Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2009 Pazar

Türklerin zaferi

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta yayımladığı "Türklerin zaferi" başlıklı makalede, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesini kullandı.

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta "Türklerin zaferi" başlıklı bir makalede Türkiye'nin yeni dış politikasını değerlendirdi.Owen Matthews ve Christopher Dicket imzasıyla yayımlanan yazıda, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesi kullanıldı.

ABD ve Batı’nın Ortadoğu’da on yıllardır yaptığı hataların Türkiye’yi bölgesel güç olarak yükselltiği savunuldu. Yazıda, siyasi nüfuz anlamında Türkiye’nin bölgede rakibi olmadığı vurgulanıyor. ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle bölgeye istikrar getirme girişiminin tam ters bir sonuç doğurduğu ve ‘komşularla sıfır sorun’ politikası izleyen Türkiye’nin bu savaştan siyaseten kazançlı çıktığı belirtilen yazıda yer alan ifadeler şöyle:

“I. Dünya Savaşı’nı 'savaşlar dönemini bitirecek son savaş’ olarak görme eğilimindeki zamanın siyasetçileri Osmanlı İmparatoruğu’nu parçalayarak aslında ‘barışı bitirecek son barış’ı yarattı. Nitekim o son barışı, bölgede sonu gelmeyen sömürgeci kötü yönetimler, darbeler, ihtilaller ve cihatçı şiddet izledi. Bölgeye düzen getirme iddiasıyla ABD liderliğindeki ittifakın Irak’ı 2003’te işgal etmesi Irak’ta bir güç boşluğu yarattı ve onu tüm bölge için bir istikrarsızlık kaynağı haline getirdi.
Osmanlı’nın koltuğuna oturan Türkiye ise kargaşanın dışında durmak için elinden geleni yaptı; hatta 2003 işgalinde ABD güçlerinin kendi topraklarından geçmesine bile izin vermedi. Buna rağmen, bugün bakıldığında savaştan kazançlı çıkan taraf, pek çok gözlemcinin düşündüğünün tersine, İran değil Türkiye oldu.

TÜRKİYE’NİN BÖLGEDE RAKİBİ YOK
Amerikan firmaları umutsuzca kenarda beklerken Türkiye, Irak’ın en büyük ticaret ortağı olmak için İran’la yarışıyor. Bölgesel etki anlamındaysa Türkiye’nin rakibi yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, uzun zamandır Amerika’nın kontrolü altındaki bir coğrafyada Türkiye’nin bağımsız siyasetini geliştirmek için çalışıyor. Önümüzdeki hafta Başkan Obama’yla görüşmek üzere Washington’a uçacak. Ancak sadece birkaç hafta önce Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ve “iyi dostu” Mahmud Ahmedinejad ile omuz omuza poz verdi, İran’ın nükleer programını savundu.

BATI KURUMLARINDAN NEFRET HAVASI
İsrail’le ilişkilerin zedelenmesi ve Sudan Başkanı Ömer El Beşir’in soykırım suçu işlemiş olamayacağı iddiası gibi Batı’yı rahatsız eden gelişmelerin dışında, Washington’ı belki en çok rahatsız eden konu, Ankara’nın yeni siyasi tavrını, pratikte ulusal çıkarları savunma kaygısından daha çok gizlenmiş bir İslami ideolojinin belirliyor olması ihtimali. Erdoğan dinle siyaseti birbiriyle karıştırmadıklarını ısrarla söylese de, iktidardaki AKP Türkiye’nin laik sistemini tehdit ettiği gerekçesiyle yüksek mahkemelerde sık sık suçlandı.

Aynı paralelde, son beş yılda Avrupa’ya yönelik bir soğuma ve Batı kurumlarına karşı nefret havası yaratıldı. Ve hükümetteki hiç kimse, Amerika karşıtlığının hızla artmasını önlemeye yönelik bir girişimde bulunmuyor.

TÜRKİYE, KIYMETLİ BİR ORTAK OLDU
Öte yandan Türkler’in, onların çıkarlarını düşünmeyen Batı’ya karşı hissiyatları mazur görülebilir. ABD, Soğuk Savaş sırasında Kremlin’i bölgeden uzak tutmak için İran şahı gibi Batı yanlısı despotları, sivillerden yönetimi üç kere zorla devralan Türkiye’deki generalleri destekledi. Sonuç Amerika için felaket oldu. Çünkü kendi halkı tarafından bile sevilmeyen güvenilmez müttefikler yaratıldı. 2003’te Bush yönetiminin Irak işgali için Türkiye topraklarını kullanma amacıyla Ankara’ya yoğun baskı yapması anti-Amerikan nefreti doruğa ulaştırdı.

O gün belki Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerinin tabana vurduğu gündü. Ama aynı zamanda, Türkiye’nin ekonomik toparlanma, bölgesel güç olma ve ABD’yle farklı bir ilişki kurma döneminin de başlangıcı oldu. Gerçekten de Türkiye’nin bölgedeki yeni duruşu, ülkeyi her isteneni yapan bir araçtan ziyade Washington için çok daha kıymetli bir ortağa dönüştürebilir.

TÜRKİYE'NİN İMPARATORLUK GÜCÜNÜ TESİS ETMESİ İMKANSIZ
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı günden bu yana dünya kökten değişti ve Türkiye’nin yaklaşık 350 yıl süren imparatorluk gücünü yeniden tesis etmesi imkansız. Ancak dünya, 60 yıldır süren bu “barışı yokeden ‘barış’ dönemi”ni sonlandırma yönünde adım atmaya çalışırken, hiçbir ülke dağılan parçaları yerine yerleştirme konusunda Türkiye’den daha iyi durumda değil.

kaynak: ntvmsnbc.com

18 Kasım 2009 Çarşamba

Obama 'hayali' buraya kadar

Obama “çok büyük hayalim var” derken Ortadoğu için bunu düşünmüş olmaz. Obama’dan medet uman Ortadoğu halkları ise böyle bir rüyayı görmek bile istemeyeceklerdir.
Amerikan Başkanı Barrack Obama seçildikten sonra yarattığı iyimserlik haresinin finalini Müslüman ülkelere yönelik olarak yaptığı Kahire konuşması ile yapmıştı. Obama o konuşma ile “söylev kredisini” tamamlamıştı. Kahire konuşması hatırlanacak olursa Obama’nın kafasının karışık olduğu kadar Ortadoğu barışına yönelik atacağı adımlara nereden başlayacağı da belirsizdi.

Obama nihayet bir adım atıyor. Önümüzdeki günlerde detayları netleşecek plan her ne kadar benzer kafa karışıklığını barındırsa da, Amerikan başkanı 2 yıl içinde İsrail ile Filistin’i barıştırmayı ve iki devletli bir çözümü başarmayı amaçlıyor. İsrail Filistin tarihi benzer hedefler, benzer suni umutlarla dolu diğer bir deyişle bu tarih barış anlaşmaları çöplüğü.

8 yıllık Bush dönemini hatırlayacak ve her söylenene inanacak olursak Bush’un 2005’de Filistin devletini kurması gerekiyordu. Bu tarih daha sonra 2008’e sarktı. Arından unutuldu. Keza Bush’un beyaz bir erkek edasındaki bakanı Condi Rice Amerikan tarihinin Ortadoğu’yu en fazla ziyaret eden Dışişleri bakanı olarak tarihe geçti. Ziyaretler Ortadoğu barışı bir yana felaketi daha arttırdı. Oslo Barış Anlaşması 1994’de imzalandığında en geç 2000’de Filistin devleti ilan edilecekti ki bir devlet ihtimali bugünkünden çok daha fazlaydı. 2002’de Beyrut’ta Arap ülkeleri gerçek 1967 sınırlarına çekilen, Kudüs’ün başkent olduğu, mültecilerin makul oranda geri döndüğü ve Filistin topraklarını metre metre kemiren yerleşimlerin sökülmesi karşılığında İsrail’i tanıyacaklarını açıklamalarını nasıl sonuçsuz kaldığı, İsrail’in elinin tersiyle ittiğini unutup Obama’nın 2 yıl içinde bu işi halletmesini beklemek iyimserlikten öte saf olmayı gerektirir. Oslo’da, Camp David’te, Annapolis’te çöken tüm planlar niye şimdi hayata geçsin ki? Başkan Obama’nın hep bir hayali var, her daim iyimser, kafasında insani, çözüme yönelik politikalar bulunuyor ama küçük gibi görünen önemli bir nüansı her zaman unutuyor başkan: Amerika’nın reel politikasını, emperyal çıkarlarını.

OBAMA CİDDİ AMA NAİF
İşte bu kez Ortadoğu’da barış denilen ama kelime olarak bile içi boşalan bu süreci ciddi olarak ele alma niyetindeler. Hazırlanan 60 maddelik anlaşma koşullarının büyük kısmı adil, her iki tarafı ama Filistin Yönetimi Başkan Mahmud Abbas dışında Filistinlileri memnun etmeyecek olsa da iki devletli bir sistem için bir başlangıç sayılabilir..

Obama’nın planına gelince; görüşmeler çok yoğun ve kesintisiz sürecek, taraflar % 4.5 oranında karşılıklı olarak toprak değişecek (varolan durumda Batı Şeria’nın % 85’inin İsrail işgali altında olduğunu unutmamak gerek) böylece 1967 sınırlarının ötesinde binlerce Yahudi yerleşim birimi olduğu yerde kalacak, Doğu Kudüs Filistin egemenliğine verilecek, Filistin devleti silahsızlandırılacak, ordusu olmayacak, sadece iç güvenlik birimi o da teröre karşı mücadele için kurulacak. Bu süreç içinde Filistin güvenlik güçleri kendi örgütlerini zapt-ı rapt altına alacak, yasa dışı inşa edilen Yahudi yerleşimleri (uluslar arası anlaşmalara göre yerleşimlerin tümü zaten yasadışı) yıkılacak, yenileri yapılmayacak, Gazze’de ateşkes sağlanacak, Filistin ekonomisi güçlendirecek, paralel olarak Arap ülkeleri de İsrail ile ilişkilerin normalleştirecek., Filistin kendi sınırlarını kontrol edecek.

Plan güzel görünüyor değil mi? Yahudi yerleşimlerinden başlarsak. Şu an itibariyle 500 bin İsrailli Filistin topraklarında yani 1967 sınırlarını ihlal ederek yaşıyor. Oslo anlaşması gereği Filistin devleti Batı Şeria’nın % 22’sinde kurulacakken bu rakam şimdi 12’lere kadar düşmüş durumda. Peki ordusu olmayan bir ülke nasıl olacak? Yasadışı yerleşimler engellenecek denirken uluslar arası kurallara göre 500 bin kişinin yaşadığı tüm yerleşimlerin yasadışı olduğuna hiç değinilmiyor. Mültecilerden söz edilmiyor ki mülteciler Filistin hayalini ayakta tutan geri en önemli unsur. İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin ne olacağı ise meçhul.

Zaten varolan koşullarda iki devletli çözüm bu işin ilacı olmayacak.

İSRAİL’İN TALEPLERİ BİTMİYOR
Her şey bununla bitmiyor tabii ki. Obama yönetimin kafasının karışık olduğu asıl nokta Ortadoğu’ya çözüme nereden başlayacağı. Önceleri İran ile ilişki kurmayı deneyip ardından Suriye ve sonunda Filistin soruna yönelecek derken şimdi hepsine birden bir anda yükleniyor.

Çünkü yönetim bu barış planını hayata geçirmek için İsrail’i ancak İran’ı sıkıştırma şartıyla ikna etmiş gibi görünüyor. Yani İsrail’in bitmek bilmeyen taleplerinin hedefinde şimdi İran var. 2003 öncesi Irak’ı tehlike gören, Saddam Hüseyin devrildikten sonra bu tehlikeden kurtulan İsrail’in tatmin olmadı. İran’la da tatmin olmayacak. Çünkü asıl amacı Ortadoğu barışından çok kendi kafasındaki bölgeyi yaratmak. Hoş bu strateji Amerika’ya da çok ters değil.

Yani ABD çok tehlikeli bir kumara hazırlanırken masadaki 3 kartı aynı anda oynama yanılgısı içinde. Çünkü kontrolü kaybettiğinde oyun berbat olabilir. ABD birinci aşamada İran’a yönelik baskı kampanyası yoğunlaştıracak. Avrupa’yı, Birleşmiş Milletleri de devreye sokacak. Nükleer silahların İsrail için bir tehlike olmasından çıkarılacak bunun karşılığında, ikinci aşamada İsrail Filistinlilere pek bir şeyler kazandırmayan anlaşma masasına oturacak, sanki çok büyük bir adımmışçasına yerleşim inşalarını dondurulacak.(Yani İran’ın nükleer kapasitesi bir tehlike ama Yerleşimler Filistin için tehlike değil). Böylece üçüncü aşamada İran’ı tehlike olarak gören bölgedeki ABD müttefiki, baskıcı otoriter Arap ülkelerinin de desteğini alacak, İsrail ile ilişkili için onları da ikna edecek. Yani 3 odaklı 3 hedefli bir plan var ABD’nin elinde.

Ancak bu strateji çok büyük riskler içeriyor. Obama “çok büyük hayalim var” derken Ortadoğu için bunu düşünmüş olmaz. Obama’dan medet uman Ortadoğu halkları ise böyle bir rüyayı görmek bile istemeyeceklerdir. Son kertede tüm bunların bin türlü bahaneyle işgali sürdüren İsrail’i gayri adil bir anlaşma için masaya oturtmak ve sadece zaten yasa dışı olan yerleşimleri durdurmak için yapılması, tüm dünya ile İran’a yüklenmenin planlanması hayal kırıklığı yaşamak için yeterli.

Erken olmasına rağmen bu kez de Ortadoğu barışı denilen sürecin yine boşa zaman harcamaktan başka bir anlamı, Filistinlilere hiçbir yararı olmayacağı ve işgal topraklarının kemirilmeye devam edileceğini söylemek kehanet olmaz. Ne diyelim, Obama hayali buraya kadarmış. Chavez Obama için “içi boş bir teneke” demişti. Ağır bir ithamdı. Ancak, kesin olan nokta: Onca yaşanana, onca tecrübeye rağmen Amerikalılar Ortadoğu’yu tanımıyor.

(NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun bu yazısı Radikal 2 Gazetesinde yayımlanmıştır)