dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2011 Cumartesi

Türkiye ve İran karşı karşıya

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu Lübnan'daki krizi değerlendirdi: "Türkiye ve İran Lübnan’da karşı karşıya geldi. İlk raundu İran aldı."

Lübnan Ortadoğu’nun mikrokozmosu; bölgedeki dengeleri kavrayabilmek için de bu ülkeye bakmak zorunlu. 1. Dünya Savaş, Soğuk Savaş ve bölgenin yeniden yapılandırıldığı şu dönemde de durum aynı.

Son yaşanan hükümet krizi de bölgedeki nazik denklemden bağımsız değil. Kriz Lübnan’ın iç meselesi gibi görünmekle birlikte aslında bölgedeki ülkelerin Lübnan üzerinden yaptıkları güç mücadelesi; çarpan etkisi tüm bölgeyi etkiyecek nitelikte.

Bu kriz Ortadoğu’da dost-düşman gibi kesin ayrımı yapmanın ne kadar zor olduğunun da göstergesi. Hatta dengelerin her an için değişebileceğinin yeni bir kanıtı. Bir konuda birlikte hareket eden ülkeler başka bir konuda tam tersini yapabiliyor. Bu durum Türkiye’nin Ortadoğu’da tek bir politika izleyemeyeceğini hatırlatması açısından önemli.

Kısacası Ortadoğu’da rol almak isteyenlerin, zemininin her daim kaygan ve kaypak olduğunu bilerek politika yapmak, dengeleri sürekli kontrol etmek zorunda olduğunu bilmeleri gerekiyor. Ortadoğu’da rol almak, lider olmak isteyen ülkeler nazik bir denklemde yürütülecek politikada her daim uyanık olmak bunu yapmadığı takrirde “altındaki zeminin kayacağını” bilmek durumunda.

Lübnan’da hükümetin dağılmasını daha genel anlamda eksen içi ve dışı ülke ve aktörlerin mücadeleleri şeklinde de değerlendirilebilir.

İSRAİL ATEŞLEDİ İRAN TAMAMLADI
Tüm bunları Lübnan’da olup biten üzerinden tercümesi ise şu: Son krizin görünen “kahramanı” Hizbullah olmakla birlikte asıl aktör İran.

Şii/Sünni ekseni mücadelesinde Şii ekseni Suriye’yi diğer eksene kaptırmış olsa da gücünü gösterdi. Türkiye Lübnan ile Suriye arasındaki buzları eriterek önemli bir iş yaptı. Hariri “babamı Suriye öldürdü” tezinden vazgeçti. Ama uluslararası araştırma komisyonu bu kez nasıl olduysa oklarını Hizbullah’a çevirdi. Yani Suriye olmadı, İran’ı vuralım mantığı. Bu senaryonun ardından ABD ve İsrail olduğu söyleniyor.

Hizbullah, Refik Hariri cinayeti ile ilgili kendisinin suçlanacağını, Başbakan ve oğul Saad Hariri’nin bunu durdurmayacağını anladığı anda düğmeye basarak ülkeyi belirsizliğe sürükledi.

BAŞBAKAN'IN LÜBNAN GEZİSİ HARİRİ'YE DESTEKTİ
Oysa Türkiye, Lübnan üzerinde en etkili iki ülke olan Suudi Arabistan ile Suriye’yi bir araya getirip ikna etmiş, Saad Hariri desteklenmişti. Ahmedinejad’ın Lübnan’da Hizbullah’a destek niteliğindeki ciddi gövde gösterisinin ardından Başbakan Erdoğan’ın Lübnan gezisi Hariri’ye desteğin altının çizilmesiydi.

Ama, İran bu denklemi bozdu. Türkiye ve İran Lübnan’da karşı karşıya geldi. İlk raundu İran aldı. İran şimdi Suriye’yi de yeniden kendi yanına çekmeye çalışıyor. Suriye, Suudiler ve Türkiye Hariri’nin arkasında. Ancak bu krizle birlikte Lübnan ve bölge yine tehlikeli bir viraja girdi.
kaynak: 1

22 Ağustos 2010 Pazar

ABD geldi, yıktı, gitti...

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, ABD muharip güçlerinin çekilmesinin ardından Irak'ı bekleyen belirsizliği yazdı.

Irak’ta bir dönem sona erdi. Geride hala geleceği belirsiz bir ülke var. 7 yılda yeni bir ulus inşa etmenin zorluğu bir yana, Amerikan muharip birliklerinin çekilmesinin ardından Irak daha kritik bir sürece girdi. Amerika, kendi ayakları üzerinde duran, güvenliğini sağlayabilen, etnik ve mezhep çatışmalarının uzağında bir ülke amaçlarken, bu hedeflere henüz ulaşılmış değil. Hatta iç savaşa varmasa bile kanlı iç hesaplaşma ihtimali yüksek.

Irak halkı şimdi kendisiyle yüzleşecek ve geleceğini belirleyecek. 2003 yılının Mart ayında bizimde bulunduğumuz Bağdat’ın bombalanması ile başlayan süreçte hemen hiç kimse sürecin bu kadar çabuk işleyeceğini düşünmüyordu. İşgalin bedeli Irak ve bölge ülkelerine ağır oldu, Ortadoğu yeniden dizayn edildi.

IRAK'IN GELECEĞİ OBAMA'NIN GÜNDEMİNDE DEĞİL
Iraklı birçok politikacıyla göre asıl hesaplaşma 2011 sonrası yani Amerikan askerleri tamamen çekilince yaşanacak. Amerika Başkan’ı Obama ise sadece seçmenine verdiği sözü tutmaya çalışıyor; Irak’ın geleceği şu an için gündeminde değil. Çünkü ne Amerikalılar ne de Iraklı siyasiler ve askerler bu çekilmeden hoşnut değiller. Irak’ın kendi başına kalmaya hazır olmadığını düşünüyorlar.

IRAK’I BEKLEYEN SORUNLAR

Defalarca gittiğimiz Irak’ı bundan sonra bekleyen riskleri şöyle sıralayabiliriz.: Siyasi, ekonomik, mezhebi ve etnik hesaplaşma.

-Bir iç savaş düzeyine varmasa bile Sünni-Şii, Arap-Kürt çatışması kimseyi şaşırtmamalı. Irak, siyasi açıdan hala oturmuş değil, seçimlerde büyük çoğunluk etnik ve mezhep aidiyetine göre oy kullanıyor. Bu da ortak bir Irak kimliğini zorlaştırıyor. Mart ayında yapılan seçimlerden sonra hala hükümet kurulabilmiş değil. Kurulması da zor. Bu durum bile ülkenin içindeki kaosu gözler önüne seriyor.

IRAK'IN ZENGİNLİĞİ NASIL PAYLAŞILACAK
-Ekonomik olarak Irak’ın zenginliğini paylaşım konusunda da taraflar birbirlerine güvenmiyor. Ülkede petrol kaynaklarının işletilmesi Saddam Hüseyin döneminden iyi durumda değil. Ancak ülkeyi bir arada tutacak en önemli nokta zenginliğin paylaşımı konusundaki uzlaşma. Şiiler, Sünniler ya da Kürtler böylesi bir zenginliği bırakıp ayrılmak niyetinde değil. Ama Iraklı politikacılar gevşek bir merkezi ile federatif bir Irak’ın yaşama şansı olduğu konusunda hem fikir.

KÜRTLER ARAPLARLA YAŞAMAK İSTEMİYOR
-Etnik ve mezhebi çekişmelerin hem tarihi boyutu mevcut hem de işgal sürecinin bir parçası. En büyük tehlike ise Araplarla-Kürtler arasındaki uzlaşmazlık. Özellikle Sünni Araplar Kürtlere diş biliyor. Kürtler Araplarla yaşamak istemiyor. Halepçe katliamı ve Enfalleri unutmuyor. Bu zihin altını silmek şu an için mümkün değil. Bazı Arapların Amerikan askerlerinin gitmesini dört gözle bekledikleri kayıtlarımız arasında var. Bu nedenle Kürtlerin özerk bir yapıda olması en hayırlısı gibi görünüyor. Kürtler ABD’nin çekilmesini istemeyen grupların başında geliyor. Zaten 2011 sonrasında da ABD Irak Kürt bölgesinde kalacak gibi görünüyor

- Önümüzdeki dönemin en hassas noktası ise Kerkük. Sadece Arap-Kürt çekişmesi nedeniyle değil Türkiye’nin aralarında bulunduğu çevre ülkelerin dikkatle izledikleri bir mesele bu. Amerika bu bölgeye tampon birlikler yerleştirmiş durumda. Ancak Kerkük Irak'ın bir minyatürü ve patlaması muhtemel bir kent.

-Ve radikal İslamcılar. İşgalle birlikte, Amerika’nın katkısıyla radikal İslam ve terörle tanışan Irak halkı yeni terör dalgaları ile sarsılabilir. Genelkurmay Başkanı Babekir Zebari bile ordunun ülkeyi koruyacak düzeyde olmadığını gizlemiyor.
IRAK'IN GELECEĞİ BELİRSİZ
Önlerinde iki yol var. Ya kanlı bir iç savaşla bölünme ya da ekonomik siyasi çıkarlar çerçevesinde gönüllü değil zoraki bir uzlaşma, toprak bütünlüğünü koruyan federatif Irak. Bunu kendileri kadar çevre ülkelerinin tavrı da belirleyecek. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın etkisi biliniyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin “Amerikanlar gittikten sonra bu ülkelerin çok etkili olacağı yönündeki uyarısı” nedensiz değil.

Irak’taki istikrar Türkiye dâhil diğer ülkelerin istikrarını de etkileyecek. Irak’taki süreç çok parlak görünmüyor. Kıdemli Kürt politikacılardan Mahmut Osman, Saddam Hüseyin’i kast ederek “eğer biri öldüyse ölmüştür. Ama burada hala yaşıyor” derken ülkeyi hala “küçük Saddamların” yönettiğini ima ediyor. Bu yapının değişmesi için de uzun yıllara ihtiyaç var.

Amerikalılar yıkıp yıktıkları ülkeden mutlu ayrılıyor, ama geride geleceği belirsiz bir Irak bırakarak. Iraklıların kendi geleceklerini tayin etmeleri ise zor görünüyor. Ama asıl 2011 sonrasını beklemek gerekiyor.

EN TRAJİK OLAN ABD'YE MECBUR BIRAKILMALARI

Amerikan askerleri 2011 sonunda ülkeyi tamamen terk edecek mi? Tecrübelerimize göre bu sorunun yanıtı tabii ki hayır. Amerikan askerlerinin büyük bölümü çekilse bile Ebu Garipleri, Felluce katliamını, başına çuval geçirilmiş babanın çocuğunu kucaklayışını ve Irak halkının düştüğü durumu unutmayacağız.

En trajik olanı ise, Iraklıların, işgalle ülkeyi yerle bir edip tüm dengeleri bozan ABD’ye mecbur bırakılmaları.

kaynak: 1

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Kürt Yönetimi tehdit söyleminden rahatsız

Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi, PKK ile mücadelede, savaşmak dışında her türlü işbirliğine hazır olduğunu ve özellikle ordunun kullandığı tehditvari söylemden rahatsız olduğunu belirtiyor.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “sözün bittiği yer” diyerek Irak Kürt Yönetimini kastetmiş ve yönetimin PKK’ya karşı müdahalesizliğini eleştirmişti.

Son günlerde 1990’lı yıllara dönmüş gibiyiz: Hem PKK’nın saldırıları hem de çözüm önerileri açısından. PKK karakol basıyor, yol kesip propaganda yapıyor, araç yakıyor, ilçe merkezlerine taciz ateşinde bulunuyor. Önlemler de sadece güvenlik perspektifinden konuşuluyor. Ekranlarda uzun süredir görmediğimiz güvenlik uzmanları ve emekli askerler boy gösteriyor. Askeri yöntemler, tehdit söylemi yine öne çıkıyor. Bunun önemli bir ayağını da 1990’larda olduğu gibi Irak Kürt Yönetimi oluşturuyor. Ancak ne Irak 90’ların Irak’ı, ne de Kürt Yönetimi. Üstelik Türkiye-Kürt yönetimi ilişkileri artık farklı düzeylerde ilerliyor.

SESSİZLİK KORUNACAK

Ankara, PKK için ABD ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani'nin önüne 3 seçenek koydu. Bunlar, Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığının etkisiz kılınması, 3'lü ortak operasyon düzenlenmesi ya da Türkiye'nin ABD ve Barzani ile koordineli olarak tek başına adım atması.

GENELKURMAY BAŞKANI'NIN SÖZLERİ ESKİ GÜNLERDEKİ GİBİ

Kürt yönetiminin önemli bir ismiyle Türkiye’nin bu önerilerini konuşuyoruz. Daha önce denenmiş yöntemlerin sonuç vermediğini söylüyor bize. Yönetimin zaten önemli adımlar attığını, Kandil’e gidiş yollarının daha sıkı denetlenildiğini, PKK’larının şehirlerle temasının azaltıldığını söylüyor. Ama durumu “tatsız” olarak nitelendiriliyor.
Özellikle Genelkurmay Başkanı'nın sözlerinin eski günlerdeki gibi tehdit üslubu taşıdığını bunun da Kürt Yönetimini rahatsız ettiğini belirtiyor. Özellikle, Türk hükümetinin sessizliğini, aynı şekilde karşılayacaklarını söylüyor.

KÜRT YÖNETİMİ YENİ ÖNLEMLER ALACAK
Ama anladığımız Kürt Yönetimi'nin PKK’ya karşı yeni önlemler almaya başlayacağı. Bu önlemler mikro düzeyde olacak, daha fazla istihbarat paylaşılacak; işler biraz da sessizlik içinde yürütülecek.

HÜKÜMET DEĞİL ORDUNUN SÖYLEMİ
Başka bir kaynak da “sessizlik en iyi yanıttır” diyerek oluşan havayı teyit ediyor. Bunun anlamı şu: Yönetim Türkiye ile ilişkiler rayına girmek üzereyken eski söylemlerin kullanılmasından rahatsız. Bu sözleri, askerin, hükümete rağmen söylediğini düşünüyorlar.

PKK İLE SAVAŞMAK DIŞINDA HERŞEY KABUL

PKK ile savaşmak dışında her türlü işbirliğini kabul ediyorlar. Ancak PKK konusunda hedef gösterilmek istemiyorlar. Çünkü Kandil’i kontrol edemiyorlar.

KÜRT YÖNETİMİ DE PKK'YA TEPKİLİ
Ama bu sessizlik eylemsizlik anlamına gelmiyor. Mesud Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında ateşkesin bozularak eylemlere başlamasını PKK’nın kendilerine yönelik bir mesajı olarak algılanıyor.

Bu açıdan yönetim nezdinde PKK’ya büyük tepki var. Bunu KDP ve KYB’nin denetimindeki yayın organlarında da teyit etmek mümkün. Çünkü, PKK saldırı kampanyasıyla Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkilerini gerginleştirmeyi amaçlıyor.

“PKK’yı kendi olanaklarımızla Kandil’den sökemeyiz” denirken ABD özellikle Irak Ordusunun harekete geçmesi halinde peşmerge güçlerinin de belli oranda destek vereceği anlaşılıyor.

SINIR ÖTESİ? MUHTEMELEN
Liste meselesine gelince, Türkiye’nin PKK’nın lider kadrosunun da içinde bulunduğu 200 küsur kişilik liste için Peşmerge Bakanı Cebbar Yaver “bizim topraklarımızda değil” demişti.
Kürt Yönetimi Kandil’i kendi toprakları saymıyor ve o bölgeye bulaşmak istemiyor. Tarih boyunca o bölgenin kontrol altına alınamadığını söylüyorlar. Ayrıca şunu da söylüyorlar: "Havaalananlarımızı çok sıkı kontrol ediyoruz ama Türkiye Avrupa’dan isteyemediği isimleri bizden istiyorlar. Ya sınır ötesi operasyon? Muhtemel" diyorlar

SOMUT ÖNERİLER İLE PKK MÜCADELESİNE HAZIRIZ
Özetle, Kürt yönetimi tehditvari çıkışlardan hoşnut değiller. PKK ile mücadele konusunda ise somut önerilerle somut mücadeleye hazırlar. Haksız da sayılmazlar. Çünkü PKK’ya karşı mücadelede 20 yıl öncesinin yöntemleri ile hiçbir yere varılmadığı görülüyor.

Unutmadan, Irak’ta hala hükümet kurulmuş değil, yani hangi otoritenin neye karar vereceği de belli değil. Üstelik, Türkiye’nin yanlış ata oynadığı Bağdat’ta işler de kolay değil.


Mete ÇUBUKÇU
kaynak: ntv

15 Temmuz 2010 Perşembe

İpleri kim koparacak?

Türkiye-İsrail ilişkilerinde gerilimin iyice tırmandığı bir dönemde gerçekleşen Obama-Netanyahu görüşmesi büyük önem taşıyor. Ancak iki ülkenin ilişkileri tamir etmesi konusunda kimse umutlu değil.
Türkiye-İsrail krizinin geleceği açısından, Obama-Netanyahu buluşması kritik bir önem taşıyordu. Mavi Marmara baskını ile iyice gerilen ilişkiler, Amerika açısından büyük önem taşısa da Amerika’nın ajandası farklı.

İsrail ve Türk hükümetleri bu krizin çözümü içi uygun yöntemler, diplomatik kanallar yerine meydanları, popülist açıklamalar ve karışıklı atışmaları tercih edince iş iyice çıkmaza girdi.

OBAMA'NIN ÖNCELİĞİ TÜRKİYE-İSRAİL DEĞİL
Kısa vadede sorun aşılacak gibi görünmüyor. Ancak, bu kriz Obama için Ortadoğu’nun ana gündemini oluşturmuyor. Ana gündem her zaman olduğu gibi Filistin-İsrail sorunu. Obama’nın öncelikli sıkıntısı ve çözmesi gereken konu bu.
Obama ve Netanyahu bu görüşmede imaj tazeledi. Amerika’nın önünde bir seçim var. Bu görüşme Filistin’le doğrudan görüşmeler konusunda İsrail’i masaya oturtmayı amaçlasa da, Amerika’daki Yahudi lobilerine gerginliğin sona erdiği mesajını vermeyi amaçlıyor. Mart ayında iki lider fotoğraf bile çektirmemişti.

OBAMA KAHİRE SONRASI HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI
İsrail hükümeti Filistinlilerle Eylül ayına kadar doğrudan görüşmelere başlayacak. Amerika’nın en çok üzerinde durduğu konulardan olan Yahudi yerleşimlerinin inşaatı Eylül ayına kadar donduruldu. Bu süre içinde harekete geçilmesi gerekiyor. Ayrıca Filistin yönetimine de mazeret bulmaması konusunda uyarı yapıldı. Tabii ki Ortadoğu’yu takip edenler açısından mevcut durumun ne kadar “oyalayıcı ve sonuçsuz “ olacağını tahmin etmek güç değil. 10 yıl önce Filistin devletinin kurulaması için son rötuşlar yapılırken şu anda taraflar doğrudan görüştürülmeye çalışılıyor. Bu açıdan Obama’nın Kahire’de Müslümanlara hitap etmesinin ardından hiçbir adım atmaması hayal kırıklığı yarattı. Doğrudan görüşmelerden çok şey beklememek gerekiyor. Gazze’ye yönelik ambargonun biraz daha gevşemesi yeni bir adım anlamına gelebilir.

FİLİSTİN İLE GÖRÜŞMELER KOALİSYONU BİTİREBİLİR
Filistin ile doğrudan görüşmeye koalisyonun iki ortağı Netanyahu ve Barak sıcak bakarken, Lieberman’dan itiraz gelebilir. Türkiye İsrail krizinin koalisyon hükümetinde yarattığı çatlağı Filistin görüşmeleri derinleştirebilir hatta koalisyon dağılabilir. Yani dolaylı bir etki söz konusu olabilir. Zaten hem Türkiye ile ilişkiler hem de Filistin’le görüşmelerin geleceği açısından Netanyahu-Tzipi Livni yani Likud-Kadima koalisyonu en mantıklısı gibi görünüyor.

KİMSE TÜRKİYE-İSRAİL İÇİN UMUTLU DEĞİL
Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine gelince: Hiç kimse umutlu değil.
Diplomatik ilişkiler kesilirse tamiri zor olur. Bu Araplar açısından da sakıncalı. Türkiye’nin aradan çekildiği bir ortamda meydanın sadece İran ve İsrail’e kalacağı biliniyor. Bu da Amerika’nın işine gelmiyor.

İKİ ÜLKENİN BİRBİRİNE İHTİYACI YOK
İlişkiler askıya alınırsa, Gazze’deki gelişmelere bağlı olarak orta vadede, konjonktüre göre yeni bir ilişki süreci başlayabilir. Ancak unutmamak gerekiyor ki Ortadoğu’daki varolan durumda Türkiye ile İsrail’in birbirine eskisi gibi ihtiyacı yok.


METE ÇUBUKÇU
kaynak: ntv

9 Temmuz 2010 Cuma

Iraklı Kürtlerin hamisi mi, dostu mu olacağız?

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu yazdı: "Bazılarının gönlünde Iraklı Kürtlerin hamisi olmak geçiyor. Oysa, komşuluk, akrabalık, üzerinden barışmak gerekiyor."

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’na, Barzani’nin Türkiye ziyareti sonrası teröre karşı alınacak önlemler konusunda yeni bir adım olup olmadığını sormuştuk.

Sinirlioğlu bir grup gazeteci ile yaptığı bilgilendirme toplantısında önemli ipuçları verdi, ama detayları açıklamayarak “Her şeyi sizin önünüzde konuşursak, işin sihri kaçar” dedi. İstanbul’da bir araya geldiğimiz Mesut Barzani de benzer bir yanıt vermişti.
Bölgedeki kaynaklar ise şunu söylüyor: “Barzani de PKK konusunda çok tepkili. Yeni adımlar atılacak. Ancak, detaylar medya önünde tartışılmayacak.”

BÜYÜK BEKLENTİLER YERİNE, SABIRLI OLUN
Evet, Türkiye-Irak Kürdistan’ı ilişkileri terör konusunda yeni bir aşamaya giriyor. Orta ve uzun vadede önemli şeyler olabilir. Kısa vadede ise pratik önlemler artırılacak. Büyük beklentiler yerine, sabırlı olmakta yarar var. Hatta, küçük ama önemli tedbirler bile bir gelişme sayılmalı.

Ama, bizler bunu açıkça yazıp, konuşulanlar hayata geçmeyince süreç tersine dönebiliyor. Bu nedenle bilgileri biraz bekleyerek paylaşmakta yarar var. Bu işin çok önemli boyutu. Ama artık Ankara-Erbil ilişkileri tek boyutlu değil. Her konu kendi çerçevesinde değerlendiriliyor. Iraklı Kürtler ziyaret sırasında Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Barzani’ye söylediğini hatırlatıyor: "Artık biz sadece PKK penceresinden değil, yardımlaşma ve stratejik ortaklık penceresinden birbirimize bakıyoruz."

'TERÖR ALIP MAL MI SATACAĞIZ' 15 YIL ÖNCESİNİN ZİHNİYETİ
Dışişleri Bakanı’nın sözünü ettiği pencere için şimdi yeni bir girişim var. Bir yanda PKK eylemleri, terör devam ederken ticari ilişki nasıl olacak diye soranlar olacaktır. Hatta, bazılarının daha ileri giderek “terör alıp, mal mı satacağız” diyecektir. Tüm bunlar 15 yıl öncesinin zihniyeti.

Yeni dönemin önemli adımlarından birisini Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan, 200’ü aşkın işadamı ile birlikte Irak Kürt bölgesine sefere çıkarak atıyor. Bu sefer, Güneydoğu Bölgesi'ni ekonomik olarak güçlendirmek, Irak ve Kürdistan Bölgesi’ne yönelik ihracatın artırılmasını amaçlıyor. Yeni iş bağlantılarının kurulması, bu ülkeye ihracat yapan firmaların yaşadıkları sorunların yerinde incelenmesi, üretilen spesifik ürünlere pazar araştırması yapılabilmesi de gezinin amaçları arasında. Daha çok Türkiye’nin ticari bir seferi bu. Çünkü Irak ve Kürt bölgesi önemli bir pazar.

Ama Iraklı Kürtler de petrol ve doğalgaz pazarlığı yapacak. Bu konunun altı özellikle çiziliyor. “Türkiye ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkinin geleceğinde enerji meselesi var. Bu da Kürdistan bölgesinin Nabucco projesine katılımıdır. Mesela, Neçirvan Barzani Iraklı Kürtlerin Nabucco sayesinde Türkiye aracılığı ile Avrupa’yla bağ kurabileceğini düşünüyor. Bu hem ekonomik hem de siyasi bir proje” deniyor

IRAKLI KÜRTLERLE YENİ DEĞİL, BAŞKA BİR DÖNEM
Bölgede halen 300’ün üzerinde Türk firmasının bulunduğu biliniyor. Bunlar arasında küçük şirketler kadar Türkiye’nin önde gelen holdingleri de var. Ama bölge her açıdan bakir ve yatırıma açık.

5 milyar dolarlık bir iş hacminin bulunduğu bölgede bu rakamın yukarı çekilmesi isteniyor. Iraklı Kürtlerin, iş adamlarından oluşan heyetten beklentisi, ciddi kuruluşların ciddi yatırımlarla gelmesi, ticari işlerin vur-kaç usulü gerçekleşmemesi. Bunun için bir bankaya ihtiyaç var. Bu iş de Ziraat Bankası ile halledilecek, THY seferleri de sırada. Iraklı Kürtlerle yeni değil, başka bir dönem başlıyor artık. Iraklı Kürtler de bunu kabul ediyorlar. Çünkü Iraklı Kürtlerle yapılan ticaret Güneydoğu Anadolu’da da ciddi bir ekonomik hareketlilik geçirecek.

ÇÖZÜM TÜRKİYE'DE
Gazeteci dostumuz şunu söylüyor: "İnsani, ticari, ekonomik olarak daha yakın bir ilişki, muhakkak terör meselesinin çözümüne katkıda bulunacak. Ama söylemekte yarar var: Ticari ve ekonomik olarak entegrasyon önemli. PKK sorunu bir yönüyle Iraklı Kürtlerin sorunu. Ama mesele Türkiye’nin kendi iç meselesi. Dolayısıyla çözümü Türkiye’de”.

Erbil-Ankara yakınlaşması Türkiye’nin bölgede genişleme ve etkinlik alanı kurma mantığına uyuyor. Yalnız şu nokta hala açık: Türkiye, Iraklı Kürtlerle barışırken bazılarının kafasından emperyal amaçlar geçiyor, bazılarının gönlünde Iraklı Kürtlerin hamisi olmak geçiyor. Oysa, hamilik çerçevesinde değil, komşuluk, akrabalık, sınırdaşlık üzerinden barışmak; eşitler arasındaki ilişkiden yola çıkarak birbirimizi kucaklamamız gerekiyor.

kaynak: 1

1 Temmuz 2010 Perşembe

Türkiye İsrail'i ilelebet beklemeyecek

Mavi Marmara saldırısı ile krize giren Türk-İsrail ilişkilerinde iyileşme olabilmesi için Türkiye'nin İsrail'den iki beklentisi var. Türkiye'nin bunların gerçekleşmesi için ilelebet beklemeye niyeti yok.
Türkiye Mavi Marmara saldırısı ve 9 kişinin öldürülmesi konusunda İsrail’den en kısa zamanda yanıt bekliyor. Türkiye’nin beklediği yanıt, İsrail’in özür dilemesi, hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemesi ve diğer zararları da tazmin etmesi.

Bu konuda herhangi bir süre vermeyen Dışişleri Bakanlığı kaynakları, Türkiye’nin çok fazla beklemeyeceğini de ekliyorlar. Türkiye, İsrail’in bir Türk gemisine uluslararası sularda saldırıp, 9 kişiyi öldürmesinin siyasi değil, hukuki bir olay olduğunu söylüyor.

Türk-İsrail ilişkilerinin geleceği de İsrail’in bu iki koşulu yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer İsrail özür dilemez ve tazminat ödemezse, iki ülke ilişkileri düzelmeyecek. Bu iki koşulun yerine getirilmesi durumunda da ilişkilerin seyrini süreç belirleyecek.

İSRAİL KABUL ETMEZ İSE, KRİZ UZUN YILLAR SÜRER
Bu noktada top şimdi İsrail’de. Eğer İsrail Türkiye ile her türlü ilişkiyi yeniden kurmak niyetindeyse şartları kabul edecek. Aksi halde uzun yıllar bu kriz sürecek. Türkiye’nin bu konudaki tavrı net.

TÜRKİYE İSTEĞİNDE HAKLI
Bu tavrın bir yanı siyasi olmakla birlikte, diğer yanında uluslararası hukuk ve devlet olmanın gerekliliği yatıyor. Türkiye İsrail’den bu şartları yerine getirilmesi konusunda ısrar etmekte haklı, çünkü bir devlet hem kendi egemenliğini hem de vatandaşının can ve malını korumak zorunda. Mavi Marmara’da İsrail’in öncelikle ihlal ettiği nokta bu.

Bu konunun Gazze ablukası, İsrail’in Filistinlilere yaptığı eziyet, Mavi Marmara Gemisi’ne izin verilip verilmemesi ya da gemideki insanların siyasi nitelikleri ile ilişkisi yok. Bunlar önemli ama Türkiye taleplerine bu konuları karıştırmıyor ve öncelikle bir devlet olarak özür bekliyor. Tabii ki diğer konuların da peşini bırakmıyor.

TÜRKİYE'NİN TEPKİSİ ARAP ÜLKELERİ GİBİ OLMAZ
Durum ciddi ve nazik. Tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-İsrail ilişkileri bu kez derinden yaralanacak gibi görünüyor. Bu durumu düzeltmek İsrail’e düşüyor. Çünkü bu kez olanlar başka dönemlere benzemiyor.

Türkiye-İsrail arasında ilk kez böyle bir şey oluyor. Ayrıca, Türkiye’nin tepkisinin Arap ülkelerinki gibi olmayacağı da biliniyor.

Son bir not: Türkiye İsrail’i ilelebet beklemeyecek.
Mete Çubukçu

kaynak: ntv

19 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye'nin Ortadoğu sınavı

Tartışmalar 2003 yılındaki Irak işgali öncesine benziyor.

Herkeste 'şimdi ne olacak?' telaşı, bazılarında da korku var. Türkiye’nin İran’a yönelik yaptırım kararına 'hayır' oyu vermesinin, tüm dünyadan farklı davranarak yanlış yaptığı ve bedelinin ödetileceği söyleniyor.

Baştan söylemekte yarar var. Türkiye kendi içinde tutarlı olanı yaparak 'hayır' oyu vermiş ve doğrusunu yapmıştır. Riskli bir karardır ancak İran konusunda takas anlaşmasını zorlayarak İran’ı ikna ettikten sonra Güvenlik Konseyi’nde farklı davranması zaten beklenemezdi.

Evet ve hayırcıların dışında bir de çekimserler var tabii ki. Eğer Viyana Grubu takas anlaşmasını onaylasaydı, Türkiye’nin oyunun rengi çekimser olacaktı. Yani Türkiye hem İran’ı diplomasi masasında tutmuş hem de dünya ile birlikte hareket ederek İran’ı uyarmış olacaktı.

AMERİKA 'KIZGIN'
Evet, Amerika kızgın; bir şekilde Türkiye ile bu hesabı görmeye çalışacak. Ama ortadaki iki yüzlülüğü de unutmamak gerekiyor: İki haftadır bekleyen Viyana Grubu’nun Türkiye ve Brezilya'nın öncülüğünde İran tarafından sunulan takas mektubunu BM Güvenlik Konseyi kararından birkaç saat önce reddetmesine ne diyeceğiz?

İRAN MASADAN KALKARSA...
Burada önemli olan İran’ın bundan sonra nasıl tavır takınacağıdır. Eğer İran Türkiye’nin amacının tersine, masadan yani takas anlaşmasından kaçarsa, Türkiye’nin eli boş kalır. En büyük risk Türkiye’nin “diplomasi masasında tutmaya ve ikna etmeye çalıştığı İran’ın masayı terk etmesidir”.

BASKI POLİTİKASI İFLAS ETTİ
Ama unutmamak gerekir ki Amerika'nın 30 yıldır uyguladığı ambargo politikası sonuç vermedi, bu da vermeyecektir. Ayrıca, BM’nin, ABD’nin aldığı her karar karşısında İran halkının ortak bir refleks (rejim destekçisi ya da muhalifi) gösterdiği bilinir; dış tehdide karşı birlikte konur. Yani ABD’nin baskı politikası iflas etmiş bir politikadır. ABD bu polikitayla sonuç alamayacağını hala anlayabilmiş değil. Zaten ABD’nin derdi nükleer çalışmalar değil İran rejiminin kendisidir.

Meseleye dönecek olursak, Türkiye’de Amerika’nın tepkisinden korkanlar, Dışişleri Bakanı Clinton’un Türkiye’nin diplomasi yolunu zorlamaya devam etmesi yolundaki sözleri ile rahatlayabilir.

EKSEN TARTIŞMASI
Peki, Türkiye’nin eksenini kaydırıp yüzünü doğuya döndüğü tartışmaları niye bu kadar yoğunlaştı?

Zaten bu tartışma bir süredir vardı. Ancak İran’ı takas anlaşmasına razı etmesi, İsrail’in Gazze yardım konvoyuna yaptığı saldırı ve iyice gerginleşen ilişkiler, İran’a yaptırım kararı çıkması ve Türkiye’nin 3 Arap ülkesi ile imzaladığı Ortadoğu Birliği’ni çağrıştıran anlaşma bu şüpheleri artırdı.

DIŞ POLİTİKADA ÇEŞİTLİLİK
Evet, Türkiye şimdiye kadar yapmadığı bir şeyi yapıyor. Sırtını döndüğü bir bölgede bir güç olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu arada NATO; AB konusunda anlaşmaları devam ediyor. Bugüne kadar Batı ile imzaladığı herhangi bir anlaşmayı iptal etmiş değil. Dış politikanın çeşitlendirilmesinde ne zarar var?

Ayrıca, Türkiye İsrail’e tepki göstermekte haklıdır. Daha da fazlasını göstermelidir. Burada çekinecek ne var ki? Bu konuda eleştiri getirenlere cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye-İsrail ilişkilerini bir göz atmalarını ve bunun ilk kriz olmadığını, daha ağırının yaşandığını hatırlatmak isteriz. ABD’nin derdi Türkiye-İsrail krizinden çok İran’la olan yakınlaşmadır. Dikkatleri bu yönde tutmakta yarar var. Bölgede dinamikler değişti.

28 ŞUBAT VE SONRASI
Hafızalarımızı tazelersek: 28 şubat sürecinde Türkiye’de iç dinamikler, İran’ı Türkiye için (laikliliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle) tehdit olarak görüyordu. İsrail, İran’ın düşmanıydı. İç ve dış dinamikleri bir araya gelince ABD; Türkiye, İsrail stratejik işbirliğine gitti. Şu anda Türkiye’de artık ordu egemenliği sona erdi. İran Türkiye için tehdit filan değil, İsrail’in dolduruşuna gelecek bir durum yok.

HAMAS, EL FETİH VE TÜRKİYE
İnsanların kafasını karıştıran ise Hamas’a fazla angaje olup olunmadığı, El Fetih’e gerekli yakınlık gösterilmediğidir.

Türkiye’nin yapması gereken somut sonuçlar almak, mesela, El Fetih ile Hamas’ı masaya oturtabilmektir. Özellikle Hamas’ı Fetih’le anlaşması için tekrar masaya döndürmektir. Türkiye’nin gücünü aşmakla birlikte Hamas’ın elindeki Gilad Şalid’in serbest bırakılmasını sağlamak da bu çerçevede değerlendirilebilir.

SOĞUK SAVAŞ SONA ERDİ
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde kolay bir süreç yoktur. Ama süreci okuyamayanların anlayamadığı da şudur: Artık soğuk savaş paradigması sona ermiş ve dünyanın her yanında farklı birliktelikler, ittifaklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin sözünden çıkmamış, ABD’de darbelere, insan halkları ihlallerine, solcuların üzerinden geçilmesine göz yummuştur. Artık bu dönem geçmiştir. ABD’den kopuş söz konusu olmasa da ABD’nin Türkiye’ye ne tür “katkılarda” bulunduğunu biliyoruz.

Dış politikada realist olmak kadar duygusallık da geçerlidir. Duygusallık insanidir, vicdanidir. Alınacak kararlar sadece realizmin soğuk diplomasi koridorlarından geçmemelidir. Örneğin İran konusunda atılan adım hem gerçekçi hem duygusaldır; çünkü ambargo rejimi değil insanları vurmaktadır. Tıpkı Gazze’de olduğu gibi; tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi. Hele bu işi Ortadoğu’daysak realizm kadar duygusallık, vicdani olmaktır aslolan.

kaynak: 1

16 Haziran 2010 Çarşamba

Türk askeri gibi asker istiyoruz

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'ya konuşan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, "Bizim Irak'ta istediğimiz eğitimli profesyonel askerler, tıpkı Türk ordusunda olduğu gibi..." dedi.
Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı.

Asya'da İşbirliği ve Güvenlik zirvesi için İstanbul'da bulanan Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı Haşimi, iki ülke arasındaki ilişkilerin giderek geliştiğine değindi.

"Tarihsel, bölgesel ve küresel ölçekte incelediğimizde Türkiye Irak için bir ağabey gibi. İki ülke arasındaki iyi ilişkiler giderek gelişiyor ve ilişkilerin geleceği için de çok umutluyum" diyen Haşimi, Irak Türkiye ilişkilerinin iki noktada odaklandığını söyledi:
"Türkiye ve Irak ilişkilerinde çok önemli iki unsur var. Bunlardan bir tanesi ekonomi diğeri ise PKK sorunu. Ekonomik açıdan ilişkiler giderek gelişiyor. Türkiye'in Irak'a daha fazla yatırım yapmasını, ticari ilişkilerin daha da gelişmesini arzuluyoruz.

PKK KONUSUNDA KARARIMIZI VERDİK
Bizler Irak olarak PKK konusunda kararımızı verdik. PKK, Iraklı sivillere de zarar veriyor. Sınırı geçerek Türkleri öldürmeleri de bizim için bir problem teşkil ediyor, çünkü Türkiye bizim dostumuz. Her türlü önlemi almaya çalışıyoruz. Ama bu konuda Kürt yönetimine daha fazla bir görev düşüyor. Ancak askeri olarak profesyonel kadrolarımız olmadığı için yeteri kadar müdahele edemiyoruz.

SINIR ÖTESİ OPERASYONLARI ANLIYORUM
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta yaptığı operasyonlar elbette bir rahatsızlık yaratıyor, ama bunu anlayabiliyorum. PKK'lılar sınırı geçerek Türkiye'e saldırıyor. Bu yüzden sınırın temizlenmesi gerekli. Bunun içinse özel eğitimli güçlere ihtiyaç var. Biz şu anda bunu tam olarak sağlayamıyoruz.

TIPKI TÜRK ASKERİ GİBİ ASKERLER İSTİYORUZ
Ekonomik ilişkiler konusunda umutlu olduğunu dile getiren Haşimi, Iraklı askerlerin terörle mücadele ve sınırların korunması konusunda eğitimlerinde de Türkiye'nin desteğinin önemine değindi:

"Şu anda kurulu bir hükümet olmadığı için ekonomik anlaşmalarda çok ilerleme sağlayamıyoruz, ama ileride özellikle gaz anlaşmalarında Türkiye ile önemli işbirlikleri yapmayı umuyoruz. Iraklı askerlerin yetiştirilmesi konusunda Türkiye bize her zaman olumlu davrandı, eğitim ve ekipman konusunda destek verdi. Türkiye bu eğitimler için ilk aday olarak öne çıkıyor. Iraklı askerler bir Türk akademisinde askeri eğitim alabilirler. Bizim Irak'ta istediğimiz eğitimli profesyonel askerler, tıpkı Türk ordusunda olduğu gibi..."

HÜKÜMETTE GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ BİR GRUP YOK
Irak Cumhurbaşkan Yardımcısı, seçimlerden sonraki sürece de değindi ve hala bir koalisyon hükümeti kurulamamasının nedeni olarak Irak anayasasını gösterdi:

"Herkes anayasayı kendine göre yorumluyor, federal mahkeme de kesin bir karara varmıyor ve bu da süreci uzatıyor. Pazartesi günü parlemento toplanacak. 15 gün içinde bir başkan, sözcü ve başbakan seçilmek zorunda. Ama ben de gerçekten ne olacağını kestiremiyorum. Çok farklı sürprizler olabilir. Eğer politik gruplar arasında bir anlaşma olmamaya devam ederse, bu duruma bir çözüm bulması için Birleşmiş Milletler'i sorumluluk almaya çağırabiliriz.

Irak olarak arzumuz seçimin tüm galiplerinin yeni hükümette adil olarak yer alması. Kurulacak hükümette görmeyi istemediğimiz bir grup yok. Yeni hükümette herkesin adil olarak temsil edilmemesi durumunda bölge dengeleri bozulabilir. Sünniler, Şiiler ya da Kürtler sonuçtan memnun kalmazsa ne olacak, diye bir çok soru ile karşılaştım. Düş kırıklığı öfkeye, öfke ise şiddete sebep olur. Şu an için bu olasılık çok az, fakat eğer olursa olaylar kontrolümüzden çıkar. Biz barışçıl bir sürece inanıyoruz ve olayların kontrolden çıkması 7 yıldan bu yana bir çok fedakarlıkla kurulmaya çalışan politik süreç açısından çok büyük bir hata olur.

Haşimi, mevcut Irak Başbakanı Nuri El Maliki'nin koalisyon görüşmeleri yapmadığı yönündeki açıklamalara ise itiraz etti.

Haşimi, Irak'taki politik belirsizliğin, ABD'nin 2011'de Irak'tan çekilme planlarını etkileyeceğini düşünmüyor.

kaynak: 1

5 Haziran 2010 Cumartesi

Biz İyi Niyetliyiz

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanpervez Uranyum Takası Anlaşması'nın ayrıntıları için Türkiye'deydi ve NTV'nin sorularını yanıtladı.İran, Türkiye ve Brezilya ile imzaladığı Uranyum Takası Anlaşması'nın ayrıntılarını içeren mektubu Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na sundu.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanpervez takas anlaşması konusunda bu aşamadan sonra bahane kalmadığını ve deklarasyonda bulunan 10 madde dışında yeni bir koşulu kabul etmeyeceklerini söyledi.
Mihmanpervez, NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun sorularını yanıtladı...

Takas anlaşması kabul edilir ancak Birleşmiş Milletler'in yaptırımları gündeme gelirse İran'ın tavrı ne olacak?
Tahran bildirisi İran, Türkiye ve Brezilya'nın yapıcı işbirliğinin sonucudur. Biz resmi anlamda çok büyük bir işe imza attık ve en kısa zamanda aralarında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Fransa'nın bulunduğu Viyana grubunun kendi görüşlerini açıklamalarını bekliyoruz.

İran bu süreçten umutlu mu?
Tahrip ve tehdit edici sözleşmeler olumlu bir adım olmayacaktır. Biz bu konuda çok iyi niyetliyiz. Herkesten de aynı iyi niyeti bekliyoruz. Bağımsız ülkelerinde bu takası desteklediğini biliyoruz. Örneğin Tacikistan'daki İslam Konferansı Teşkitlatı Toplantısında 57 İslam ülkesi bu bildirgeyi onayladılar.

Farklı bir taleple gelirlerse bu anlaşma bozulabilir mi?
Biz resmi mektubu da gönderek işe başladık, birlikte bir deklerasyon ilan edildi. Herhangi bir talep için mantıklı ve güçlü bir nedenleri olması gerekiyor. Biz bir an önce bu değiş tokuşu işleve koymalarını istiyoruz. Biz bildirinin icra safhasına ulaşmasını istiyoruz. 10 maddelik bildiride tüm konulara değinilmiştir. Bu bildirgeye istinaden bir anlaşma yapılması lazım. Eğer Viyana grubu bunu kabul ederse ve bu çerçevede bir anlaşma olursa konu kalmamıştır. Zaten bazı konuları Türkiye ve Brezilya bizimle konuşarak, ABD Fransa gibi ülkelerin sorularını aktardılar. Batılı ülkelerin önderleri ve hatta Rusya, bu önerilerin Tahran'a bildirilmesi tavsiye etmişlerdir, Sayın Erdoğan da bunu bize bildirmiştir bu aşamadan sonra bahanenin yeri yoktur.

Herkes şunu merak ediyor: Gerçekten İran'ın elinde 1200 kg'dan fazla zenginleştirilmiş uranyum var mı? 2000 kilodan bahsediliyor...
İran'daki reaktörümüz için yakıt gerekiyor. Reaktör'ün uranyum gereksinmesi için 120 kg yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyum gerekiyor, bunun için biz de yüzde 3.5 oranında zenginleştirilmiş 1200 kilogram tahahhüt ettik. Bildiride bahsi geçen miktar uzmanların belirlediği eskiden anlaşılan miktardır. Takas anlaşması da bu kadar miktarı içermektedir.

İran Meclis Başkanı Ali Laricani "Birleşmiş Milletler ve Amerika bir maceraya kalkışırsa tüm çaba boşa gider" şeklinde bir açıklama yaptı...
İran İslam Cumhuriyeti kesin bir şekilde bu bildiriyi destekliyor. Meclis bu anlaşmayı onaylamıştır. Deklerasyonadaki maddelerin hayata geçirilmesine kesin gözülye bakılıyor. Bu anlaşma yeni bir işbirliğinin işaretidir. Sadece İran açısından değil. Bu Türkiye ve Brezilya'nın içinde bulunduğu iyi niyet projesidir. İyi niyetli olarak bu deklarasyonun gerçekleşeceğini ümit ediyoruz. Karşı taraf hazır olduğunu ilan ederse işbirliği gerçekleşir ve ortam da daha yumuşar, gelecekteki iş birliklerinin zeminini de böylece hazırlayabiliriz.

Türkiye'nin çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ile yakın, samimi, kardeşçe ilişkilerimiz var. İran ve Türkiye hem bölgede hem de dünyada güçlü ve etkili ülkelerdir. İran, Türkiye ve Brezilya arasındaki işbirliği, gelecekte diğer ülkelerin de işbirliklerine örnek olacak düzeydedir. Bu bölge için çok önemlidir.

kaynak: 1

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Ne Gül kaldı ne gol

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, Ermenistan'ın protokolleri durdurma kararının Erivan'da nasıl değerlendirildiğini yazdı. Sürecin durdurulmasının genel olarak desteklendiği ülkede, gazeteler kararı "Ne Gül kaldı, ne gol" başlığı ile duyurdu.

Adı ne konursa konsun, nasıl algılanırsa algılansın; tarihi tartışmanın ötesinde 24 Nisan Ermeniler için aynı anlama geliyor.Erivan’a hakim bir tepede bulunan Soykırım Anıtı'na çiçek bırakmak için binlerce kişi kuyrukta beklerken, bir gece önce Türkiye karşıtlığı ile bilinen radikal görüşlü Taşnak Partisi'nin şehir merkezindeki yürüyüşünden eser yok. Taşnaklar bayrak yakıp, poster çiğnerken; binlerce ziyaretçinin sessizlik içindeki yürüyüşüne bu kez sadece derinden duyulan ilahiler eşlik ediyor.

Birkaç Taşnak’ın bayrak yakması ertesi gün Türk gazetelerinde manşet oluyor. Bu durum hala “iyi” iş yapabiliyor. Bir yetkili "iki tarafın aşırı milliyetçilerinin birbirinden farksız olduğunu” vurguluyor. Biz de ona “bu tür gereksiz ve kışkırtıcı tavırların iki ülke arasında zor yürüyen süreçteki olumlu adımları gölgede bıraktığını” söylüyoruz.

EN ÖNDE NALBANDYAN VE SARKİSYAN
Protokollerin mecliste onaylanması sürecini askıya aldıklarını açıklayan Devlet Başkanı Sarkisyan ile “Türkiye’nin sürekli oyalama taktiği ile yapay gerekçeler yarattığını” söyleyen Dışişleri Bakanı Nalbandyan en öndeler.

MALTEPE CAMİİ'NDE DUA BİLE OKUNABİLİR
Türkiye Ermenistan ilişkilerinin gizli kahramanlarından Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ermenistan Temsilcisi Samson Özararat, “din ya da ulusal kimlik önemli değil. Önemli olan herkesin sadece acıları paylaşması, siyasi tartışmaların ötesinde insani bir duruş göstermesi” şeklinde tarif ediyor 24 Nisan anlaşmalarını. Anıt çevresindeki sohbetlerin bir diğer konusu ise Taksim’de bir grup aydının 1915'te hayatını kaybedenler anısına düzenledikleri etkinlik. Özararat “Adı konmadan, karşılıklı ölenler anısına Ankara Maltepe Camii'nde dua bile okunabilir” diyor

Ancak, bir grup aydının Taksim’de gerçekleştirdiği etkinliğin Erivan’da büyük destek bulduğu, heyecan yarattığı ve “Türkiye’de bir şeyler değişiyor” yorumlarına yol açtığı da söylenebilir.

24 NİSAN SÜRPRİZLERİ
24 Nisan tarihi kadar artık öncesi de çok önemli son iki senedir, hatta sürprizlere açık. Geçen yıl 22 Nisan’da Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesi kararlaştırılmış, yeni bir dönem başlamıştı.

Tam bir yıl sonra Ermenistan yönetimi yine aynı gün sürecin olmasa bile protokollerin onaylanmasına ara verildiğini duyurdu. Bu durum iki ülke ilişkilerinin ne kadar nazik dengeler üzerinde olduğunu gösteriyor.

SOYKIRIMI BİLE ÖN KOŞUL OLARAK KOYMADIK
Aralarında NTV’nin de bulunduğu 5 gazeteciyi kabul eden Dışişleri Bakanı Nalbandyan “Biz soykırımı bile ön koşul olarak koymadık. Hatta bunu yaparak çok büyük risk aldık. Ama Türkiye bu konu ile ilgili olmayan Karabağ’ı sürekli önümüze getirdi. Biz imzaya sadık kalmak istiyoruz. Ama partnerimizin de samimi olması lazım” diyerek sürecin uzun bir süre işlemeyeceğini ima ediyordu.

Hatta bazı kaynaklar Ermenistan Ulusal Konsey toplantısında süreci tamamen rafa kaldırılmasının bile düşünüldüğünü, Devlet Başkanı Sarkisyan’ın bunu engellediğini söylüyor.

NE GÜL KALDI NE GOL
Alınan karar, süreci destekleyen ya da karşı çıkan herkes tarafından onaylanıyor. Gazetelerin manşetleri de buna uygun atılıyor. “Ne Gül kaldı, ne de gol” diyerek iki ülkenin futbol diplomasisi ile başlattığı sürecin sona erdiğini ilan edenler kadar, “sabrımız taştı” diyerek daha sert yaklaşanlara da rastlamak mümkün.

HERKES KARARI DESTEKLİYOR
24 Nisan öncesi Erivan yönetiminin bu tavrını haklı bulanlar kadar yetersiz görenler de var. Hükümeti oluşturan koalisyonun büyük ortağı Cumhuriyetçi Parti’nin sözcüsü milletvekili Edvard Sarmazanov’la yaptığımız görüşmede “Milli çıkarlarımızı koruduk. Süreç tek taraflı bizim zorlamamızla yürümez” diyor.

PROTOKOLLER TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMALI
Sürece başından beri tümüyle karşı çıkan, gösterilerde Türk bayrağı yakarak gündemi kendilerine yontan Taşnak Partisi’nin Uluslararası Sekreterya şefi Giro Manoyan ise varılan noktadan tatmin olmamış gibi. Manoyan “Bu yetmez. Protokoller tamamen ortadan kaldırılmalı” şeklinde konuşuyor.

Süreç siyaseten bir süreliğine durmuş gibi görünse de bu durum her iki ülkenin iç politik dengelerine de bağlanıyor. Türkiye’de 2011’deki seçimler öncesi AKP hükümetinin oy kaybetmekten çekindiğini söyleyenlerle, Ermeni yönetiminin geçen yıl 24 Nisan öncesi protokollere evet diyerek aldığı riski taşıyamaz hale geldiğini düşününler de var.

ARTIK SÜREÇTEN GERİ DÖNÜŞ OLAMAZ
Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışma Merkezinden Richard Giragosyan bir zamanların Taşnak Partisi üyesi ve iflah olmaz Türkiye karşıtı isimlerden. Bugün ise “birbirimizi anlamalıyız” noktasına gelen bir araştırmacı. Giragosyan bir yıllık süreç sonunda artık geriye dönüşün mümkün olmadığını anlatıyor. “Siyasi olarak bunlar yaşanacaktır. Ama geçen kısa süre içinde o kadar fazla ilişki gerçekleşti ki, sivil inisiyatifler politik gelişmeleri aştı. Açılan bu kanal hepsinden önemli” diyor.

Kafkasya Enstitüsü Başkanı Aleksandr İskenderyan ise uluslararası açıdan Türkiye’nin Karabağ sorununu önceleyerek Ermenistan ile ilişki kuramayacağını düşünüyor. Artık Türkiye ile Ermenistan dışında, denklemde Amerika ve Rusya’nın da bulunduğunu söylüyor.

Erivan’da kısa vadede protokollerin meclise getirileceğini düşünen neredeyse yok gibi. Dışişleri bakanı Nalbandyan dahil herkes bu konuda çok net: Türkiye adım atmadıkça biz harekete geçmeyeceğiz.

Ermenistan Türkiye ilişkileri bir 24 Nisan’da daha Erivan’ın en önemli gündem maddesini oluşturuyor. Bir yıl önceki sürpriz başlangıç, bir yıl sonra aynı tarihte tıkanmayla devam ediyor. Bakalım önümüzdeki 24 Nisan, iki ülke ilişkileri açısından nasıl bir sürprize sahne olacak.

kaynak:. ntv

7 Nisan 2010 Çarşamba

Sünniler, ABD ve Türkiye kazandı

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu Irak'taki parlamento seçimlerinin sonucunu yorumladı.

Irak'ta seçim sonuçları yarı sürpriz yarı beklenen şekilde sonuçlandı. Eski Başbakan İyad Allavi'nin laik listesi El Irakiye'nin çok az farkla da olsa ilk sırada çıkması seçimin minik sürprizi sayılabilir.

Başbakan Nuri el Maliki'yi iki sandalye farkla geçen Allavi listesi, Irak'ın geleceği açısından önemli. Çünkü Allavi'nin tüm grupları içinde barındıran listesi tek bir mezhebe ve etnik gruba dayanmıyor, mezhep temelli politika yapmıyor. Şiiler, Sünniler ve Türkmenlerin bir kısmı da bu listeden seçimlere girdi. ABD ve açıktan olmasa da Türkiye tarafından da desteklenen Allavi, 91 sandalye ile tek başına hükümeti kuramıyor ama başbakanlığı garantilemiş durumda.

Sürpriz olmayan durum ise kimsenin hükümeti tek başına kuramayacak olması. İkili ya da üçlü koalisyon ihtimali yüksek. Bu yüzden Irak'taki siyasi denklem yine ince hesaplar üzerine kurulacak.

KÜRTLER BİRLİK OLABİLİR
Başbakan Maliki'nin Kanun Düzeni listesi, her türlü devlet olanağının kullanılmasına rağmen birinci sırada çıkamadı. Maliki'nin Sünnileri engelleme girişimi de ABD'ye takıldı.

Üçüncü sırada yer alan Irak Ulusal İttifakı adlı ve tamamen mezhep temeline dayanan büyük Şii blokunu ise Mukteda Es Sadr sürükledi. El Hekim grubu bu ittifak içinde pek varlık gösteremedi.

Kürtler ise toplam olarak sandalye sayılarını korusa da Barzani ve Talabani'nin oluşturduğu Kürdistan listesi dışında seçime giren Kürt gruplar kan kaybetti. Kürtler toplamda 56 sandalye sahibi, ancak aslan payı yani 42 sandalye Kürdistan listesine ait. Ama Kürtlerin son kertede Bağdat'ta birlikte hareket etmeleri ihtimali yüksek.

KOALİSYON DENKLEMLERİ
Allavi ile Maliki'nin sandalye sayısı ikili koalisyon için yetiyor. Ama bu ihtimal zayıf. Allavi bu yüzden Şii bloku ve Kürtlerle işbirliğine gidebilir ama bu konu için net bir kanaatte bulunmak zor.

KÜRTLER 'KENDİ YOLUMUZA GİDERİZ' KARTINI KULLANABİLİR
Hükümet kurma çalışmaları geçen dönem olduğu gibi aylar sürebilir. Tabii bu pazarlıkta Cumhurbaşkanlığı makamı da önem kazanıyor. Cumhurbaşkanlığı için Sünnilerin talebi olduğu biliniyor, Kürtler de Talabani ismi için bastırıyor. Aksi halde zaten otonom bir yönetime sahip olan Kürtler "istenmedikleri" gerekçesiyle "kendi yolumuza gideriz" kartını kullanabilirler. Irak'taki dengelerde ana belirleyici olan ABD'nin ise buna göz yumması pek mümkün değil.

SONUÇLAR NEYİ GÖSTERİYOR?
* Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şiiler beklenen oyu aldı. Ancak, farklı gruplara bölündükleri için Irak'ı yekpare bir Şii blokun yönetmesi söz konusu değil.

* 2005 seçimlerini boykot eden Sünniler, Maliki'nin her türlü engeline rağmen bu kez denklemde yer almak için Allavi'nin listesi ile yeniden Irak sahnesine döndü.

* Kürtler bölünse de anahtar konumdaki yerini korudu. Ortak çıkarları söz konusu olunca içlerindeki muhalefete (Goran Grubu) pek fazla prim vermeyeceklerini gösterdiler.

*Kerkük’te Kürtler bekledikleri oyu alamadılar, Araplar ve Türkmenlerin Allavi listesinde birleşmeleri ve Goran grubunun Kürtlerin oylarını bölmesi bu sonuçta etkili oldu. Oylar yarı yarıya bölüşüldü. Bu durum kenti tek bir grubun yönetemeyeceği açısından önemli mesaj sayılabilir.

HERKES KENDİ MAHALLESİNE OY VERDİ
* Ülkedeki mezhepler yerleşik oldukları coğrafyalarda yine kendi gruplarına oy verdiler. Orta bölgede Sünniler, güneyde Şiiler, kuzeyde ise Kürtler yekpare davrandı. Bu durum ülkede herkesin kendi mahallesine oy verdiğini gösterdi.

* Bu resim içinde Allavi grubu karışık yapısı nedeniyle en azından ortak çıkarlar çerçevesinde bir "mantık" birlikteliği ile bir araya gelinebileceğini gösterdi. Bunun bir "gönül birliği" değil, belli çıkarlar çerçevesinde olduğu unutulmamalı. Bu, Irak'ta durumun hâlâ nazik olduğunu ortaya koyuyor.

* Ülkedeki tüm grupların nasıl davranacağı, çıkar birlikteliğinin devam edip etmeyeceği 2011 sonunda ABD askerlerinin çekilmesinden sonra netleşecek.

TÜRKİYE AÇISINDAN OLABİLECEK EN İYİ SONUÇ
* Türkiye açısından olabilecek en iyi sonuç çıktı. Türkiye her gruba eşit mesafede olduğunu söylese bile seçimlerde Allavi grubunu destekledi.

* Türkmenler Türkiye'nin yönlendirmesiyle genelde Allavi grubunu tercih etti. Irak Türkmen Cephesi adayları bu gruptan katıldı. Bu durum Türkmenler için avantaj sağladı ve birden fazla sandalye kazandılar. Irak Türkmen Cephesi, seçime tek başına girmesi halinde 1 sandalye çıkarabilecekken, El Irakiye Listesi ile girince 5 milletvekili çıkardı. Şii listelerinden seçime giren Türkmenler de var. Böylece Irak meclisindeki Türkmen sayısı bir hayli arttı. Ama birlikte davranıp davranmayacaklarını zaman gösterecek. Bu durum, Türkmenlerin diğer gruplara itttifaka zorunlu olduğunu ortaya koyarken, Türkmenlerin sayısı ve gücü konusundaki efsaneleri ve “yanlış” rakamları bir kez daha teyit etti.

İRAN SEÇİMİ KAYBETTİ
* Irak’ta hala bir vekalet savaşı yürütüldüğünü düşünürsek İran, ABD Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkeler karşısında az farkla da olsa seçimi kaybetti. Ancak, İran’ın her zaman Irak içinde çok etkili olduğunu unutmamak gerekiyor.

* Türkiye tüm gruplara eşit mesafede dursa da bu seçimden tüm grupları kuçaklayan Allavi grubunu destek verdi. Doğru bir politika izleyerek kazandı denilebilir.

IRAK’IN KADERİ
Sonuç olarak Irak seçimleri olumlu geçti. Irak halkı birlikte yaşamak istediği mesajını verdi. 2011’de ABD’nin çekilmesinin ardından durum daha da netleşecek.

Ancak, topyekün bir istikrar için daha uzun zamana ihtiyaç var gibi görünüyor. Özellikle ülke içinde karmaşık etnik mezhep yapısının yol açtığı tarihi hesaplaşmalar, çıkar dengeleri göz önüne alınırsa, çevre ülkelerin ve ABD’nin de Irak’ı çok rahat bırakmayacağı söylenebilir. Yani bundan böyle, Irak’ın kaderi içeriden olduğu kadar dışarıdan da belirlenecektir.

18 Mart 2010 Perşembe

Irak seçiminde ABD-İran çekişiyor

Irak'ta 7 Mart'ta gerçekleşecek seçimlerde Şiilerin güçlenmesi ve bunun Irak'ı İran'a yakınlaştırmasından endişe ediliyor. Bu nedenle işgalin başında Sünnilere mesafeli duran ABD, şimdi onlara yakınlaşmış durumda.

Irak’ta 7 Mart seçimlerinde, 325 sandalyeli parlamento için 6 binin üzerinde aday yarışacak.

Baas bağlantılı olduğu iddiasıyla Sünni politikacıların bir kısmı yasaklanmış durumda. Bu durum daha seçim gerçekleşmeden havayı gerginleştirdi. Yasağı koyan ise Şii ağırlıklı Güvenilirlik ve Adalet Komisyonu.

ABD İRAN’LA ÇEKİŞİYOR
Irak’taki Amerikalı komutan Ray Odierno bile Sünnilerin adaylıklarının düşürülmesine tepkili. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor. Zaten Irak seçimleri neredeyse ABD ile İran’ın çekişmesine dönmüş durumda. Irak’ta İran’ın etkisi giderek artarken tarihin bir cilvesi olsa gerek ABD’nin işgal öncesi ve sonrasında kara listeye aldığı Sünnilere bel bağlamış durumda.
Hatırlatalım. Irak’ın yapısı hakkında hiçbir şey bilmeyen ABD, işgal sonrası Baas’la bağlantılı hemen herkesi siyasetten dışlamış, orduyu feshetmişti ve ülkeyi bir anlamda Şiilere teslim etmişti. İşgal öncesi Amerika’nın halis adamı sayılan ama şimdi kara listeye alınan Şii kökenli Ahmet Çelebi, Amerika’yı sahte istihbarat bilgileriyle işgale zorlamış, muhalefet oluşturma adı altında milyonlarca dolar götümüş, ardından hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. O isim şimdilerde İran için çalışıyor. Çelebi’nin şu anki misyonu Şii-Sünni bölünmesini derinleştirmek. Nitekim, Amerika bile eski adamının bu oyunundan muzdarip. Olan bitenin arkasında İran’ın olduğunu düşünüyor.

ABD, Sünnileri hatta Baas'cıları denkleme sokmadan Irak’ta istikrar sağlayamayacağını neden sonra anlamıştı. Bu yüzden Sünni aşiretlere para ve silah verilerek El Kaide’ye karşı savaştırılmış; bu durum biraz olsun Sünni-Şii dengesini sağlamıştı.

İRAN'DAN ÇEKİNİYORLAR
ABD artık Sünnilerin olmayacağı bir seçimin İran etkisini güçlendireceği, ülkede çatışmaları yeniden arttıracağını düşünüyor. ABD, Şiilerin güçlenmesi halinde ülkenin karışacağını düşünüyor. İran’dan çekiniyorlar. Tüm planlarını asker çekme üzerine yaptılar. Bu planın bozulması halinde kurdukları denklem bozulacak.

KİM KİMİNLE YARIŞIYOR
Başbakan Nuri El Maliki’nin Kanun Düzeni İttifakı ile Şiilerin önemli isimlerinden Ammar El Hekim ile Mukteda Es Sadr’ın Irak Ulusal İttifakı çoğunluk için iddialı. Başbakan Maliki, Sünniler ve laik isimlerle “birlik” görüntüsü vermeye çalışıyor.

Yapılan yoklamalarda Başbakan Maliki’nin ittifakı yüzde 30 ile birinci, Sünnilerle birlikte seçime giren eski Başbakan İyad Allavi’nin laik eğilimli Irak Listesi yüzde 22 ile ikinci sırada yer alıyor.

NTV’ye konuşan eski akademisyen Ömer Duleymi ‘ye göre “Maliki ve Allavi Şii olmalarına rağmen Sünniler olmadan ve laikliği öne çıkarmadan başarılı olamayacaklarını düşünüyorlar ki bu doğru. Ama etnik partiler hala çok güçlü”

KÜRTLER DE SEÇİMLERE BÖLÜNEREK GİRİYOR
Kürtler de seçimde en fazla bölünerek girenlerden. Barzani ve Talabani’nin Kürdistan Listesi, Kürt bölgesinin yeni muhalefet hareketi Değişim Grubu, Kürdistan İslami Birliği ve Kürdistan İslami Hareketi 325 sandalyenin en fazla 60’ını alabilecekler. Tabii ki seçildiklerinde mecliste birlikte hareket edecekler.

EN ŞANSSIZLAR TÜRKMENLER
En şansızlar ise Türkmenler. Türkiye’de bilinenin aksine sayıları az olan Türkmenlerin, kendi kimlikleri ile çıkarabilecekleri sandalye sayısı 1 ya da 2. Birçok Türkmen aday etnik değil mezhebi kimlikleriyle ittifaklara katılıp, seçilmeye çalışacaklar.

Bu seçim Türkiye açısından da çok önemli. Türkiye ülkedeki tüm gruplara aynı mesafede durmaya özen göstererek, herkesle ilişkiye geçiyor. Eski Irak koordinatörü olan Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik seçimi çok yakından takip ediyor. Özellikle ABD’nin çekilme süreçi, Kürt açılımı, PKK ile mücadele, ekonomik yatırımlar gibi konuların geleceği de sonuçlara bağlı. Ayrıca 1 Mart 2003’deki tezkerinin reddi ile Türkiye’nin doğrudan Irak’a bulaşmamasının ne kadar hayırlı olduğunu o gün işgali destekleyenler bile teslim ediyor.

Irak’ta seçim, seçim sistemi, seçimden sonraki beklentiler çok karmaşık. Eğer Irak seçimini gönüllü bir birliktelik değil de mezhepler, dinler, etnik kimlikler üzerinden yapacaksa ülkenin geleceği ile ilgili umutlu olmak için hiçbir neden yok. Son yıllarda etnik ve mezhebi kimliklere yapılan vurgunun abartılması; bu farklılıkların, birlikte yaşama iradesi göstermemesi halinde nasıl bir milliyetçi ve dini tahakküme yol açtığını görmek için Irak’a bakmak yeterli.

5 Mart 2010 Cuma

Türkiye’nin başarısı İran’a bağlı

NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu son dönemde tırmanan İran krizini ve Türkiye'nin bu krizdeki rolünü ntvmsnbc için yorumladı.

Türkiye İran’la Batı arasındaki krizi yumuşatmak için girişimlerini ısrarla sürdürüyor. Bu krizde çaba gösteren, gösterecek olan başka bir ülke de yok gibi. İran’a yönelik herhangi bir saldırı ihtimali olmasa bile İran, Irak gibi kolay yutulur bir lokma değil. Yaptırımlar ağırlaşacak gibi ancak Davutoğlu’nun Tahran ziyareti sonra aldığımız bilgiler İran’ın geri adım atma niyeti olmadığı yönünde. Peki, Türkiye ne yapmaya çalışıyor? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çabaları sonuç verecek mi?

Türkiye’nin çabası iki yönlü. Resmi açıklamalar diplomasi yoluyla uzlaşma sağlamak. Bunun tercümesi ise “Tahran’ı nükleler enerji çalışmalarının barışçıl olduğu konusunda Batı’yı ikna etmesi, yani, Batı'nın öngördüğü şekilde takasa yanaşması. Batı’yı da herhangi bir fiziki saldırıda bulunmaması, ambargoları daha da ağırlaştırmaması konusunda zorlamak.

Tahran’daki basın toplantısında Türkiye’nin çabalarını destekleyen İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki’nin “İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda ikinci bir müzakere dönemine gireleceği, Türkiye’nin de önemli bir rol oynayacağı” açıklamasının altı çizilmesi gerekiyor. Özellikle “ikinci müzakere dönemi”nin anlamı şu: İran şu anda takas planına sıcak bakmıyor; elindeki uranyumun yurtdışında Fransa ve Rusya’da zenginleştirilmesi önerisi geride kaldı. Bu noktada İran artık “uranyumu zenginleştirdi ya da zenginleştirme çok yaklaştı. Pazarlıklar da artık bu noktadan itibaren başlayacak.”
Bu nokta çok önemli çünkü yeni aşamada İran elini güçlendirmiş ve pazarlıklara bu seviyeden yapacak gibi görünüyor. Diğer yandan bu durum Batı'nın yaptırımları hayata geçirmesi açısından dezajantaj.

İRAN SONUNA KADAR DİRENECEK
İran elini güçlendirdi ama baskıların artacağını da biliyor. Belki çok zor durumda kalacak. Ancak, yönetimin başka seçeneği yok. Geri adım atması hem içeride hem de dışarıda zayıf düşer. Sonuna kadar direnecek.

Türkiye’nin çabalarına hep sıcak yaklaşılıyor ancak bu Türkiye’nin tek başına halledebileceği bir sorun değil. İşin içinde Çin, Rusya var. Açıkçası Türkiye kendi kontrolünde olmayan bir süreçi kontrol etmeye çalıştığı anlatılıyor. Evet, Türkiye neredeyse çaba gösteren tek ülke konumunda. Davutoğlu sürekli Tahran’la görüşüyor. ABD ise Çin ve Rusya’yı ikna etmek, BM Genel Kurul’nda ambargo için uluslararası meşruiyeti sağlamak için çabalıyor. Ama Çin’in İran’la olan petrol alım ilişkisi, 4.7 milyor dolarlık doğalgaz çıkarma anlaşması, bu ülkeyi farklı kılıyor. Rusya S-300’leri İran’a satabileceğini söyledi. Dolayısıyla sorun sadece İran değil bölge hatta dünya sorunu.

PEKİ NE OLACAK?
Yeni ambargoların geleceği, İran’ın daha da sıkışacağı, ama içeride herkesin kenetleneceği halkın da birçok zorluğa rağmen yönetimi destekleyececeği, ABD’nin de sorununun böyle çözülmeyeceğini hala anlamadığı söylenebilir.

Türkiye çabası İran’nın niyete bağlı olarak sonuç verecek. Aksi takdirde Türkiye’nin istediği bir çözüm mümkün değil. İran sanki Türkiye’yi boşa çıkarıyor, kendi rolünü Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Türkiye’nin rolünü önemsemek ama fazla hayalci olmadan bölgedeki dengeleri de bilmek gerekiyor. Yoksa Ortadoğu bir anda ayağınızın altındaki zemini kaydırabilir.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Anlaşmayacaktınız, niye imzaladınız?

Türkiye ve Ermenistan'ın Zürih'te protokolleri imzalamasının üstünden 4 ay geçti. Ancak iki ülke de, protokolde yer almayan ön koşulları gündeme getirerek süreci uzatıyor. Halbuki iki halk arasındaki normalleşmenin “hayalini” gerçek kılmak için, süre daha kısa tutulmalı.

Geçen yıl 24 Nisan öncesi Türkiye ve Ermenistan arasındaki yumuşama yeni bir başlangıç umudunu yeşertmiş, biz de çeşitli yazılarımızda hem de NTV’deki bazı programlarda “Erivan Treni Yola Çıktı” başlığını kullanmıştık. Ama geçtiğimiz günlerde olanlar bu “treninin” bir süre daha “sınırda” bekleyeceğini gösteriyor.

24 Nisan 2009’un hemen arifesinde Türkiye ile Ermenistan arasında atılan adımın Barack Obama’nın “soykırımdır” açıklamasını önlemeye yönelik olduğunu söyleyenler çıksa da iki ülke yönetiminin gerçekten ciddi olduğuna inananların sayısı bir hayli fazlaydı.

Umutlar hala sönmüş değil, ama iki tarafın Ekim ayında “ön koşulsuz” attığı imzalara sadık kalıp kalmayacağı artık şüpheli. Çünkü Türkiye ve Ermenistan arasındaki protokoller iki ülkenin meclisince kabul edildikten sonra yürürlüğe girecek; diplomatik ilişki kurulacak, sınırlar açılacak ve tarih komisyonu 1915 olaylarını araştıracaktı. Üstelik iki ülke herhangi bir ön koşul öne sürmeyecekti; yani ne soykırım, ne Dağlık Karabağ’daki işgalin sona ermesi, ne Azerbaycan’ın baskısı.

ÖN KOŞUL. HEM VAR HEM YOK!
100 yıllık bir sorunla masaya oturmak iki taraf için de zor olmakla birlikte, ön koşulun olmaması umutları arttırmıştı. Oysa öyle olmadığı çok kısa sürede anlaşıldı. Önce her iki tarafın milliyetçileri ayaklandı, ardından Azerbaycan Türkiye’ye “posta koydu”, Ankara Azerbaycan’ı ikna etmek için protokollere aykırı olmasına rağmen Bakü’ye söz verdi: “Karabağ işgali sona ermeden sınır açılmayacak.”

Protokoller daha ilk ayında yara almakla kalmayıp, “Karabağ’sız anlaşma olmaz” noktasına gelindi.

AÇILIM HAYAL KIRIKLIĞINA ERMENİSTAN DA MI EKLENİYOR?
Tüm bunların nasıl bir diplomatik manevra olduğu hala anlaşılmış değil. İnsan, “Peki, bu önkoşulları protokollere niye koymadınız? Madem koymadınız, şimdi niye ön koşul olarak öne sürüyorsunuz?” diye sormadan edemiyor.

Yoksa hükümetin geçen yılki “açılımlar listesinin” hayal kırıklığı bölümüne Kürtlerden sonra Ermenistan da mı eklenecek?

AĞRI'NIN DİĞER YAKASINDA DA DURUM FARKLI DEĞİL
Ağrı’nın diğer yakasında da durum pek farklı değil. Devlet Başkanı Sarkisyan protokolleri anlatabilmek için diaspora ile karşı karşıya geldi; içeride muhalefetle karşılaştı. Protokollerde soykırım ön koşul olarak dayatılmadı belki, ama bu konunun Ermeniler için “tartışılmaz” olduğunu, kurulacak tarih komisyonunun da konuyu tartışmayacağını bilmemek için saf olmak gerekiyordu; Türkiye’de bunu bal gibi biliyordu.

2009’un Aralık ayında Birikim’de şöyle yazmışız: İki ülke arasındaki “uzlaşmaz çelişki” yani “tarihi travmanın” protokolde doğrudan yer almaması, sürecin daha ilk elden akamete uğramaması açısından çok önemli olmakla birlikte, bu durumun iki ülkedeki algılama farkından kaynaklandığını unutmamak gerekiyor. Protokolün imzalanmasından ardından Türkiye’de, 1915 olayları ele alınmayacak gibi algılanmıştır ki bu yanlıştır. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin bam telini 1915 oluşturmaktadır ve iki ülke arasında olmasa bile iki halk arasındaki zihinsel, psikolojik ve vicdani ilişkinin normalleşmesi, siyasi ya da hukuki kararlardan çok daha önemlidir.

TÜRKİYE PROTOKOLLERİ UYKUYA YATIRDI
Türkiye’nin soykırıma karşılık kozu ise Dağlık Karabağ oldu. Türkiye, protokolleri Meclis Dış İlişkiler Komisyonu’na havale ederek uykuya yatırdı. İki taraf ilişkilerin başlangıcı olarak bir irade gösterdi ama yola cesurca ve iyi niyetle devam edemedi.

ERMENİSTAN’IN ADIMI SAHTE Mİ?
Ermenistan Anayasa Mahkemesi 10 gün önce protokolleri bazı çekinceler ekleyerek kendi meclisine gönderdi.

Gerekçeli kararda "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirtildi. Bunun tercümesi şu: “Soykırım tartışma konusu bile olamaz.” Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük kalıyor. Türkiye’nin bunu kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman tarih komisyonu ne yapacak sorusu akla geliyor? İkincisi, protokolde yer alan “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunda, Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi'ne atıf yaptı. Böylece, Türkiye'nin doğusunu “Batı Ermenistan” olarak kayda geçiren belgelere göndermede bulundu. Türkiye’ye göre bu kararlar protokolleri sakatladı.
Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Değişen tek şey Ermeniler ile Azerilerin geçen yıl içinde 8 defa bir araya gelmeleri. Dağlık Karabağ’da bir şeyler olacak ama buna daha vakit var; biraz da Rusya’nın vereceği karara bağlı.

Sanki iki ülkenin yönetim de bu gidişattan memnun gibi. Zaten süreç zor yürüyecekti, şimdi her iki taraf için de bahane oluştu. Vakit kazanmak için Ermenistan Türkiye’nin Karabağ dayatmasına, Türkiye’de Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararına can simidi gibi sarıldı.

HAYALDEN VAZGEÇMEMEK
AKP hükümeti ve Sarkisyan yönetiminin en azından başlangıç için umut veren adımlarının devamını sağlamak için her iki taraf üzerinde baskı kurmak gerekiyor. İşin vahim yanıysa oluşan iyimser havanın sadece resmi süreçlerde bırakılarak dağılması tehlikesi. Hayalci olmamakla beraber, iki halk arasındaki normalleşmenin “hayalini” gerçek kılmak için sürenin daha kısa tutmasında yarar var. Önemli olan yıllardır süren çelişkilere, her iki tarafın politik ayak oyunlarına rağmen iki halkın buluşması, yani açılan sayfanın doldurulmasıdır.

Tıpkı rahmetli Hrant Dink’in "İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu" adlı kitabında olduğu gibi: "Türk-Ermeni ilişkileri açısından asırlardır gelen ve asırlara gidecek olan ortak yazgımız bir kez daha önümüzde. Atalarımız geçmişte kendine düşen sayfaları iyi kötü doldurdular. Asıl sorun, bugün bizim bu beyaz sayfaları nasıl dolduracağımız.

Mete ÇUBUKÇU

28 Ocak 2010 Perşembe

Türkiye ABD ve İsviçre'den garanti istiyor

Türkiye ile Ermenistan arasındaki protokollerin uygulamasında sıkıntılar sürüyor. Türkiye süreci aksatan taraf olmadığının Amerika ve İsviçre nezdinde garantisini istiyor. NTV Haber Müdür Mete Çubukçu'nun yorumu...

Malum her 24 Nisan öncesi hop oturup hop kalkarız.

Nedeni bellidir: Amerikan Senatosu Ermeni Soykırımı Tasarısı konusunda nasıl bir karar verecek? Amerikan Başkanı hangi kelimeleri kullanacak? Bu yüzden 24 Nisan öncesi Türkiye’den Washington’a heyetlerin gittiği, lobi şirketlerinin “ikna” faaliyetlerinin hızlandığı, Yahudi lobilerinin harekete geçirildiği bilinir.

Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerine göre bu yıl endişe edecek bir şey yok. Zaten bu yıl sorun 24 Nisan’da değil, geçen yıl imzalanan Türkiye-Ermenistan arasındaki protokollerin geleceği ile ilgili.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi imzalanan protokolleri kabul etti. Ama gerekçeli kararında "ilişkilerin tarihsel boyutunu incelemek üzere kurulması öngörülen komisyonun kesinlikle 1915'te yaşananları ele almayacağını” belirti. İkincisi, “karşılıklı sınıra saygı duyulması" konusunun 1990'dan sonra yapılan anlaşmalar için geçerli olduğuna hükmetti.

Geçtiğimiz günlerde bir araya geldiğimiz üst düzey yetkili, gerekçeli kararın protokolleri sakatlayabileceğini açıkladı. Yani Türkiye 4 yıldır adım adım oluşturduğu normalleşme sürecinin boşa gitmesinden kaygı duyuyor, ama masadan çekilen taraf olmak istemiyor. Ancak bu haliyle protokollerdeki 1915’le ilgili kurulacak olan tarih komisyonu kadük(güdük,hükümsüz) kalıyor. Çünkü Ermenistan Anayasa Mahkemesi “1915 soykırımdır tartışılmaz” diyor. Türkiye’nin bunun kabul etmeyeceği biliniyor. O zaman, "Bu komisyon ne yapacak?" sorusu akla geliyor. Ayrıca sınırlar konusunda kendi belgelerine atıfta bulununca da bugünkü sınırlara gölge düşüyor.

Bu nedenle Türkiye Ermenistan’ın kendi iç hukukundan yola çıkarak, uluslararası hukuku ihlal ettiğini düşünüyor ve bunun kabul edilemez olduğu söyleniyor. “Biz protokollere bağlıyız. Aynı tavrı Ermenistan’dan bekliyoruz” deniyor. Peki, Türkiye bu durumda ne yapıyor? Süreci aksatmak isteyen taraf olmadığını göstermek için protokoller konusunda Amerika ve İsviçre nezdinde garanti istiyor. Hem de bunun yazılı olmasında ısrar ediyor.

Yazılı istemesinin nedeni ise “sürecin protokollerde imzalandığı şekilde devam edeceğinin” garantisini almak adına, ABD ve İsviçre’yi sorumluluk altına sokmak.

Ermenistan ise “Süreç işliyor. Protokoller gerektiği gibi meclise sevk edildi. Normal prosedür devam ediyor” düşüncesinde. Evet, normal prosedür işliyor ama Ermenistan Meclisi'nin gerekçeli kararlara göre hareket etmesi halinde sürecin tıkanacağı biliniyor.

Karabağ konusuna gelince. Burada da kısa vadede bir umut ışığı yok gibi. Aslında Ermenistan ile Azerbaycan arasında görüşme trafiğinin hızlanması önemli. Hatta, Azeriler, Ermenilerin Dağlık Karabağ’daki 5 reyondan çekilmesi halinde sınırı açabileceklerini söylüyorlar. Ermeniler ise toptan çözümden yana. Türkiye’nin ise Karabağ için adım atılmadan protokolleri onaylamayacağı biliniyor. Ancak şu söylenebilir: Kafkaslar’da kritik bir sürece giriliyor.

Durum karışık gibi görünse de net olan tek şey her iki taraftaki umudu taze ve ayakta tutmanın gerektiği. Çünkü her iki tarafta da çözümden yana irade koyanlar var. Fazla vakit kaybetmemek gerekiyor. Kaybedilen vakit heyecanı ve çözümü öldürebiliyor. Mart ve Nisan ayında bu konuyu daha çok konuşacağız gibi görünüyor.

17 Ocak 2010 Pazar

İsrail’in derdi Türkiye’nin bölgedeki yükselişi

Mete Çubukçu, son yaşanan Türkiye-İsrail krizini değerlendirdi.

Bir yıl önce Gazze saldırısı ve Davos kriziyle soğuyan, ardından inişli çıkışlı grafik izleyen Türkiye-İsrail ilişkileri son yaşanan “koltuk” krizinden sonra en zor döneminden geçiyor. Bu tespiti, İsrail’deki diplomatik kaynaklar da yapıyor. Aynı kaynaklar, iki hükümetin kullandığı söylem düzeyi ve tonunun ilişkileri en alt düzeye indirebilme riski taşıdığını da söylüyor. Baştan söylemek gerek. İsrail Ortadoğu’da ne olup bittiğini okuyamıyor.

Gücünü hala korusa bile, durumu analiz edemedikleri için açısını “küstahlıkla” çıkarmaya çalışıyorlar, giderek yalnızlaşıyor. Bunun anlamı şu: Uzun süre ikili ve bölgesel konularda Türkiye ile İsrail yan yana gelmeyecek, zaten rafa kaldırılan arabuluculuk konusu gündemden tamamen düşecek.

Aslında Lieberman ekibi Başbakan Erdoğan’ın Davos’tan başlayarak devam eden Gazze hassasiyetini görmek istemiyor. Ama asıl gerekçe Kurtlar Vadisi, Ayrılık gibi dizeler ya da bu dizilerden kaynaklanan krizler değil. Amerika’nın desteği ve onayıyla Türkiye’nin bölgede yükselen kredisi. ABD, bölgede Türkiye’yi kolluyor. Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde Türkiye’yi önemli rol biçiyor, bazı ilişkilerde Türkiye’yi kullanmak istiyor. Bunun için son dönemdeki Suriye, Lübnan ilişkilerine bakmak gerekiyor.
ABD’nin İsrail ile arası bozuk olmasa bile eski sıcaklığında değil. ABD’nin bu süreçte ses tonunun Türkiye’ye karşı yükseltmemesi de bunun kanıtı. Eskiden İsrail’e karşı herhangi bir girişimde böyle sessiz kalır mıydı? ABD hem Türkiye’nin etkisini arttırmak hem de Hetanyahu-Liberman ekibinin burnunu sürtmek istiyor. Çünkü bu ekip ABD’nin hiçbir talebeni yerine getirmiyor. Buradaki sorun, İsrail’in bölgedeki yeni şekillenmeyi, Türkiye’yi anlayamaması, kabul etmemesinden kaynaklanıyor. İsrail, Bush döneminin saldırgan politikasında takılıp kalmış durumda. Giderek yalnızlaştığının farkında değil. Bölgede yıldızı parlayan ve sesini yükselten Türkiye’nin bu çıkışını kaldıramıyor. Ortadoğu’yu hala kendisinin yönettiğini düşünüyor. Olan bitenin özeti bu.

Tabii Türkiye’nin rolü ve yükselen yıldızından söz ederken emperyal bir neo Osmanlı analojiden söz etmiyoruz. Suriye, Lübnan’la gelişen ilişkilerini Osmanlı’nın Şam vilayetine kadar vardırmak niyetinde değiliz.

Neden her girişime emperyalist bir zihniyetle yaklaşır ki?

İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman ile İsrail dışişleri bürokrasisi arasında görüş farklılığı var. Liebermen, kendi ideolojisi çerçevesinde sözlerini tartmadan konuşuyor ama birçok kişi bunun bilinçli olduğunu düşünüyor. Liberman aşırı sağcı bir isim, zaman zaman ırkçılığa varan söylemlere sahip, Araplara düşman. Şimdi buna Türkler de mi ekleniyor?

Seçimden önce “Siyonizme bağılılık yemini etmeyen İsrailli Arapların, vatandaşlıktan çıkarılmasını” “Hamas'a karşı Amerika’nın 2'nci Dünya savaşında Japonya'ya yaptığının benzerinin uygulanması” isteyen “orijinal” fikirli, ırkçı tonları olan görüşlerin sahibi.

İsrail hükümeti içinde Türkiye ile ilişkiler konusunda iki farklı kanat var. Lieberman kanadının karşısında koalisyonun diğer ortağı İşçi Partisi lideri, Savunma Bakanı Ehud Barak daha ılımlı bir politikadan yana; keza Ticaret Bakanı Benyamin Ben Eliezer de bu takımdan. Geçen hafta görüştüğümüz İsrailli bir diplomatta bu ayrıma dikkat çekiyordu. Lieberman’ın politikasını kapalı bir dille eleştiriyordu.

NTV’ye konuşan İsrailli muhalif isimlerden Uri Avnery’i de bu çıkışın hafta sonu Türkiye’yi ziyaret edecek olan Barak’a yönelik olduğunu söylüyor: “Bu olay Savunma ile Dışişleri Bakanı arasındaki bir çekişme Lieberman daha çok Barak'a karşı mücadele ediyor. Barak Türkiye ziyaretinde ilişkileri onarmak istiyor. İsrail Savunma Bakanlığı'nın çıkarı da bu ilişkilerin sağlam tutulmasında ve Lieberman ise Barak'ı sabote etmeye çalışıyor.”

İsrail’in önemli kanalı TV2’nin dış Haberler sorumlusu Arad Nir de aynı kanıda. Nir, “İşçi Partisi'ne, yani muhalefet olan bir partiye mensup olan Ehud Barak'ın durumunu tehlikeye atmak istiyor ki biliyorsunuz şu anda bir koalisyon hükümetimiz var. Dolayısıyla Lieberman bu noktada, ulusal çıkarlara uygun olarak değil, kendi parti çıkarları temelinde hareket etmekle suçlanıyor.” diyor.

Ne olursa olsun, ister Türkiye’ye tepki isterse İsrail’deki koalisyonun iç mücadelesi, sonuç olarak Türkiye Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a yapılan utanç verici ve ilkel bir davranış. Kimi televizyon programlarını protesto etmek başka bir konu; yabancı bir ulusa, yabancı bir diplomata hakaret etmek ise bambaşka. İsrail Dışişleri Bakanlığına birkaç kez girmiş biri olarak çok daha güzel ve düzenli odalarda ağırlandığımızı hatırlatmak gerekiyor. Bu yüzden Çelikkol’a yapılan gerçekten onaylanacak bir davranış değil.

Peki şimdi ne olacak. Olacak olan şu: İsrail özür dilemezse Büyükelçi Çelikkol geri çekilmeyecek belki ama Ankara’ya çağırılacak. Görüşmeler yapılacak bir süre Tel Aviv’e dönmeyecek.

Tabii bu süreçte İsrail politikası ve politikacılarını eleştirirken çok ince bir çizgi olan Yahudi düşmanlığı tuzağına da düşmemek gerekiyor.

12 Ocak 2010 Salı

Mısır bunu niye yapıyor?

Gazze’ye yardım konvoyunun engellenmesi Mısır’ın bu konudaki tavrını bir kez daha gözler önüne serdi. Peki Mısır'ın uyguladığı politikanın amacı ne?

Gazze’ye yardım konvoyunun Mısır tarafından engellenmesi Gazze’deki insani durumun vahametini ve Mısır’ın bu konudaki tavrını bir kez daha gözler önüne sermesi açısından önemliydi.

Gazze’ye yönelik insani yardım için gösterilen her türlü çaba dikkate değer. Bu nedenle Mısır’ın çıkardığı zorluk, baskı ve polisiye tedbirler kabul edilebilir gibi değil. Ancak sıcak gelişmeler ve insani kaygıları unutmadan daha geniş bir perspektiften baktığımızda Mısır’ın uyguladığı politikanın yeni bir durum olmadığı görülür.

Nasıl mı?
Şöyle: İsrail uzun yıllardır, hatta kuruluşu olan 1948’den bu yana Batı Şeria’nın Ürdün’e, Gazze’nin de Mısır’a bağlanmasını ister. Bu basit bir istek değil, İsrail’in resmi belgelerinde yer alan, politikacılar tarafından savunulan, bir anlamda Filistin sorunundan kurtulmanın reçetesidir onlar için. İzak Şamir’den Netanyahu’ya Şaron’a kadar birçok politikacının çözüm önerileri arasında bu konu hep vardır. Gerekçeleri ise Filistin diye bir toprağın olmadığı* Batı Şeria’nın zaten Ürdün, Gazze’nin de Mısır’a ait olduğudu iddiasıdır. Bu iddia Filistin sorununu bu ülkelerin üzerin yıkarak, işin içinden çıkmak isterler.

1948’den bu yana Arap dünyası, Mısır ve hatta Filistinliler İsrail’in bu yaklaşımından uzak durur. Çünkü bu yaklaşımı kabul etmek, Filistin meselesini, Filistin topraklarının meşruiyetini ve yasallığını ortadan kaldırır; üstelik Filistin sorunu da çözmez. Bir Filistin kurulacaksa bu Filistin topraklarında, Batı Şeria ve Gazze’de olmalıdır.

Peki şimdi olan ne?
Son 4 yıldır, yani Gazze’nin Hamas kontrolüne girmesi, dünyadan tecrit edilmesinden sonra, Gazze için tek bir nefes borusu kaldı. O da Mısır sınırındaki Refah sınır kapısıydı. Mısır Hamas’a olan husumeti nedeniyle bu kapının gerektiği gibi kullanılmasına karşı çıkar. Özellikle El Fetih Gazze’den kovulduktan sonra Mısır-Hamas ilişkileri daha da gerginleşmiştir. Çünkü Mısır, Hamas’ın güçlenmesi halinde, Hamas’ın ataları olan Müslüman Kardeşleri durdurmakta zorlanacağını düşünür. Mısır şimdi hem Hamas’ı sıkıştırıyor hem Müslüman Kardeşlere baskı uyguluyor. Çünkü kendi rejiminin geleceğinden endişe duyuyor.
Şimdi gelelim güncel, sıcak konuya.

Mısır’ın Refah kapısını hala çok sıkı denetlemesinin nedeni Hamas’ı Gazze’de zor durumda bırakıp El Fetih ile anlaşmaya zorlamak. İsrail de, ABD de bunu istiyor. Hamas direniyor. Gazze halkı ise giderek tükeniyor. Ama ayakta kalmaya çalışıyor. Mısır bununla da kalmıyor. Geçen yıl imzaladığı anlaşma gereği, sınırdaki tünellerden ihtiyaç malzemelerinin geçişini (silah kaçırıldığını iddia ediyor ki kısmen doğrudur) engellemek için yeraltına metal duvar örüyor. Bunun kalmayıp bu tünellere deniz suyu pompalamaya hazırlanıyor. Geçen yıl Refah sınır kapısını, kontrolünü El Fetih’e bağlı güçlerin sağlaması durumunda, açabileceğini açıklamıştı. Bu da Hamas tarafından kabul edilmedi.

Ama tüm bunlara rağmen Mısır, iddia ettiği gibi arabuluculuk konusunda başarılı değil. El Fetih ile Hamas’ı bir türlü anlaştıramıyor. Belki de anlaştırmak istemiyor. Çünkü elindeki kartı kaybetmek istemiyor.

Peki bu kart ne?
Mısır Arap dünyasında eski gücünde değil. Bunu biliyor. Giderek zemin kaybediyor. Bu gücü elinde tutmak için Filistin meselesi son malzeme. Türkiye’yi de bu işin dışında tutma nedeni bu.

Tabii ki tüm bu reel politik unsurlar Mısır’ın şu anki tavrını haklı çıkarmıyor. Gazze’deki durum hafifletmiyor.

* Hatta Golda Meir’e göre “Filistin diye bir toprak, Filistinli diye bir kimlik yoktur. Kendini Filistinli sananlar” vardır.

Mete ÇUBUKÇU- NTV Haber Müdürü

3 Ocak 2010 Pazar

Gazze’yi unutmayın!

Gazze hâlâ yıkıntı içinde... Hastalıklar devam ediyor, çocuklar ölüyor. İşgal kara, hava ve denizden sürüyor. Gazze’de 1 yıldır değişen bir şey yok.

Cebel Seyit yani Seyit Dağı’nın eteklerindeki dönümlerce portakal ve limon bahçesinin kökünden tahrip edilmesinin ne anlamı olabilir ki? Filistinliler için toprağa bağlılık anlamına gelen ve yetişmesi uzun yıllar alan zeytin, portakal, limon bahçelerinin yok edilmesinin amacı nedir? Bölgede en basitinden, en hayati olana kadar tüm üretim tesislerinin vurulması, özellikle çimento fabrikalarının hedef alınması hatta cola üreten fabrikalara kadar bombalanması nasıl açıklanabilir? Ya hâl Gazze’de toplanmayı bekleyen onlarca büyük ve küçükbaş hayvan ölüsü, vurulan tavuk çiftlikleri? Tüm bunları bir araya getirince İsrail’in neyi amaçladığı daha net ortaya çıkıyor.”

Geçen yıl Gazze dönüşü bu satırları kaleme almışız. Tam 1 yıl önce son yılların en şiddetli , en eşitsiz, en fütursuz saldırılarından birine şahit olmuştuk.

İsrail’in Gazze saldırısı, sadece çoğunluğu sivil olmak üzere 500 kişiyi öldürmek, 5 bin kişiyi yaralamakla kalmayıp, bu “toplama kampı”nın büyük bölümünü yerle bir etmeyi hedeflemeşti. Amaç, Gazze’yi Gazze’deki Filistinlileri, Hamas’ı bahane ederek bir daha ayağa kalmayacak hale getirmek, Filistin halkına diz çöktürmek, topraklarından söküp atmaktı.

FOSFOR BOMBASI DA KULLANMIŞTI
Gazze’deki Filistinlilere “bu topraklara ait değilsiniz” dercesine evlerinden, portakal, zeytin bahçelerine kadar her şeyi yok etmiş, hayvanlarını öldürmüştü.

Dünyanın en fakir ve nüfus yoğunluğu en fazla olan bu bölgedeki, özellikle çimento ve tuğla fabrikalarını hedef almıştı; bir daha ev yapamasınlar diye. Şehir merkezlerinde gelişi güzel apartmanlara ateş etmişlerdi; balkonlarda bulunan, kadın ve çocuklar öldürülmüştü. Hamas militanları bahane edilerek; okullar, hastaneler bombalanmıştı. Hepimizin gözleri önünde fosfor bombaları kullanılmıştı.

İSRAİL HEDEFİNE VARAMADI AMA...
Ne yazık ki herkes bu saldırıyı seyretmişti. Hatta, bu saldırı öylesi bir hal almıştı ki, İsrail kimseyi umursamadığını göstermek için BM Genel Sekreteri Kudüs’te basın toplantısı yaparken Gazze’de BM’nin yardım konvoyları bombalanmıştı. Arap ülkeleri dahil, sessiz kalınmıştı bu saldırıya. Herkes farklı hesaplar üzerine oyunu kurmuştu. İsrail, bir taşla iki kuş vurmak istemiş, Hamas aracılığı ile İran ve Suriye’yi devredışı bırakmayı tasarlamıştı. Yani, 2 yıl önce Lübnan’da Hizbullah’a karşı yapamadığını bu kez Hamas’a karşı yapacaktı. Üstelik, Hamas’ı devre dışı bırakarak Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimini Gazze’de tekrar iş başında getirecekti.

Ancak, 22 gün boyunca tonlarca bombanın sivil hedefleri vurup Gazze’nin tüm alt yapısını çökertmesine, 1.5 milyar dolarlık zarara rağmen, İsrail hedefine varamadı. Ama 1 yıldır Filistin halkını her türlü ambargo ve gayri insani yaşama mahkum etmiş durumda.

ARAP ÜLKELERİNİN TUTUMU
1 yıldır değişen hiçbir şey yok. Gazze’de bir kilo çimento bulup evleri yeniden inşa etmek mümkün değil, ambargo devam ediyor. Hamas ve El Fetih arasındaki iktidar savaşında olumlu hiçbir adım atılmamış durumunda. Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Mısır sınırındaki Refah kapısı hâlâ mal ve hizmet geçişine kapalı. Arap ülkeleri göstermelik çıkışlar dışında hala sessiz. Çünkü onlar da durumdan memnun.

2006’daki Lübnan savaşında İran ve Suriye’nin bölgedeki gücünü kırmak için açık bir biçimde İsrail’den yana taraf olan Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan, Gazze konusunda da aynı tavırlarını sürdürüyor.

Onların derdi Filistin filan değil; İran’ın ve bölgede yükselen Amerikan karşıtı yönetim ve örgütlerin ortadan kalkması. Ilımlı Arap ülkeleri denilen bu ülkeler aslında birçoklarının kullanmaktan çekindiği tanımla düpedüz “işbirlikçi”. Ilımlı denilmesi Amerikan ve İsrail çizgisi ile sorunu olmamasından kaynaklanıyor. Birçoğunun korkusu çizgi dışına çıkıp direnenlerin, baskı altında tuttukları kendi halklarına örnek oluşturacak olması. Mısır, Gazze konusunda köstek olmaya devam ediyor. Gazze halkının tek nefes borusu olan Refah sınırındaki tünellere başa çıkamadığı için şimdi Amerikan konsorsiyumu ile sınıra demir bloklar yerleştirip kaçakçılığı önlemeye çalışıyor. Batı Şeria’daki utanç duvarı yetmezmiş gibi, şimdi de yeraltına demir duvar örülüyor.

ERDOĞAN HAKLI
Filistin halkı belki Hamas’a karşı ayaklanıp devirir umuduyla daha da yoksulluğa terk ediliyor. Başbakan Erdoğan, kimi uluslararası platformlarda “1 yıldır kimse bir şey yapmıyor. Gazze’deki durumda değişen bir şey yok derken” haklı. Erdoğan hangi saikle hareket ederse etsin Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Bir de Gazze saldırısı sırasında Türkiye’deki duyarlılığı, sokaklardaki protestoları unutmamak tabii ki.

1 yıl önce dünyanın önemli “savaş makinesi ”nden olan İsrail ordusu, Hamas’ın el yapımı roketlerine karşı fosfor bombası kullanacak kadar fütursuzlaşmıştı. “İşlenen suçların duyurulmasını” istemeyen İsrail, 22 gün boyunca medyayı Gazze’ye sokmamıştı.

'BİZ EV SAHİBİ, ONLAR İŞGALCİ'
Ama 22 gün sonra girebildiğimiz Gazze’deki durumu fark etmemek mümkün değildi. Gazze, sanki orta şiddette bir deprem yaşamış gibiydi. Ve sözü çokça edilen ve edildikçe içi boşalan barış söylemlerinin Gazzeliler için hiçbir anlamı kalmamıştı.

Özellikle, Filistinliler için hayati önem taşıyan vereceği ürünlerden çok toprağa yerleşmek kök salmak anlamına gelen zeytin ve portakal ağaçlarının dozerlerle sökülmesi sonrası bir Filistinlinin “O ağaçları yeniden dikeceğiz hepimizi öldürseler bile, bu toprakların bizim olduğunu onlara göstereceğiz. Buraların sahibi biziz, onlar işgalci. Hiçbir saldırı bu gerçeği değiştiremez” demişti.

Yaklaşık 1 yıl aradan sonra BM adına Richard Goldstone’un tarafından hazırlanan Gazze raporu da İsrail’in Hamas’la birlikte suç işlediği tüm ayrıntıları ile ortaya kondu. Siyonizme bağlı bir Yahudi ama öncelikle bir hukuk, adalet adamı olan Goldstone raporunda İsrail’i mahkum etti. Bu durumu İsrail’de büyük fırtına kopardıysa da yine değişen bir şey olmadı. Mahmud Abbas yönetimi de bu raporu saklamak için elinden gelen yaptı. Zaten saldırılar sırasında sırasındaki sessizsiği de manidardı. Sanki içten içe İsrail’in tavrını desteklemişti.

TRAVMAYI AŞMAK İÇİN Mİ?
Obama yönetimi, Bush’a oranla İsrail’e oldukça mesafeli olmasına rağmen, İsrail’in tutumunda bir değişiklik yok. Gazze’yi giderek bir “toplama kampına” dönüştürüyorlar. Oysa soykırım yaşamış bir milletin, ırkın bu duruma nasıl göz yumduğu da başka bir soru başka bir inceleme konusu. Yoksa o travmayı bu şekilde mi aşamaya çalışıyorlar?

GAZZE YALNIZ VE ÇARESİZ
Gazze hâlâ yıkıntı içinde... Evler harabe halinde, elektrik kısıtlı. Hastalıklar devam ediyor, çocuklar ölüyor. Gazze’deki hapis hayatı sürüyor. Kısaca işgal kara, hava ve denizden sürüyor. 1 yıldır değişen bir şey yok.

Hamas’ın eleştirilecek onlarca yönü olmasına, kamuoyu yoklamalarında El Fetih’in gerisinden gelmesine rağmen İsrail’in dünyayı umursamaz tavrı değişmedikçe, 1 yıl önceki saldırının hesabını vermedikçe, sınırlar açılıp Gazzelilerin insan gibi yaşama şartları sağlanmadıkça, saldırganlığı, işgalciliği ve barışı istemeyen taraf olması her zaman deşifre edilmelidir. Unutmayalım; Gazze halkı hâlâ yalnız ve çaresiz.

Gazze tradejisinin birinci yılında özellikle Joe Sacco’nun "Filistin" adlı çizgi romanına bakmakta yarar var.

Edward Said'in önsözüyle yayınlanan bu kitap, her ne kadar birinci intifadaki Filistin'i anlatsa bile mağdur Filistin'i, Gazze'yi, işgali, zorbalıklarla el konulan toprakları, işkenceleri bir film gibi gözler önüne koyuyor.

O yıldan bu yana da Gazze'de değişen bir şey yok.


Mete ÇUBUKÇU

10 Aralık 2009 Perşembe

'Komşu'da neler oluyor?

Yunanistan'la ilgili kaygılar, piyasaları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Peki, Yunanistan'ın kamu maliyesindeki ciddi bozulmanın ardında hangi nedenler yatıyor? Başka sorunlu ülkeler var mı? İşte ayrıntılar...

Yunanistan'ın kamu maliyesine ilişkin sorunlar yaklaşık iki haftadır piyasaların gündeminde.

Yunanistan'ın yaşadığı sorunlar, İrlanda ve İspanya için de geçerli. Ancak Yunanistan'la ilgili kaygılar, yeni seçilen hükümetin bütçe açığı/milli gelir oranı tahmininin, önceki hükümetin öngörüsünden çok yüksek olmasıyla iyice arttı.

Yeni hükümet, bu yıl bütçe açığının milli gelirin yüzde 12.7'sine çıkacağını açıkladı. Bu, bir önceki hükümetin tahmininin iki katından fazla. Bu nedenle, Yunanistan'ın resmi istatistik kurumunun ve dolayısıyla devletin güvenilirliği ciddi biçimde zedelendi.
Küresel kriz, Yunanistan'ın uzun süredir devam eden ekonomik sorunlarının büyümesine yol açtı. Ülkenin en büyük gelir kaynaklarından turizm ve gemicilik sektörleri krizden büyük darbe alınca devletin gelirleri azaldı.

Yunanistan ekonomisinin 2009'da yüzde 1.2 daralacağı öngörülüyor. Bu, diğer bölgelere kıyasla daha hafif bir durgunluk gibi görünse de, önceki yıllarda elde edilen yüzde 5'e varan büyümeye göre ciddi bir gerilemeye işaret ediyor.

Analistlere göre, Yunanistan'ın en büyük sorunları, yaşlanan nüfusu ve hiçbir şey yapılmazsa 15 yıl içinde batması muhtemel olan sosyal güvenlik sistemi. Kamu maliyesindeki bozulmayı hızlandıran bu sorunlarla, kamu borcu/milli gelir oranının bu yıl yüzde 110'a çıkacağı tahmin ediliyor. Bu oranın 2011'de ise yüzde 135'e çıkması bekleniyor.

Yunanistan'ın kamu borcunun mali istikrarı tehdit etmesi, ülkenin kredi notunu olumsuz etkiledi. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Yunanistan'ın kredi notunu bir basamak düşürerek "BBB+"ya indirdi. Standard & Poors, Yunanistan'ın kredi notunu olası bir not indirimi için negatif izlemeye aldı ve Doğu Avrupa'da en büyük riskin Yunan bankalarında bulunduğunu belirtti.

HANGİ ÜLKELER SORUNLU?
Dünyada finansal açıdan sorunlu bölgelerin başında Dubai geliyor. Dubai'nin hızlı büyümesinde lokomotif görev üstlenen Dubai World'ün 26 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak istemesiyle başlayan süreçte, kreditörler tarafında henüz bir ilerleme kaydedilmedi.

14 Aralık vadeli 3.5 milyar dolarlık borcun ertelenmesi ufukta görünen ilk sorun. Dubai maliye bakanı Abdulrahman El-Salih hükümetin kamuya ait Dubai World'ün borcuna kefil olmadığını kaydetti.

Doğu Avrupa'da ekonomisi sorunlu ülkeler arasında Letonya ve Litvanya da bulunuyor. Fitch, resesyon, siyasi risk, banka varlıklarının kalitesinin bozulması ve Letonya'daki devalüasyon riski nedeniyle Baltık ülkelerinin kredi notlarının aşağı yönlü baskı altında olduğunu bildirdi. Raporda, özellikle Letonya ve Litvanya'nın notlarının kamu finansmanındaki ciddi bozulma nedeniyle risk taşıdığı ifade edildi.

Diğer yandan, Ukrayna Devlet Demiryolları'nın 110 milyon dolarlık borç geri ödemesini yapmadığı haberi endişe yarattı. Ukrayna'nın kamuya ait doğalgaz şirketi naftogaz da bu sonbaharda bir borç geri ödemesini gerçekleştirememişti.

kaynak: ntvmsnbc

6 Aralık 2009 Pazar

Türklerin zaferi

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta yayımladığı "Türklerin zaferi" başlıklı makalede, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesini kullandı.

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta "Türklerin zaferi" başlıklı bir makalede Türkiye'nin yeni dış politikasını değerlendirdi.Owen Matthews ve Christopher Dicket imzasıyla yayımlanan yazıda, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesi kullanıldı.

ABD ve Batı’nın Ortadoğu’da on yıllardır yaptığı hataların Türkiye’yi bölgesel güç olarak yükselltiği savunuldu. Yazıda, siyasi nüfuz anlamında Türkiye’nin bölgede rakibi olmadığı vurgulanıyor. ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle bölgeye istikrar getirme girişiminin tam ters bir sonuç doğurduğu ve ‘komşularla sıfır sorun’ politikası izleyen Türkiye’nin bu savaştan siyaseten kazançlı çıktığı belirtilen yazıda yer alan ifadeler şöyle:

“I. Dünya Savaşı’nı 'savaşlar dönemini bitirecek son savaş’ olarak görme eğilimindeki zamanın siyasetçileri Osmanlı İmparatoruğu’nu parçalayarak aslında ‘barışı bitirecek son barış’ı yarattı. Nitekim o son barışı, bölgede sonu gelmeyen sömürgeci kötü yönetimler, darbeler, ihtilaller ve cihatçı şiddet izledi. Bölgeye düzen getirme iddiasıyla ABD liderliğindeki ittifakın Irak’ı 2003’te işgal etmesi Irak’ta bir güç boşluğu yarattı ve onu tüm bölge için bir istikrarsızlık kaynağı haline getirdi.
Osmanlı’nın koltuğuna oturan Türkiye ise kargaşanın dışında durmak için elinden geleni yaptı; hatta 2003 işgalinde ABD güçlerinin kendi topraklarından geçmesine bile izin vermedi. Buna rağmen, bugün bakıldığında savaştan kazançlı çıkan taraf, pek çok gözlemcinin düşündüğünün tersine, İran değil Türkiye oldu.

TÜRKİYE’NİN BÖLGEDE RAKİBİ YOK
Amerikan firmaları umutsuzca kenarda beklerken Türkiye, Irak’ın en büyük ticaret ortağı olmak için İran’la yarışıyor. Bölgesel etki anlamındaysa Türkiye’nin rakibi yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, uzun zamandır Amerika’nın kontrolü altındaki bir coğrafyada Türkiye’nin bağımsız siyasetini geliştirmek için çalışıyor. Önümüzdeki hafta Başkan Obama’yla görüşmek üzere Washington’a uçacak. Ancak sadece birkaç hafta önce Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ve “iyi dostu” Mahmud Ahmedinejad ile omuz omuza poz verdi, İran’ın nükleer programını savundu.

BATI KURUMLARINDAN NEFRET HAVASI
İsrail’le ilişkilerin zedelenmesi ve Sudan Başkanı Ömer El Beşir’in soykırım suçu işlemiş olamayacağı iddiası gibi Batı’yı rahatsız eden gelişmelerin dışında, Washington’ı belki en çok rahatsız eden konu, Ankara’nın yeni siyasi tavrını, pratikte ulusal çıkarları savunma kaygısından daha çok gizlenmiş bir İslami ideolojinin belirliyor olması ihtimali. Erdoğan dinle siyaseti birbiriyle karıştırmadıklarını ısrarla söylese de, iktidardaki AKP Türkiye’nin laik sistemini tehdit ettiği gerekçesiyle yüksek mahkemelerde sık sık suçlandı.

Aynı paralelde, son beş yılda Avrupa’ya yönelik bir soğuma ve Batı kurumlarına karşı nefret havası yaratıldı. Ve hükümetteki hiç kimse, Amerika karşıtlığının hızla artmasını önlemeye yönelik bir girişimde bulunmuyor.

TÜRKİYE, KIYMETLİ BİR ORTAK OLDU
Öte yandan Türkler’in, onların çıkarlarını düşünmeyen Batı’ya karşı hissiyatları mazur görülebilir. ABD, Soğuk Savaş sırasında Kremlin’i bölgeden uzak tutmak için İran şahı gibi Batı yanlısı despotları, sivillerden yönetimi üç kere zorla devralan Türkiye’deki generalleri destekledi. Sonuç Amerika için felaket oldu. Çünkü kendi halkı tarafından bile sevilmeyen güvenilmez müttefikler yaratıldı. 2003’te Bush yönetiminin Irak işgali için Türkiye topraklarını kullanma amacıyla Ankara’ya yoğun baskı yapması anti-Amerikan nefreti doruğa ulaştırdı.

O gün belki Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerinin tabana vurduğu gündü. Ama aynı zamanda, Türkiye’nin ekonomik toparlanma, bölgesel güç olma ve ABD’yle farklı bir ilişki kurma döneminin de başlangıcı oldu. Gerçekten de Türkiye’nin bölgedeki yeni duruşu, ülkeyi her isteneni yapan bir araçtan ziyade Washington için çok daha kıymetli bir ortağa dönüştürebilir.

TÜRKİYE'NİN İMPARATORLUK GÜCÜNÜ TESİS ETMESİ İMKANSIZ
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı günden bu yana dünya kökten değişti ve Türkiye’nin yaklaşık 350 yıl süren imparatorluk gücünü yeniden tesis etmesi imkansız. Ancak dünya, 60 yıldır süren bu “barışı yokeden ‘barış’ dönemi”ni sonlandırma yönünde adım atmaya çalışırken, hiçbir ülke dağılan parçaları yerine yerleştirme konusunda Türkiye’den daha iyi durumda değil.

kaynak: ntvmsnbc.com