakan analar; başlarına geçirilmiş poşetlerle oğullarına sarılan esirler; bir petrol kavgasında yok yere canına kıyılmış siviller, harap edilmiş şehirler...
"Seyirci kaldık" diyecek siyasetçiler...
"Silah sattık" diyecek tüccarlar...
"Kar ettik" diyecek borsacılar...
Benim cevabım ise bu kitapta...

Kitaptan Bölümler
Dünyanın en zengin petrol bölgesi üzerinde, devlet tecrübesi olmayan bir millet devlet kurmaya kalkarsa, elbette bütün güçler onun üzerinde nüfuz sahibi olmaya çalışır. Bunca fırtına ondan...

Avustralyalıları 1915 Gelibolu seferine asker yazılmaya çağıran bir afişin sloganıydı bu...
Afişte rahat koltuğuna kurulmuş adama, çocuğu soruyordu:
"Savaşta ne yaptın baba?..."

Hasta çocuklar uyanmasın diye kapıların yavaş kapatılmasını istediğim hastanelerin şimdi bombalanacak olması fikri korkunç geliyor.

"İki tip trajedi vardır" diyordu Oz:
"Biri Shakespeare, diğeri Çehov trajedisi...
Shakespeare trajedilerinde perde kapanırken sahnede bir dizi ceset ve kan gölü kalır.
Çehov trajedilerinde herkes sağdır, ama hayatta kalmanın faturası ağır olmuş, sağ kalanlar büyük tavizler vermiştir. Yaşamaktadırlar, ama herkes mutsuz, kalpler kırıktır."
Irak savaşı iki trajediyi buluşturuyor.
...
Finalde seyirciyi iki trajedi bekliyor:
Mağluplara, direnişin bedeli bombalar ve Tanrı'nın gazabı...
Galiplere ihanetin bedeli krediler ve vicdan azabı...

Bunun sıkıntısı Başbakan'ın yüzünden okunuyor.
Kendisine birinci Körfez krizindeki muhalefeti hatırlatıldığında ise, Churchill'in bir lafına atıf yapıyor:
"Başbakan olunca dosyaları gördüm".

Kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşıdır.

16 Kasım 2010 Salı

Batı Akasyası'nın Altında

Ramses 5: Batı Akasyası'nın Altında
Christian Jacq
Remzi Kitabevi
Mart 1999
327 Sayfa
Puan: 9.5

Artık elli yaşına gelmiş olan Ramses'in hükümdarlığı altında, Mısır refah içinde yaşamaktadır. Ancak Hükümdar'ın destansı kaderi, yaşlılık yıllarını huzur içinde geçirmesine fırsat tanımamaktadır. Ramses, Hititlerle olan barışı korumak, isyancı Libyalıları bastırmak ve Mısır'ı yıkmak isteyen karanlık güçlerle sürekli olarak savaşmak zorundadır.
Zaman, Ramses'in hep yanında olan arkadaşlarını teker teker çekip almakta ve her ölümle birlikte, Hükümdar düşmanlara karşı yaptığı savaşta giderek yalnızlaşmaktadır. Ve nihayet en son düşman ile karşılaşma anı geldiğinde, Ramses, Batı Akasyası'nın altında oturup onu bekleyen yolculuğuna hazırlanacaktır.

Ebu Simbel'in Kraliçesi

Ramses 4: Ebu Simbel'in Kraliçesi
Christian Jacq
Remzi Kitabevi
Şubat 1999
350 Sayfa
Puan: 9.5

Savaş alanlarında kazandığı başarıya rağmen, güçlü Hitit İmparatorluğu'nu dize getiremeyen Ramses, savaşmayı sürdürmektense, karşılıklı görüşmelerle aralarındaki anlaşmazlığı çözmeyi seçer; çünkü onun için, Kraliçe Nefertari'ye karşı duyduğu sevgi, savaş alanlarının heyecanından ve kazanılan zaferlerin görkeminden çok daha üstündür.
Ramses, Nefertari'ye karşı duyduğu bu sevgiyi tün dünyaya kanıtlamak için, ona, olabilecek en müthiş hediyeyi sunmaya karar verir. Sonsuza kadar sürecek aşklarını simgelemek üzer, Ebu Simbel'e bir tapınak yaptıracaktır. Bu arada, uzun süredir kayıp olan arkadaşı Musa'nın Pi-Ramses'e geri dönmesi, olaylara yeni bir yön verecektir.

Kadeş Savaşı

Ramses 3: Kadeş Savaşı
Christian Jacq
Remzi Kitabevi
Aralık 1998
342 Sayfa
Puan: 9.5

Silah gücü çok üstün olan Hitit ordusu tarafından tehdit edilen Mısır'ın, büyük bir savaşa girişmesi kaçınılmaz görünmektedir.
Kötü bir büyüye kurban olan Kraliçe Nefertari'nin sağlığı giderek bozulurken ve Mısır topraklarına sızan Hitit casus şebekesi ortalığı kasıp kavururken, Ramses bu savaşa nasıl hazırlanacaktır?
Ramses, Kraliçe'yi kurtarabilecek tek ilacı bulmak için Güney'e gitmek, sonra da Kuzey'e Hititlerle savaşmak zorundadır.

Milyonlarca Yılın Tapınağı

Ramses 2: Milyonlarca Yılın Tapınağı
Christian Jacq
Remzi Kitabevi
Eylül 1998
328 Sayfa
Puan: 9.5

Işığın Oğlu Ramses, yakında Mısır tahtına oturacaktır. Güçlü bir firavun olması için gereken her şeye sahiptir: Onu koşulsuzca seven karısı Nefertari ile annesi Tuya ve çocukluğunda edindiği güçlü arkadaşlıklar...
Yine de genç firavun tahtını korumak için büyük bir mücadele vermek zorundadır. Çünkü düşmanları Ramses'i tahttan düşürmek için yeni planlar yapmıştır. Ramses, ağabeyi Şenar'ın tuzaklarından, gizemli bir büyücünün kara büyüsünden ve Hititler'in entrikalarından kurtulmayı başarabilecek midir?

Işığın Oğlu

Ramses 1: Işığın Oğlu
Christian Jacq
Remzi Kitabevi
Mayıs 1998
350 Sayfa
Puan: 9.5

I. Seti, güçlü ve sevilen bir hükümdardır. Akıllı yönetimi sayesinde, ülkesini dünyanın en güçlü imparatorluğu yapar. Ancak tahtı devretme zamanı yaklaştığı için iki oğlu arasında bir seçim yapmak zorundadır.
Henüz on dört yaşında olan Ramses, azimli, dürüst ve akıllıdır; ancak gençliğin verdiği heyecan zaman zaman hata yapmasına yol açmaktadır. Genç Ramses'in rakibi olan, kurnaz ve hain ağabeyi Şenar ise, taht yolunda küçük kardeşini engellemek için her türlü komploya girişmeye hazırdır.

Çok güzel bir Mısır serisi. Tarih dolu, Tanrı dolu, heyecan ve gizem dolu bir yolculuk.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Haliç'te Yaşayan Simonlar
Hanefi Avcı
Angora Yayınevi
597 Sayfa
Basım:2010
Puan: 8

"Bir örgüte, ideolojik bir gruba ya da bir cemaate bağlandın mı, kişisel iradeni ve özgürlüğünü kaybedip o grubun liderliğinin iradesine kendini teslim ediyorsun. Yanlış ya da doğru diye bir şey kalmıyor, grubun amaçları her şeyi belirliyor, hak da adalet de izafi hale geliyor. Tıpkı Simon'daki gibi ideoloji karşısında gördüğün ya da bildiğin değil, sana anlatılan doğru hale geliyor. Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum, o yanlışa düşmek başkalarına mahsustu, bizde böyle bir şey söz konusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım. Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız; meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz." 

12 Eylül öncesi sağ-sol çatışmalarından, 1984 sonrası PKK faaliyetlerine, 1990'1ı yılların başında yeniden hız kazanan (başta İstanbul olmak üzere) büyük illerimizdeki terör olaylarına kadar tüm ideolojik çatışmaların soruşturulması safhasında yer alan; büyük hayali ihracat şebekelerinden, banka dolandırıcılıklarına, ihalelere fesat karıştırma olaylarından, uluslararası uyuşturucu şebekelerinin soruşturulmasına kadar çok geniş bir kriminal yelpazede çalışmış olan Emniyet'in simge ismi Hanefî Avcı uzun yıllar edindiği mesleki tecrübelerini aktarırken aynı zamanda kamuoyuna olayların iç yüzünü anlatmak ve ülkesine karşı vicdani sorumluluğunu yerine getirmek için siyasi gündemi meşgul eden bugünkü olayları (özel yetkili mahkemelerin sürdürdüğü tahkikatlardan, telefon dinlemelerine , vs.) değerlendiriyor.

Bulunduğu her görevde insana öncelik veren, her işi akıl ve bilimin ışığında sorgulayarak yapan ve her zaman vicdanı ile hareket eden bir polis, bir bürokrat, bir bilge... Hanefî Avcı, "Bir anda polislikten, yani avcılıktan sistemin istemediği, yanlış bulduğu bir av konumuna düştüm" diye açıklıyor geldiği konumu. Bu kitapta, yalnızca vicdanının sesini dinleyerek bu ülkenin yararı için av olmaya bile razı bir bilgenin sesini ve isyanını bulacaksınız.


Okunası bir kitap. Hem polisiye hem de siyasi. Bir polisin kendi kurumuna ve devletine karşı öz eleştirisi. Yıllardır "emniyet cemaatin" söylentilerini doğrular nitelikte bir kitap.Okunması gereken bir kitap.

Kitaptan Bölümler
Yıllar yılları kovaladı, olaylar olayları... Bir süre sonra, toplumsal yaşam için yıllarca düşman gördüğüm grup, düşünce ve örgütlerin aslında sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazı olduklarını; modern bir toplum için asıl tehlikenin, bunların aksine her muhalefeti yok etmeye odaklanmış olan benim savunduğum değerler olduğunu anladım. Bunun acısını derinden yaşadım. Bu açıdan eskiden savunduğum tüm düşünceleri düşman görmek tarif edilmez bir duyguydu.

İnsanların hayatları, şerefleri ile bu kadar oynanırsa, onlara en yakışıksız isnatlarda bulunulursa, hayatlarında onurlarından başka kaybedecekleri olmayanlar, kendilerine atılan lekeyi temizlemek için her şeyi yaparlar.Bu duruma çok uzak değiliz artık.