Siyaset 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2009 Cuma

Gönül bağları koparsa!

Kürt aydınları, açılımın daha somut, daha net, daha hızlı devam etmesinin aciliyetini dile getiriyor. Çünkü gönül bağlarının bir kez kopması halinde onarmanın ne kadar zor olduğu onlar da biliyor.

DTP tabelası indirilmiş altında sadece Diyarbakır İl Başkanlığı ibaresi kalmış; tabelanın üzerindeki çiviler ertesi gün asılacak Barış ve Demokrasi Partisi tabelası için hazır tutuluyor.

1990’dan bu yana 8 partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ya da partililer tarafından feshedilmesinin Kürtler’de geliştirdiği bir tür pratik bu. 8 partinin de hikâyesi benzer: Tabela indiriliyor, yenisi takılıyor, çizgi devam ediyor.

Ancak, yıllar içinde tecrübe kazanan, siyasetin kurallarını öğrenen, demokrasinin işleyişini kavrayan Kürt siyasiler, tabelalar gibi kolay geri dönemiyor. Her kapanan parti, yasaklanan siyasetçi, demokrasi tecrübesini, siyasetin kurallarının yerleşmesini geciktiriyor.

Bu yüzden DTP’nin kapatılması kadar, vekillerin parlamentodan çekilmesi Türkiye kadar Kürt siyasetinin demokratikleşmesini bir kez daha sekteye uğratacak.

Diyarbakır’ın Kayapınar beldesinde Kürt edebiyatının önde gelen isimlerinden Cigerxwin (Ciğerhun) adına açılan Kültür ve Sanat Merkezinin alt katındaki karar toplantısı saatlerce sürüyor.

Eski DTP’liler parlamentodan çekilip çekilmemeyi tartışıyor. Sokaktan geçenlerin “Bizi istemiyorlarsa biz de Ankara’da olmayız”, “DTP’yi kapatılabilirler ama PKK’yı nasıl kapatacaklar” cümleleri ile özetlenebilecek dışlanmışlık hissi Ankara’ya yönelik hayal kırıklığını ortaya koyuyor; toplantı salonu ile sokakta benzer tartışmalar yaşanıyor.

Bu hayal kırıklığı sadece sözlerle sınırlı kalmıyor; sokaklarda, özellikle 1990 kuşağı olarak adlandırılan gençlerdeki yansımasını tespit etmek güç değil. 10-15 yıl önce köylerinden kovulanların, metropollerin kenar mahallelerinde her türlü yoksulluk ve yoksunluk için büyüyen çocukları için TRT 6, Kürt Enstitüsü gibi “kozmetik” girişimler bir anlam ifade etmezken, “dağ yolu” hala akıllarının bir köşesinde duruyor. Bu kitleyi değil DTP, PKK’nın bile kontrol edememesi, yükselen dalga konusunda ipuçları veriyor.

Diyarbakır’ın önde gelen kanaat önderlerinden birinin cümleleriyle bu dalga çok tehlikeli bulunuyor. “Eskiden PKK dağlardaydı bugünse silahları olmasa da şehirdeler” diyor. Şehirdekiler ise işte bu 90 kuşağı gençler. 10-15 yıl önce dağlarda kanlı çatışmaların yaşandığı dönemlerde rastlanmayacak derece farklı bir bakış, bir kin okunuyor gözlerinden.

“Biz” ve “siz” sözcükleri daha çok telafuz edilmeye başlanıyor sohbetlerde. Medyanın hep “yanlı”, “Kürtlere ön yargılı ” yayınlarından şikayetçiler. Ne söyleseniz kâr etmeyebiliyor. Kürt aydınları, bu yüzden Kürt açılımının daha somut, daha net, daha hızlı devam etmesinin aciliyetini dile getiriyor. Çünkü gönül bağlarının bir kez kopması halinde onarmanın ne kadar zor olduğu onlar da biliyor.
Bölgede bir süredir havanın değiştiği belli: Açılım süreci ile başlayan umut ışığı ile DTP’nin kapatılması ile başlayan umutsuzluk arasında gidip geliyor birçok kişi. Bu ruh haline batıdan bakarak anlamak zor. Hele Kürt meselesini, DTP’nin kapatılmasını “Aman canım daha ne istiyorlar” yaklaşımı ile bakanların anlaması daha da zor. Ama bir şeyler uçup gidiyor gibi.

DTP’li vekiller de parlamento zemininden çekilerek sanki kendilerini dışarıya kapatıyor; sanki kendilerini Türkiye’deki geniş kesimlere anlatmaktan vazgeçiyor. Oysa bölgeye olduğu kadar Türkiye’nin diğer yakasına seslenmek zorunluluğu var.

Çok değil, 10 yıl önce sokaklardaki Batı algısı ile bugünkü durum arasında tehlikeli bir hal alan zihinsel kopuşun izlerine rastlamak mümkün. Yani, Çanakkale Bigadiç ya da İstanbul Tarlabaşı’nda olanların “Doğu illerinde Türklere karşı yaşanması halinde ne olacağını soruyor” Diyarbakırlı Kürt bir vatandaş. Bu soruyu sormak 10 yıl önce akla gelmezdi. Öteki yakadaki her türlü Kürt karşıtı gösteri, bölgede geç milliyetçiliğin tohumlarını ekmekten başka bir işe yaramıyor.

DTP milletvekillerini taşıyan parti otobüsü havaalanından il merkezine doğru zorlukla yol alırken bir yandan zafer işareti yapan, diğer yandan polise taş atan çocukları, gençleri, kalabalıkları, Diyarbakır’daki gibi kontrol altına almanın giderek zorlaştığı anlaşılıyor.

Özellikle yeni kuşak gençler, onlarca farklı nedenden dolayı daha şiddet yüklü. Zaten onlara da alt yapıyı hazırlayanlar mevcut; DTP’nin kapatılması da nedenlerden sadece birisi. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın ifadesi ile artık “cin şişeden çıkmış” durumda. Kürt sorununun çözümünde geri dönüşün mümkün değil. Üstelik talepler öyle TRT 6’le Kürt Ensitüsü ile sınırlanacak gibi değil.

DTP’liler akşam saatlerinde kararlarını açıkladıktan sonra milletvekilleri Kültür Merkezinin giriş katında soruları yanıtlıyor. Bir kısmının yüzlerinde şaşkınlık var. Bir kısmı üzgün. Yeni dönemde kendilerini nelerin beklediklerini bilmiyorlar. Ama bildiğimiz en az 4-5 milletvekilinin parlamentoda kalıp siyaset yapmaları gerektiğini savunduğu. “Meclis’te kalmamız gerekirdi ama çoğunluk kararına uyduk” diyor bir DTP’li milletvekili, karara saygı duyarak ama çok da içine sindiremeyerek.

Kapatma kararı ile birlikte Diyarbakır sokaklardaki kızgınlığa, gösterilerde sadece çocuklara zoomlanan kameralara, TV’lerde hemen hergün yapılan yorumlara gösterilen tepki ekleniyor. Bölgeye gelerek onlarca konu, sorun arasında sadece ve sadece çocukları görüntülemeyi kendilerine görev edinen ya da yöneticilerinden bu talimatı alan habercilerle, bölgede olan bitenin ruhunu yakalamak, bu ruhu Türkiye’nin diğer yakasına anlatmak, yansıtmak mümkün olmadığı gibi, haberciliğin hala 15 yıl öncesinden bir adım öteye gidemediğini de gösteriyor.

Belki de tüm bu yaklaşım kötü bir niyetin göstergesi. Güneydoğu’da siyasetin nabzı hep farklı atmıştır; orada tartışılan konularla İstanbul merkezli medyanın gündeminin makası giderek açılıyor.

Kürt Açılımı sürecinde bölgedeki algılamayı ve muhtemel bir şiddet dalgasını önlemek için acil somut adımlar gerekiyor. İnsanların güveneceği bir hukuk sistemine ihtiyacı var. İlk iş olarak hukuktaki çifte standardı önlemek gerekiyor. “Taş atan çocuklara 15 yıl verip, Dolapdere’de göstericilere silah çekenleri serbest bıraktığınız zaman insanların ne düşündüğünü tahmin edebilirsiniz ve böyle bir hukuk sistemini de kimseye anlatamazsınız” diyor Baro Başkanı Emin Aktar.

Aktar da eski DTP’lilerin Meclis'te kalmalarından yana. Ticaret Odası eski Başkanı Mehmet Kaya da “Bu karar DTP’ye değil kürtlere yönelik olarak algılanmıştır. Doğru ya da yanlış, algılama böyle. Bu istenmiyoruz hissi gençlerden yaşlılara kadar herkese hakim” diyor.

Peki ya DTP’nin hatası? Eski Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş’a göre sorun kendilerini Türkiye’ye iyi anlatamamaları. Kürtlerin taleplerini, ne istediklerini anlatmak için daha çok çalışmaları gerektiğini söylüyor. Ancak, DTP çizgisindeki Kürt siyaseti yeni parti ile pek değişecek gibi görünmüyor.

Şu istifayı düşünen 19 milletvekilinden yarısını muhtemelen 2011’deki aday listelerinde görmeyeceğiz. Bu da Kürt siyasetinin nasıl yönlendirildiğinin bir kanıtı. Türkiye, Kürtler için bir parti mezarlığı haline geldiyse, DTP çizgisindeki partiler de siyasette tecrübe kazanan, dersler çıkaran siyasetçilerin mezarlığı gibi.

Sinn Fein ve Batasuna da böyle mi acaba? Bu durumda Kürt siyasiler hata yapmamayı ya da yapılan hataları yönetebilmeyi nasıl becerecekler? Dost meclislerinde konuşulan bu konuları Kürtlerin daha yüksek sesle dile getirmelerinin zamanı gelmiş gibi görünüyor.

21 milletvekilinin istifa kararıyla Diyarbakır’daki sokak olayları bıçakla kesilmiş gibi sona eriyor. Bu süreçte iki tarafın şiddet yanlılarının kazandığı kesin. Özellikle PKK’nın yeniden süreci kendi lehine çevirmesi, inisiyatifi ele alması, DTP’nin sahneden çekilmesinin ardından daha da boşalan alanı doldurması, Demokratik Açılım sürecinde muhatabın kimin olabileceğini gösterme açısından önemli.

PKK’nın hiç olmadığı kadar güçlü olduğunu söyleyenlerin sayısı az değil. Ancak, Reşadiye saldırısı, DTP’nin kapatılması, milletvekillerinin istifa kararının aynı zamana denk gelmesi tesadüf gibi görünse de, hepsi bir araya gelince PKK ve devletin görünmeyen elinin, Demokratik Açılım sürecinin frenine birlikte basmış gibi görünüyor.

PKK, bu süreçte istediği mesajı yollamış durumda. Hoş, bölgede sadece DTP’liler değil farklı kesimlerden Kürtler Öcalan kaale alınmadan bu sürecin sağlıklı işlemeyeceği kanaatinde. Zaten sokaktaki bir vatandaşın “DTP’yi kapattılar peki PKK’yı kapatabilecekler mi” sözleri de durumu özetlemek için yetiyor.

Herkes silahların susmasından söz ederken, kimse PKK’nın hemen silah bırakması gerektiğini vurgulamıyor. Her şeye rağmen Kürtlerin bu süreçten geriye dönmeyeceği ama AKP’nin sunduğu çerçeve ile yetinmeyeceği beklenmiyor.

AKP için bunun en acil test alanı 2011 öncesi siyasi partiler kanunundaki değişiklik ve yüzde 10’luk barajın indirilmesi. Diyarbakır’da ilk anda duygusallık ağır basıp vekillerin istifa kararı destek bulurken akl-ı selim her şeye rağmen parlamentoda devam diyor. Çünkü Kürtler, partileri parlamentoda olmadan açılımın yürüyeceğini düşünmüyor.

Mete ÇUBUKÇU

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bizden neden nefret ediyorlar?

İsviçre'deki minare yasağının ardından Arap dünyasındaki öfkeyi yorumlayan Ürdünlü yazar Hüseyin El Revaşada, "İsviçre halkı ve diğer birçok Avrupa ülkesi bizden neden nefret ediyor?" sorusuna cevap arıyor.
İsviçreli kardeşlerimiz, bazı sağcı partilerin girişimiyle gerçekleşen referandumda, minarelerin yasaklanması lehinde oy kullanarak yanlış yaptı. Ancak biz Müslümanlar da İsviçre’yi ve geçmişte utanç verici bu türden tutumlar alan Hollanda gibi ülkeleri kınamakta acele ederek yanlış yapıyoruz. Biz Müslümanlar bu tutumları anlama ve değerlendirmede yanlış yaptığımız gibi, yanıt verme noktasında da yanlış yapıyoruz.

Hiç kuşkusuz ister bize karşı yapılmış olsun, ister bir başkasına; ırkçılık ve tutuculuk ateşini tutuşturan her şeye ‘hayır’ diyoruz. Bu referandum da İslam ve oradaki Müslümanlardan çok, tarafsızlıkları ve hoşgörülükleriyle bilinen İsviçrelilerin saygınlığına zarar verdi. Çünkü uluslararası kurumların çoğu, kiliseler, İsviçre hükümeti ve parlamentosu kararı kınamakta gecikmedi.

Fakat bu durum sadece İsviçre'den ibaret değil. Zira daha önce de Danimarka, Almanya ve Fransa gibi ülkeler Müslümanların bazı dini sembollerine yönelik benzer tutumlar sergilemişti. Bu durum, biz Müslümanların oradaki halkların nefretinin odağında olduğumuz anlamına geliyor.
Yanlış anlamalara dayansa bile, üzerinde durmamız ve sebeplerini araştırmamız gereken bir vakıa var: "Medya ve siyasetin dolduruşları, oradaki Müslümanların Avrupa’yı ‘İslamlaştırmaya’ ve kültürel olarak işgal etmeye çalıştıkları hususunda Avrupalıları ikna etti."

Peki bizden niçin nefret ediyorlar? Yanıtı verebilmek için her iki tarafın samimiyetine ihtiyaç duyuyoruz. Avrupa kanadında başta Müslüman kuşak olmak üzere orada bulunan bütün kuşaklara karşı bir düşmanlık besleyen aşırı akımlar ve kimin desteklediği belli olmayan kampanyalar var.

Medya ve siyaset alanında ise Müslümanların imajı lekelenmeye çalışılıyor. 10 ve 11. yüzyıllardaki Haçlı zihniyeti çağrısı yapılıyor. Kampanyalar, birçok Batılı dini ve siyasi otoritenin Avrupa’nın İslamlaşmasına yönelik uyarılarda bulunmasına kadar varıyor. Bu kimseler İslam’a olumsuz bir imaj veriyorlar, Batı bilinçlenmesi içinde zaten var olan düşmanlığı derinleştiriyorlar ve İslam’ın içyüzünü bilmeyen halk çevrelerinde panik ve korkuyu körüklüyorlar. Ayrıca dini özgürlüklere karşı olumsuz tutumlar alan İslam ülkelerimizin bazı uygulamaları, bu nefretin kökleşmesinde önemli rol oynuyor.

Minare yasağı konusunda yazdığımda benimle irtibata geçenlerin çoğunluğu, konuyu yaklaştığım noktayı görünce ben insaflı olmaya çağırdı. Ancak bazı Avrupa ülkelerinin oradaki Müslümanları inanç özgürlüğünden mahrum bırakarak yaptığı yanlışı, bizim içimizde başka din ve inanç sahiplerine uygulayanlar var. Hiç kuşkusuz her iki taraf da hatalı. Ancak kendi dışımızdakileri bize hoşgörülü davranmaya ve haklarımıza saygı göstermeye çağırıyorsak, dinimizin emrettiği üzere bu hoşgörü ve saygıyı başkalarına göstermeliyiz. Bu hususta Batı'nın önüne geçmeli ve Arapların Avrupalılara yönelik aldığı siyasi tutumların bu nefret olgusunu büyüttüğünü de unutmamalıyız.

Özetle bu makale bazı Batılı ülkelerin biz Müslümanlara karşı yaptıklarını hafife alma veya meşrulaştırma girişimi değil. Sadece "dini özgürlüklere" saygı gösterilmesi çağrısının, çifte standarda boyun eğmesinin doğru olmadığını söylüyoruz. Minare dinimizin temellerinden olmamasına rağmen, sadece Müslüman kimliğimizin bir ifadesi olduğu için İsviçre’deki yasak bizi rahatsız ediyor ve öfkelendiriyor. Ancak bizi daha fazla rahatsız etmesi gereken husus, İsviçrelilerin yüzde 57’sinin neden bize karşı bu nefret tutumunu sergilediğidir. Ondan da önemlisi içimizdeki bazı kişilerin "ötekilere" yönelik tutumu ve uygulamalarıdır.

* Ürdün gazetesi El Düstur, 3 Aralık 2009, Ürdünlü yazar, Arapçadan çeviri: Halil ÇELİK

10 Aralık 2009 Perşembe

'Komşu'da neler oluyor?

Yunanistan'la ilgili kaygılar, piyasaları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Peki, Yunanistan'ın kamu maliyesindeki ciddi bozulmanın ardında hangi nedenler yatıyor? Başka sorunlu ülkeler var mı? İşte ayrıntılar...

Yunanistan'ın kamu maliyesine ilişkin sorunlar yaklaşık iki haftadır piyasaların gündeminde.

Yunanistan'ın yaşadığı sorunlar, İrlanda ve İspanya için de geçerli. Ancak Yunanistan'la ilgili kaygılar, yeni seçilen hükümetin bütçe açığı/milli gelir oranı tahmininin, önceki hükümetin öngörüsünden çok yüksek olmasıyla iyice arttı.

Yeni hükümet, bu yıl bütçe açığının milli gelirin yüzde 12.7'sine çıkacağını açıkladı. Bu, bir önceki hükümetin tahmininin iki katından fazla. Bu nedenle, Yunanistan'ın resmi istatistik kurumunun ve dolayısıyla devletin güvenilirliği ciddi biçimde zedelendi.
Küresel kriz, Yunanistan'ın uzun süredir devam eden ekonomik sorunlarının büyümesine yol açtı. Ülkenin en büyük gelir kaynaklarından turizm ve gemicilik sektörleri krizden büyük darbe alınca devletin gelirleri azaldı.

Yunanistan ekonomisinin 2009'da yüzde 1.2 daralacağı öngörülüyor. Bu, diğer bölgelere kıyasla daha hafif bir durgunluk gibi görünse de, önceki yıllarda elde edilen yüzde 5'e varan büyümeye göre ciddi bir gerilemeye işaret ediyor.

Analistlere göre, Yunanistan'ın en büyük sorunları, yaşlanan nüfusu ve hiçbir şey yapılmazsa 15 yıl içinde batması muhtemel olan sosyal güvenlik sistemi. Kamu maliyesindeki bozulmayı hızlandıran bu sorunlarla, kamu borcu/milli gelir oranının bu yıl yüzde 110'a çıkacağı tahmin ediliyor. Bu oranın 2011'de ise yüzde 135'e çıkması bekleniyor.

Yunanistan'ın kamu borcunun mali istikrarı tehdit etmesi, ülkenin kredi notunu olumsuz etkiledi. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Yunanistan'ın kredi notunu bir basamak düşürerek "BBB+"ya indirdi. Standard & Poors, Yunanistan'ın kredi notunu olası bir not indirimi için negatif izlemeye aldı ve Doğu Avrupa'da en büyük riskin Yunan bankalarında bulunduğunu belirtti.

HANGİ ÜLKELER SORUNLU?
Dünyada finansal açıdan sorunlu bölgelerin başında Dubai geliyor. Dubai'nin hızlı büyümesinde lokomotif görev üstlenen Dubai World'ün 26 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak istemesiyle başlayan süreçte, kreditörler tarafında henüz bir ilerleme kaydedilmedi.

14 Aralık vadeli 3.5 milyar dolarlık borcun ertelenmesi ufukta görünen ilk sorun. Dubai maliye bakanı Abdulrahman El-Salih hükümetin kamuya ait Dubai World'ün borcuna kefil olmadığını kaydetti.

Doğu Avrupa'da ekonomisi sorunlu ülkeler arasında Letonya ve Litvanya da bulunuyor. Fitch, resesyon, siyasi risk, banka varlıklarının kalitesinin bozulması ve Letonya'daki devalüasyon riski nedeniyle Baltık ülkelerinin kredi notlarının aşağı yönlü baskı altında olduğunu bildirdi. Raporda, özellikle Letonya ve Litvanya'nın notlarının kamu finansmanındaki ciddi bozulma nedeniyle risk taşıdığı ifade edildi.

Diğer yandan, Ukrayna Devlet Demiryolları'nın 110 milyon dolarlık borç geri ödemesini yapmadığı haberi endişe yarattı. Ukrayna'nın kamuya ait doğalgaz şirketi naftogaz da bu sonbaharda bir borç geri ödemesini gerçekleştirememişti.

kaynak: ntvmsnbc

6 Aralık 2009 Pazar

Türklerin zaferi

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta yayımladığı "Türklerin zaferi" başlıklı makalede, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesini kullandı.

Amerikan Newsweek dergisi bu hafta "Türklerin zaferi" başlıklı bir makalede Türkiye'nin yeni dış politikasını değerlendirdi.Owen Matthews ve Christopher Dicket imzasıyla yayımlanan yazıda, "Ortadoğu’da yaşadığımız talihsizliklerin sürpriz kazançlısı Türkiye oldu" ifadesi kullanıldı.

ABD ve Batı’nın Ortadoğu’da on yıllardır yaptığı hataların Türkiye’yi bölgesel güç olarak yükselltiği savunuldu. Yazıda, siyasi nüfuz anlamında Türkiye’nin bölgede rakibi olmadığı vurgulanıyor. ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle bölgeye istikrar getirme girişiminin tam ters bir sonuç doğurduğu ve ‘komşularla sıfır sorun’ politikası izleyen Türkiye’nin bu savaştan siyaseten kazançlı çıktığı belirtilen yazıda yer alan ifadeler şöyle:

“I. Dünya Savaşı’nı 'savaşlar dönemini bitirecek son savaş’ olarak görme eğilimindeki zamanın siyasetçileri Osmanlı İmparatoruğu’nu parçalayarak aslında ‘barışı bitirecek son barış’ı yarattı. Nitekim o son barışı, bölgede sonu gelmeyen sömürgeci kötü yönetimler, darbeler, ihtilaller ve cihatçı şiddet izledi. Bölgeye düzen getirme iddiasıyla ABD liderliğindeki ittifakın Irak’ı 2003’te işgal etmesi Irak’ta bir güç boşluğu yarattı ve onu tüm bölge için bir istikrarsızlık kaynağı haline getirdi.
Osmanlı’nın koltuğuna oturan Türkiye ise kargaşanın dışında durmak için elinden geleni yaptı; hatta 2003 işgalinde ABD güçlerinin kendi topraklarından geçmesine bile izin vermedi. Buna rağmen, bugün bakıldığında savaştan kazançlı çıkan taraf, pek çok gözlemcinin düşündüğünün tersine, İran değil Türkiye oldu.

TÜRKİYE’NİN BÖLGEDE RAKİBİ YOK
Amerikan firmaları umutsuzca kenarda beklerken Türkiye, Irak’ın en büyük ticaret ortağı olmak için İran’la yarışıyor. Bölgesel etki anlamındaysa Türkiye’nin rakibi yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, uzun zamandır Amerika’nın kontrolü altındaki bir coğrafyada Türkiye’nin bağımsız siyasetini geliştirmek için çalışıyor. Önümüzdeki hafta Başkan Obama’yla görüşmek üzere Washington’a uçacak. Ancak sadece birkaç hafta önce Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ve “iyi dostu” Mahmud Ahmedinejad ile omuz omuza poz verdi, İran’ın nükleer programını savundu.

BATI KURUMLARINDAN NEFRET HAVASI
İsrail’le ilişkilerin zedelenmesi ve Sudan Başkanı Ömer El Beşir’in soykırım suçu işlemiş olamayacağı iddiası gibi Batı’yı rahatsız eden gelişmelerin dışında, Washington’ı belki en çok rahatsız eden konu, Ankara’nın yeni siyasi tavrını, pratikte ulusal çıkarları savunma kaygısından daha çok gizlenmiş bir İslami ideolojinin belirliyor olması ihtimali. Erdoğan dinle siyaseti birbiriyle karıştırmadıklarını ısrarla söylese de, iktidardaki AKP Türkiye’nin laik sistemini tehdit ettiği gerekçesiyle yüksek mahkemelerde sık sık suçlandı.

Aynı paralelde, son beş yılda Avrupa’ya yönelik bir soğuma ve Batı kurumlarına karşı nefret havası yaratıldı. Ve hükümetteki hiç kimse, Amerika karşıtlığının hızla artmasını önlemeye yönelik bir girişimde bulunmuyor.

TÜRKİYE, KIYMETLİ BİR ORTAK OLDU
Öte yandan Türkler’in, onların çıkarlarını düşünmeyen Batı’ya karşı hissiyatları mazur görülebilir. ABD, Soğuk Savaş sırasında Kremlin’i bölgeden uzak tutmak için İran şahı gibi Batı yanlısı despotları, sivillerden yönetimi üç kere zorla devralan Türkiye’deki generalleri destekledi. Sonuç Amerika için felaket oldu. Çünkü kendi halkı tarafından bile sevilmeyen güvenilmez müttefikler yaratıldı. 2003’te Bush yönetiminin Irak işgali için Türkiye topraklarını kullanma amacıyla Ankara’ya yoğun baskı yapması anti-Amerikan nefreti doruğa ulaştırdı.

O gün belki Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerinin tabana vurduğu gündü. Ama aynı zamanda, Türkiye’nin ekonomik toparlanma, bölgesel güç olma ve ABD’yle farklı bir ilişki kurma döneminin de başlangıcı oldu. Gerçekten de Türkiye’nin bölgedeki yeni duruşu, ülkeyi her isteneni yapan bir araçtan ziyade Washington için çok daha kıymetli bir ortağa dönüştürebilir.

TÜRKİYE'NİN İMPARATORLUK GÜCÜNÜ TESİS ETMESİ İMKANSIZ
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı günden bu yana dünya kökten değişti ve Türkiye’nin yaklaşık 350 yıl süren imparatorluk gücünü yeniden tesis etmesi imkansız. Ancak dünya, 60 yıldır süren bu “barışı yokeden ‘barış’ dönemi”ni sonlandırma yönünde adım atmaya çalışırken, hiçbir ülke dağılan parçaları yerine yerleştirme konusunda Türkiye’den daha iyi durumda değil.

kaynak: ntvmsnbc.com

28 Kasım 2009 Cumartesi

Kürt Açılımı'nı 'anlamak'

Diyarbakır'daki "Demokratik Açılım” konferansına katılan NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, izlenimlerini yazdı: "Sadece Kürtlerin değil, Türklerin de kafası karışık. Birbirimizi dinlemezsek anlayamayacağız; acele etmeden, kırıp dökmeden."

Diyarbakır’da konuşulan tek konu demokratik açılımın kaderinin ne olacağı. Olan bitenlere rağmen umutlar hala taze, beklenti hala yüksek. Ancak her iki tarafın birbirini anlamaya, dinlemeye her zamankinden fazla ihtiyacı var.

Bu konuda daha fazla tartışmak, daha fazla konuşmak gerekiyor. Çünkü algılar farklı olduğu gibi, refleksler de farklı. Bu da çok normal. Normal olmayan kimsenin birbirini dinlememe tehlikesi. Çünkü Kandil ve Mahmur Kampı'ndan dönenlerin karşılanma görüntüleri Batı’da nasıl tepki topladıysa, Diyarbakır’da neden bu kadar tepki gösterildiği anlaşılmıyor.

Sanki iki ayrı dünya söz konusu. Ama bu iki ayrı dünyanın kendisini daha fazla anlatmaya ve karşıdaki tepkileri de anlamaya ihtiyacı var. "Demokratik Açılım"ın başarısı da buna bağlı gibi. Çünkü açılımın siyasi sonuçları kadar insani ve vicdani sonuçları da önemli.

Diyarbakır’da Ticaret Odası’nın büyük konferans salonunda Demokratik Açılım'ın siyasi, ekonomik ve uluslar arası etkilerini tartışırken, tüm oturumlarda ortak buluşma noktası “korkuların aşılması, herkesin kendini anlatmaya, anlamaya çalışması” idi. Özellikle korku meselesi çok önemliydi. Yaratılmış, sanal korkuların birbirimizle barışmanın önündeki en büyük engel olduğunun altı çizildi.

SORULAR VE TALEPLER
Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, her şeye karşı açılımın devam etmesi gerektiğinde ısrarlıydı.

Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, tüm konuşmacıların irdelemesi amacıyla birçok soru sıraladı: "PKK'nın iradesi olmazsa silahlara veda olabilir mi? Silahsızlanma için PKK'nın iknası bu durumda zorunlu değil mi? O halde PKK nasıl ikna edilecek askeri bürokrasi nasıl ikna edilecek? Askeri bürokrasinin iknasında kimler rol alabilir? Gerçek manada bir çözümden söz etmek için sizce Türkiye'de yaşayan Kürtler, yani Kürt yurttaşlarımız veya Kürt halkı kimlik olarak statüsü ne olmalıdır? Nihai çözüm için idari yönetim şekli ne olmalıdır? Demokratik özerklik, eyalet sistemi, üniter yapıyı zedeler mi? Anadilde eğitim olmadan gerçekten çözüm olabilir mi? Ana dilde eğitim olmadan bir dilin korunması ve geleceğe aktarılması mümkün olabilir mi? Kısacası aspirin pratik ve geçici suretle baş ağrısını dindiren ilaç olmakla birlikte kanser tedavisinde çözüm olur mu?"

Eski Baro başkanı Sezgin Tanrıkulu ise yaptıkları anayasa çalışmasından örnekler verdi ve hazırladıkları değişiklik maddelerini sıraladı. Önemli ve somut bir çalışma. Çalışmanın temelini ise Türkiye Barolar Birliği’nin 2001’deki anayasa çalışması oluşturuyor. Yani, öyle uç taleplerin yer almadığı hatta 8 yıl önce bugün Kürt açılımına karşı çıkanların bile altına imza attığı bir metinden yola çıkılmış. Değerlendirilmesi gerekir.

AÇILIMIN DIŞ BOYUTU
Bizim oturumda açılımın uluslar arası etkileri ve Ortadoğu ele alındı. İç ve dış dinamiklerin etkisi ile Türkiye’nin açılıma zorunlu olduğunu ele aldık. Evet, Kürt sorunu bölgenin olduğu kadar bizim sorunumuz. Türkiye dış politikada yeni alanlar açarken, yeni ufuklara uzanırken kendi içindeki sorunu çözmeden, kendi Kürdü ile barışmadan bölgede ve Ortadoğu’da başarılı bir dış politika yürütmesi mümkün değil. Bu başkaları için değil, kendimiz için zorunlu. Türkiye’nin, Iraklı Kürtlerle ilişkileri geliştirirken kendi Kürdü ile küs olması söz konusu olamaz. Türkiye kendi Kürt sorunun kendisi çözecek. Tabii ki bu dış dinamiklerin olmadığı anlamına gelmemeli. Amerika’nın Irak'tan çekilme sürecinde istikrarlı bir Irak, istikrarlı bir Kürt bölgesi ve dayanabileceği bir ülkeye ihtiyacı var. Bu da Türkiye. Bütün bu gelişmeler salt bir Amerikan planına dayandırılamaz. Amerika’nın emperyal amaçlarını her zaman göz önünde tutmakla birlikte, bütün süreçleri yürütemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Üstelik yaşadığımız dönemde artık sorunlar ve çözümler tek boyutlu değil. Bu yüzden çok aktörlü, çok katmanlı ve çok belirleyeni olan bir sorun Kürt sorunu. Kürt sorunun çözmek, barışı getirmek, ölümleri durdurmak konusunda asıl irade bizim, yani Türklerin ve Kürtlerin iradesidir. Ama bu konuda geç kalınırsa çözümler de işe yaramayacak, dış dinamik daha fazla devreye girecek gibi görünüyor. Çünkü, ABD’nin Irak’tan çekilmesinin ardından ne olacağı bilinmiyor. Ve bölgede dengeler hala çok hassas. O yüzden çözüm şart.

NEREDEN NEREYE
Ama tabii ki en anlamlı görüntü ise Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun 1991’de kendilerini “barış grubu” olarak adlandıran 8 kişiyle birlikte Kandil’den dönen ve 5 yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşan Yüksel Genç’i aynı salonda dinlemesiydi. Vali ve Genç’in akşam yemeğindeki barış temennileri de aslında kısa zamanda çok yol alındığının bir göstergesiydi. Vali Mutlu, “tek bir kişinin bile korkmadan hareket edip, özgürce evet diyebileceği bir barışı için herkesin çalışması” gerektiğini söyledi.

Diyarbakır’daki toplantıdan kendimizi yenileyerek ayrıldık.

Son söz olarak şunu söylemek gerekiyor: Sadece Kürtlerin değil, Türklerin de kafası karışık. Birbirimizi dinlemezsek anlayamayacağız; acele etmeden, kırıp dökmeden. Kürtler ve Türklerin önündeki temel sorun bu.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Obama 'hayali' buraya kadar

Obama “çok büyük hayalim var” derken Ortadoğu için bunu düşünmüş olmaz. Obama’dan medet uman Ortadoğu halkları ise böyle bir rüyayı görmek bile istemeyeceklerdir.
Amerikan Başkanı Barrack Obama seçildikten sonra yarattığı iyimserlik haresinin finalini Müslüman ülkelere yönelik olarak yaptığı Kahire konuşması ile yapmıştı. Obama o konuşma ile “söylev kredisini” tamamlamıştı. Kahire konuşması hatırlanacak olursa Obama’nın kafasının karışık olduğu kadar Ortadoğu barışına yönelik atacağı adımlara nereden başlayacağı da belirsizdi.

Obama nihayet bir adım atıyor. Önümüzdeki günlerde detayları netleşecek plan her ne kadar benzer kafa karışıklığını barındırsa da, Amerikan başkanı 2 yıl içinde İsrail ile Filistin’i barıştırmayı ve iki devletli bir çözümü başarmayı amaçlıyor. İsrail Filistin tarihi benzer hedefler, benzer suni umutlarla dolu diğer bir deyişle bu tarih barış anlaşmaları çöplüğü.

8 yıllık Bush dönemini hatırlayacak ve her söylenene inanacak olursak Bush’un 2005’de Filistin devletini kurması gerekiyordu. Bu tarih daha sonra 2008’e sarktı. Arından unutuldu. Keza Bush’un beyaz bir erkek edasındaki bakanı Condi Rice Amerikan tarihinin Ortadoğu’yu en fazla ziyaret eden Dışişleri bakanı olarak tarihe geçti. Ziyaretler Ortadoğu barışı bir yana felaketi daha arttırdı. Oslo Barış Anlaşması 1994’de imzalandığında en geç 2000’de Filistin devleti ilan edilecekti ki bir devlet ihtimali bugünkünden çok daha fazlaydı. 2002’de Beyrut’ta Arap ülkeleri gerçek 1967 sınırlarına çekilen, Kudüs’ün başkent olduğu, mültecilerin makul oranda geri döndüğü ve Filistin topraklarını metre metre kemiren yerleşimlerin sökülmesi karşılığında İsrail’i tanıyacaklarını açıklamalarını nasıl sonuçsuz kaldığı, İsrail’in elinin tersiyle ittiğini unutup Obama’nın 2 yıl içinde bu işi halletmesini beklemek iyimserlikten öte saf olmayı gerektirir. Oslo’da, Camp David’te, Annapolis’te çöken tüm planlar niye şimdi hayata geçsin ki? Başkan Obama’nın hep bir hayali var, her daim iyimser, kafasında insani, çözüme yönelik politikalar bulunuyor ama küçük gibi görünen önemli bir nüansı her zaman unutuyor başkan: Amerika’nın reel politikasını, emperyal çıkarlarını.

OBAMA CİDDİ AMA NAİF
İşte bu kez Ortadoğu’da barış denilen ama kelime olarak bile içi boşalan bu süreci ciddi olarak ele alma niyetindeler. Hazırlanan 60 maddelik anlaşma koşullarının büyük kısmı adil, her iki tarafı ama Filistin Yönetimi Başkan Mahmud Abbas dışında Filistinlileri memnun etmeyecek olsa da iki devletli bir sistem için bir başlangıç sayılabilir..

Obama’nın planına gelince; görüşmeler çok yoğun ve kesintisiz sürecek, taraflar % 4.5 oranında karşılıklı olarak toprak değişecek (varolan durumda Batı Şeria’nın % 85’inin İsrail işgali altında olduğunu unutmamak gerek) böylece 1967 sınırlarının ötesinde binlerce Yahudi yerleşim birimi olduğu yerde kalacak, Doğu Kudüs Filistin egemenliğine verilecek, Filistin devleti silahsızlandırılacak, ordusu olmayacak, sadece iç güvenlik birimi o da teröre karşı mücadele için kurulacak. Bu süreç içinde Filistin güvenlik güçleri kendi örgütlerini zapt-ı rapt altına alacak, yasa dışı inşa edilen Yahudi yerleşimleri (uluslar arası anlaşmalara göre yerleşimlerin tümü zaten yasadışı) yıkılacak, yenileri yapılmayacak, Gazze’de ateşkes sağlanacak, Filistin ekonomisi güçlendirecek, paralel olarak Arap ülkeleri de İsrail ile ilişkilerin normalleştirecek., Filistin kendi sınırlarını kontrol edecek.

Plan güzel görünüyor değil mi? Yahudi yerleşimlerinden başlarsak. Şu an itibariyle 500 bin İsrailli Filistin topraklarında yani 1967 sınırlarını ihlal ederek yaşıyor. Oslo anlaşması gereği Filistin devleti Batı Şeria’nın % 22’sinde kurulacakken bu rakam şimdi 12’lere kadar düşmüş durumda. Peki ordusu olmayan bir ülke nasıl olacak? Yasadışı yerleşimler engellenecek denirken uluslar arası kurallara göre 500 bin kişinin yaşadığı tüm yerleşimlerin yasadışı olduğuna hiç değinilmiyor. Mültecilerden söz edilmiyor ki mülteciler Filistin hayalini ayakta tutan geri en önemli unsur. İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin ne olacağı ise meçhul.

Zaten varolan koşullarda iki devletli çözüm bu işin ilacı olmayacak.

İSRAİL’İN TALEPLERİ BİTMİYOR
Her şey bununla bitmiyor tabii ki. Obama yönetimin kafasının karışık olduğu asıl nokta Ortadoğu’ya çözüme nereden başlayacağı. Önceleri İran ile ilişki kurmayı deneyip ardından Suriye ve sonunda Filistin soruna yönelecek derken şimdi hepsine birden bir anda yükleniyor.

Çünkü yönetim bu barış planını hayata geçirmek için İsrail’i ancak İran’ı sıkıştırma şartıyla ikna etmiş gibi görünüyor. Yani İsrail’in bitmek bilmeyen taleplerinin hedefinde şimdi İran var. 2003 öncesi Irak’ı tehlike gören, Saddam Hüseyin devrildikten sonra bu tehlikeden kurtulan İsrail’in tatmin olmadı. İran’la da tatmin olmayacak. Çünkü asıl amacı Ortadoğu barışından çok kendi kafasındaki bölgeyi yaratmak. Hoş bu strateji Amerika’ya da çok ters değil.

Yani ABD çok tehlikeli bir kumara hazırlanırken masadaki 3 kartı aynı anda oynama yanılgısı içinde. Çünkü kontrolü kaybettiğinde oyun berbat olabilir. ABD birinci aşamada İran’a yönelik baskı kampanyası yoğunlaştıracak. Avrupa’yı, Birleşmiş Milletleri de devreye sokacak. Nükleer silahların İsrail için bir tehlike olmasından çıkarılacak bunun karşılığında, ikinci aşamada İsrail Filistinlilere pek bir şeyler kazandırmayan anlaşma masasına oturacak, sanki çok büyük bir adımmışçasına yerleşim inşalarını dondurulacak.(Yani İran’ın nükleer kapasitesi bir tehlike ama Yerleşimler Filistin için tehlike değil). Böylece üçüncü aşamada İran’ı tehlike olarak gören bölgedeki ABD müttefiki, baskıcı otoriter Arap ülkelerinin de desteğini alacak, İsrail ile ilişkili için onları da ikna edecek. Yani 3 odaklı 3 hedefli bir plan var ABD’nin elinde.

Ancak bu strateji çok büyük riskler içeriyor. Obama “çok büyük hayalim var” derken Ortadoğu için bunu düşünmüş olmaz. Obama’dan medet uman Ortadoğu halkları ise böyle bir rüyayı görmek bile istemeyeceklerdir. Son kertede tüm bunların bin türlü bahaneyle işgali sürdüren İsrail’i gayri adil bir anlaşma için masaya oturtmak ve sadece zaten yasa dışı olan yerleşimleri durdurmak için yapılması, tüm dünya ile İran’a yüklenmenin planlanması hayal kırıklığı yaşamak için yeterli.

Erken olmasına rağmen bu kez de Ortadoğu barışı denilen sürecin yine boşa zaman harcamaktan başka bir anlamı, Filistinlilere hiçbir yararı olmayacağı ve işgal topraklarının kemirilmeye devam edileceğini söylemek kehanet olmaz. Ne diyelim, Obama hayali buraya kadarmış. Chavez Obama için “içi boş bir teneke” demişti. Ağır bir ithamdı. Ancak, kesin olan nokta: Onca yaşanana, onca tecrübeye rağmen Amerikalılar Ortadoğu’yu tanımıyor.

(NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun bu yazısı Radikal 2 Gazetesinde yayımlanmıştır)

16 Kasım 2009 Pazartesi

Türkiye'nin Sudan ilgisi nereden geliyor?

Ankara, Sudan lideri hakkındaki tutuklama kararının ertelenmesi için girişimde bulunmaya hazırlanıyor. NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, bu tutumun nedenlerini analiz ediyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir hakkında insanlık ve savaş suçu işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkardı. Türkiye henüz mahkemenin yetkisini tanımıyor. Bu yüzden kararı uygulayıp uygulamayacağı bilinmiyor. Bilinen Ankara’nın tutuklama kararının ertelenmesi için girişimde bulunmaya hazırlandığı.

Peki Türkiye’nin Sudan ilgisi nereden kaynaklanıyor?

Bu sorunun yanıtını Türkiye’nin AKP hükümetiyle birlikte başlayan dış politika çizgisinin satır aralarında bulmak mümkün.
AKP hükümetinin dış politika anlayışının, uzaklık göz etmeden coğrafi anlamda yatay ve dikey eksen üzerindeki her ülkeye ulaşma, ilişki kurma, komşuların ile sıfır sorun, kendi bölgesinde barış ve diyalog anlayışı üzerine kurulduğu söylenebilir.

Bu ilişkide öncelik sırasında tabii ki komşu ülkelerle Ortadoğu ve Kafkasya başta geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun ulaşabildiği, iz bıraktığı ve yüzyıllar öncesinden ilişki tecrübesinin bulunduğu ancak uzun yıllardır unutulan ülkeler de bu politikanın dairesi içinde. Afrika ülkeleri işte bu son kategori içine giriyor. Türkiye’nin son Afrika açılımı ve El Beşir’in Sudan’ına olan ilgisinin temel kaynağını bu mantık oluşturuyor. Ama gerekçe sadece bu değil tabii ki.

DIŞLANANLARA YAKIN DURMAK
Türk dış politikasının son dönemdeki hareket tarzı, sorunlu bölgeler ve sorunlu ilişkilere tersten yaklaşıp, genel eğilimin tersine “dışlananlarla ilişki kurmak” ve burada yaratacağı ilişki kanalları üzerinden kendine avantaj sağlamak, tıpkı Hamas ve El Beşir ilişkilerinde olduğu gibi.

Bu çizginin riskleri olsa bile, örneğin, Hamas’la kurulacak ilişkilerde Türkiye bir oranda söz sahibi olmuş durumda. Yoğun eleştiri alan bu politika bir yanıyla tutmuş gibi görünüyor. Çünkü, Türkiye “dışlananlarla ilişki kurulmasını, en azından onların da dinlenmesi gerektiğini” düşünüyor. Kısa vadede riskli gibi görünen bu politika, orta vadede Türkiye’ye “dışlanan ülke veya gruplarla” ilişkisi üzerinden söz sahibi, aracı ya da kolaylaştırıcı olma avantajı sağlıyor. Sudan’daki El Beşir ilişkisi de bu kategoriye giriyor.

AFRİKA AÇILIMI
Türkiye Sudan’ın Afrika açısından çok önemli olduğunu, yeni bir iç savaş durumunda ülkenin 2’ye 3’e bölünebileceğini, bu yüzden hakkında varolan ağır iddialara rağmen, Beşir’in iktidarda kalmasının ehven-i şer olduğunu düşünüyor. Öte yandan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oylamasında, 53 Afrika ülkesinin 51’inin oyunu alması da El Beşir konusunda Afrika ile birlikte hareket etmesini zorluyor. Üstelik Arap Birliği ve İKÖ de El Beşir kararına karşı çıkıyor. Tüm bunlar biraraya gelince, Türkiye’nin Güvenlik Konseyi’nde El Beşir için nasıl bir tavır göstereceğinin ipuçlarını veriyor.

NEO OSMANLI HAYALİ
Çok eleştirilen bir diğer nokta ise, Türkiye’nin “Osmanlı’nın mirasına soyunduğu” iddiaları. Türkiye bu role soyunup soyunmaması bir yana, yeni dış politika paradigmasını Osmanlı coğrafyasını üzerine kurduğu ortada. Sudan’da bu ülkelerden birisi. Üstelik Sudan’ın zengin yeraltı kaynakları bu ülkeyi cazip kılıyor. Bu cazibe sadece Türkiye değil birçok ülke için de geçerli. Yani Sudan’a yönelik ilginin önemli nedenlerinden biri, bölgeyi eski sömürgecilere ve şu anda Afrika’da çok güçlü olan Çin’e bırakmamak, küçük de olsa söz sahibi olmak, en azından Sudan özelinde bu süreçten avantajlı çıkmak. Tüm bunları bir araya getirince Türkiye’nin El Beşir’e verdiği destek daha iyi anlaşılır.

İNSANİ VE AHLAKİ SORUMLULUK!
Ancak Türkiye bu noktada, dış politikada duygusallık, insani ve ahlaki yükümlülükler ile reel politika arasında tercih yapmak durumunda. Zaten tartışmalar da burada düğümleniyor. Gazze saldırısı nedeniyle duygusal ve insani bir çıkış yapan Başbakan Erdoğan’ın, El Beşir ve Sudan konusunda benzer bir yaklaşımı göstermediği söyleniyor.

Ancak insanlığa karşı işlenen suçlarda çifte standardın hem insanlığı hem de ülkeleri ne tür sorumluluklara sürüklediği, tarihin bu yükünün gelecek nesillere mal olduğu biliniyor. Eğer, Türkiye abartılı ve anakronik bir Neo-Osmanlı mantığı ile reel politikanın gayri insani koridorlarına yöneliyorsa, diyecek bir şey yok. Bu durumda Türkiye'nin, işine geldiği vakit insanlık suçlarına göz yuman diğer ülkelerden hiçbir farkı kalmayacak; popülist bir karşı çıkış, “kof” bir insani duruş söyleminin ötesine geçilemeyecektir. Bunun tarihi ve ahlaki sorumluluğu da büyük olacaktır. Bu yüzden, Türkiye’yi “Neo-Osmanlı girdabına sokmaya çalışan” bu zemini hazırlamak için CIA patentli “uzmanları” sahaya sürenlere dikkat etmek gerekir. El Beşir benzeri insani konularda Türkiye, hoş bir sada gibi gelen Neo-Osmanlı hayali ile değil ahlaki yükümlülüğü ile hareket etmelidir. Bir ülke o zaman büyük düşünen ve tarih karşısında başı dik bir ülke olur.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Irak'ta yeni dengeler

Amerikanın çekilme takviminin, güvenlik konusunun, istikrar adına söylenenlerin, çizilen pembe tabloların aksine Irak’ta işler yolunda gitmiyor.
Medyanın sayılara indirgediği haberler dışında ülkenin içinden geçtiği kaotik ortam patlayan bombalar dışında pek yansıtılmıyor; olan bitene dair kanıksama duygusu hakim.

Ancak, yanı başımızdaki bu ülkede özellikle Kürt açılımının konuşulduğu ve bu açılımın “Amerika’nın çekilme süreci ile ilgili olduğu” iddiaları, Irak’ın daha yakından takibini zorunlu kılıyor; bu yüzden sadece Kürtleri değil ülkedeki tüm grupları izlemek gerek. Maliki hükümetinin Amerikan güçlerinin kent merkezlerinden çekilmesiyle ülkede güvenliğin sağlandığı, kentte mezhepleri birbirinden ayıran duvarların yıkılacağını açıklaması bir istikrar yanılsaması.

Bu yüzden geçen hafta Bağdat’ın göbeğinde 90 kişinin ölümü ile sonuçlanan patlamalar ülkenin ne durumda olduğunu bir kez daha hatırlatması açısından önemli. Ocak ayındaki seçimler ve son günlerdeki kanlı saldırılar ülkenin ciddi sorunların eşiğinde olduğunun habercisi gibi. ABD, 2011 sonunda ülkeden çekileceğini ilan etmesine rağmen özellikle Amerikan Birliklerinin Komutanı Roy Odierno’nun Kerkük’e “yerleşme” önerisi önümüzdeki dönemde patlama noktasının adresin de gösteriyor.

Kerkük aslında bir haberci; Amerikalıların çekilmesinin ardından özellikle Araplarla Kürtlerin karşı karşıya gelme ihtimalinin habercisi. Ama Arapların da yekpare olduğunu düşünmemek gerek. Çünkü Sünni ve Şiiler Kürtlere karşı belli yerlerde ittifak yaparken kendi içlerinde büyük çelişkiler yaşıyor. Keza ülkenin en güçlü grubu olan Şiiler de bölünmüş durumda. Böyle karmaşık bir resmin içinden nasıl çıkılacağı da bilinmiyor. Çünkü, Irak’ta işlerin düzeldiğini iddia edenler resmin diğer yüzünü görmek, göstermek istemiyor.

KÜRTLERİN ARAPLARLA DANSI
Hem Bağdat'ta hem de Irak'ın kuzeyinde yaşanan siyasi hareketlilik yeni ittifakları doğururken bu ittifaklar zaten çok parçalı olan mezhebi ve etnik siyaseti giderek bölüyor. Kimi kimle, hangi çıkarlar ilişkileri çerçevesinde birlikte olacağı hala belirsiz. Bu da Irak’ın bütünlüğü konusundaki şüpheleri arttırıyor. Son kertede mezhep ve etnik yapılar belirleyici olsa da, bugünü gündelik genel geçer siyasi çıkar ilişkilerinin belirlediği, bunun da ülkenin geleceğindeki belirsizliğe neden olduğu biliniyor. Zaten Irak’ta istikrardan söz edenlerin yanıldığı nokta da bu.

Iraklı Kürtler uzun süredir yaşananlardan rahatsız. Kerkük konusunda referandum öneren 140 maddenin hayata geçmeyeceğini anlamalarına rağmen bu konudaki ısrarlarını sürdürüyorlar. Başta Amerika olmak üzere merkezi hükümet ve diğer tüm gruplar Kerkük’ü Kürtlere bırakmaya niyetli değil.

General Odierno’nun çekilme sürecinde Kerkük’e yerleşme niyeti de Irak’ın istikrarı kadar genel Amerikan çıkarları ile ilgili. Kerkük’ün Kürtlere verilmesi halinde Arapların bunu kaldıramayacağı biliniyor. Merkezi Irak ordusu Musul’a konuşlanırken peşmergelerle çatışmanın eşiğinden dönmesi, Hanekin kenti içinden geçen Irak ordusuna yönelik tepkilerin bizzat Başbakan Neçirvan Barzani tarafından önlenmesi bu bıçak sırtı durumu özetliyor.

Bu durum ise Irak’ta güvenlik anlayışının, farklı grupların birbirlerine ne kadar “güvendiğini” gösteriyor. Çünkü bugün Irak ordusu dediğimiz yapı, aslında her bölgede etnik ve mezhebî olarak farklılaşıyor. Orduda hâlâ Iraklılık kimliği değil etnik ve mezhebî ayrımlar söz konusu. Orta bölgedeki ordu Sünnilerden, güneydeki Şiilerden oluşurken, Kürt bölgesinin denetiminin Peşmergelerin elinde olmasından kaynaklanıyor.

Kimse kendi ordusuna güvenmiyor. Yani Amerika milyarlarca dolar eğitim harcaması yapması bir işe yaramış değil; sanki herkes bir sonraki çatışma için kendi ordusu hazırlıyor gibi. Bu yüzden Kürtler Amerika’nın tamamen çekilmesini istemiyor ve Kerkük’e yerleşme fikrine sıcak bakıyor. Amerika ise ülkede istikrarı sağlama adına Kerkük’e yerleşip Kürtleri de memnun ederek bir taşla üç kuş vurma derdinde. Zaten imzalanan anlaşmada çekilme koşullarında açık noktalar mevcut.

ŞİİLERİN İKTİDAR KAVGASI
2009'de yapılan yerel seçimlerde büyük Şii ittifakına bayrak açarak gücünü pekiştiren "Dava Partisi"'nin lideri Başbakan Nuri el Maliki’nin işi bu kez kolay değil.

Ocak ayındaki genel seçimlerde ülkenin en büyük Şii partisi El Hekim’in Yüksek İslami Konseyi, Mukteda es Sadr'ın Mehdi Ordusu, eski Başbakan İbrahim Caferi'nin başkanı olduğu "Ulusal İslam Hareketi", Ahmed El Culabi yönetimindeki "Ulusal Konsey" ile bazı Sünni, Türkmen ve Kürt grupların oluşturduğu "Irak Ulusal İttifakı" ile mücadele edecek. Bu grupların bir araya gelmesi bu kez siyasi güç mücadelesinde mezhep temelinin siyasi çıkarların ve ekonomik güç paylaşımının arkasına düştüğünü gösteriyor.

Kimilerine göre Şii ve Sünnilerin birlik etmesi Irak’ın bütünlüğü açısından olumlu olmakla birlikte yanıltıcı bir durum. Çünkü bu tür ittifaklar son kertede Kürtleri karşılarına alabiliyorlar. Öte yandan çelişki gibi görünse bile Irak Ulusal İttifakı olsun El Maliki olsun hükümeti kurma aşamasında yine Kürtlere ihtiyaç duyacak.

Bu karmaşık denklem son kertede içten içe beslenen düşmanlıkları ortadan kaldırmıyor. Günlük, siyasi çıkarlar çerçevesinde belirlenen politikalar, bütçe, petrol kontratları ve bütçe konusundaki taviz ilişkilerinden ileri gidemiyor. Kimileri çıkıp böyle bir gelişmenin çok renkli ve çoksesli birleşik bir Irak’ı yaratacağı yanılsamasına kapılıp kamuoyunu bu duruma inandırılmaya çalışılıyor. Ancak durum hiç de öyle değil.

TÜRKİYE GELİŞMELERİ DİKKATLİ TAKİP ETMELİ
Bağdat’ta durum böyleyken kuzeyde, Irak Kürt bölgesindeki seçimlerde “Değişim Grubu”nun ciddi oranda başarı göstererek Kürt Parlamentosunun üçte birini alması Ocak ayındaki genel seçimler için farklı dengeleri gündeme getirebilecek. Değişim Grubu, Talabani ve Barzani’nden alacağı tavizler sonucu Ocak ayındaki genel seçime Kürdistan Listesi ile yani KDP ve KYB ile birlikte girebilir.

Ancak Talabani ve Barzani’den bağımsız davranarak kendi başına hareket etme ihtimali de mevcut. Bu durumda Irak Parlamentosu’ndaki Kürtlerin denklemi ve gücünü etkileyebilir. Tüm bu gelişmeler Irak’ta önümüzdeki dönem ABD’nin vaktinde çekilip çekilmeyeceğini ve Kerkük merkezli kanlı bir dönemin başlayıp başlamayacağını gösterecek. Ancak görünen Irak’taki yeni dengelerin gündelik çıkarlar üzerine kurulduğu sürece ülkenin birleşmekten çok kronik bir istikrarsızlığa doğru yol alacağı.

Bu yüzden uzun vadeli olarak Irak’ta istikrarın sağlanabileceğini düşünmek saflık olur. Bu dönemde Bağdat ve Şam arasında arabulucu olmak isteyen Türkiye’nin tüm bu süreci iyi analiz etmesi gerekiyor. Özellikle Kürt açılımı sürecinde Irak’ı çok daha yakından takip etmek ve ittifakların anlamını iyi kavrayabilmek zorundadır; yakınımızdaki ülkenin ismi gibi “ırak” olmaması için.

(Mete Çubukçu'nun yazısı 13 Eylül Pazar günü Radikal 2'de yayımlanmıştır.)

13 Kasım 2009 Cuma

Türkiye protokol krizinden sonra bir adım önde

Ermenistan ve Türkiye, Zürih'te gecikmeyle de olsa tarihi imzaları attı. Yaşanan krizden sonra Türkiye, "masadan kaçan taraf" olmayarak puan kazandı. NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu'nun değerlendirmesi...
Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasını ve sınır kapılarının açılmasını öngören protokoller imzalandı. Ancak imza töreninde çıkan kriz, sınırların açılmasının zor olacağını gözler önüne koydu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Zürih'teki imza töreni için yola çıkmadan önce, küçük bir gazeteci grubuna verdiği brifingde çok heyecanlıydı; sabaha kadar uyuyamamıştı. Kendi deyimiyle "tarihi sorumluğu olan bir imza" atmaya gidiyordu. Söylediği doğruydu. Davutoğlu "donmuş sorunların üzerine kararlılıkla gideceklerini, bölgede statükoyu korumanın kimsenin işine yaramayacağını, sonuç almak için onlarca, hatta yüzlerce defa girişimde bulunabileceklerini" söylüyordu. Bu sözler Bakan'ın genel vizyonunu sergilerken, Türkiye ile Ermenistan arasında başlayan yeni dönemin sancılı geçebileceğinin ipuçlarını da verdi.

Kolay değil, iki ülke arasında neredeyse yüz yıldır taşlaşmış, kangren olmuş sorunlar çözülmeden öylece bekliyor. Bu yüzden Türkiye-Ermenistan arasındaki tarihi imza büyük cesaret ve siyasi riski gerektiriyor. Ancak Dışişleri Bakanı inanılmaz enerjisi ile tüm bunları tüm bunları göze almıştı. Zaten Ermenistan açılımı Davutoğlu’nun “donmuş sorunların üzerin gitme, statükoyu değiştirme” anlayışı ile uyuşuyordu. Bu açıdan sorunları çözmek için sonuna kadar gidilmesi taktiği de genel strateji ile uyuşuyordu. Bu açıdan tarihi ama zorlu başlangıç için Davutoğlu, Zürih'e çok keyifli gitti.

SANCILI SÜRECİN BAŞLANGICI
Ancak, Zürih'teki imza töreni daha ilk adımda sürecin sancılı geçeceğinin kanıtı oldu. Çünkü Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde yeni dönemin bam telini oluşturan, bu yüzden protokollere konmayan Karabağ ve soykırım meselesi, daha ilk günde sorunun nerelerde düğümlenebileceğini gösterdi.

Cumartesi akşamı NTV ekranlarında 5.5 saatlik yayınımız boyunca konuştuğumuz birçok isim de bu imzanın ne kadar önemli olduğunun altını çizerek "ama" demeyi ihmal etmiyordu.

Bunlardan birisi de KEİ Ermenistan Temsilcisi Samson Özararat. Özararat iki ülke arasındaki gizli yürütülen tüm süreçlerin görünmeyen isimlerinden. Temkinli ve ketum olmasıyla tanınır. Ancak görüşleri önemlidir. Özararat atılan imzanın çok önemli olduğunu söyledikten sonra, ilk gün yaşanan kriz benzeri yeni sorunların yaşanabileceğini, buna hazırlıklı olunması gerektiğini, normal olduğunu söylüyordu. Çünkü her iki taraf da yüzyıldır yüzleşmediği sorunlarla karşı karşıya geliyordu. Dolayısıyla süreç düşe kalka ilerleyecekti. Ama Özararat'ın şu sözü önemliydi: "Ne olursa olsun artık bir ilişki başladı. Buradan geri dönüş yok. Bu imzaları geri çekmek mümkün değil. Her iki taraf da risk aldı ama çok önemli bir adım da atıldı."

ERMENİSTAN'IN MESAJI KİME
Ermeni tarafının "biraz da iç kamuoyu ve diasporaya yönelik" mesajı sonucu 3 saat gecikmeli başlayan imza töreni sırasında Bakan Davutoğlu'nun keyfi kaçmıştı. Ancak imzacı iki bakanın arkasındaki fotoğrafta Amerikan, Rus, Fransız dışişleri bakanları AB temsilcisinin bulunması bu imzanın sadece iki ülke arasında değil, daha geniş bir çerçevede destekçisinin bulunduğunun kanıtıydı. Bu anlamda törendeki tavrıyla Türkiye elini güçlendirdi. Masadan kaçan taraf olmayan ve ilişkilerin normalleşmesini isteyen bir ülke olarak puan topladı. Ermeni Dışişleri Bakanı ise kendi kamuoyuna, "Bakın ne kadar zor durumda ve baskı altındayım. İmzayı sanki zorla atıyorum" der gibiydi.

Brooking Enstitüsü'nden Ömer Taşpınar da Amerikan yönetiminin Ermenistan üzerinde büyük baskı kurduğunu doğrularken, krizi ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın çözdüğüne dikkat çekti.

Aslında her iki taraf da siyasi risk almış durumda. Sorumlulukları büyük. Ancak cumartesi gecesinin bize gösterdiği, özellikle "tarih komisyonu"nun kabul edilmesinin Ermeniler açısından soykırım tezinin tartışılmazlığına büyük darbe vuracağı endişesiydi. İşte bu sürecin belki de görünmeyen ama Ermenistan açısından en hassas olduğu nokta da bu.

TÜRKİYE PUAN KAZANDI
Önümüzde önemli bir süreç var. Ancak Türkiye, Ermenistan tarafının hareket tarzını gördü. Karabağ sorunu belli bir çözüme girmeden sınırları açmayacağını söyleyen Türkiye, protokolleri TBMM'ye getirmek için Ermenistan'ı bekleyecektir. Konuştuğumuz AKP yöneticilerinin süreçle ilgili hissettirdikleri bu. Muhalefetin tepkisine rağmen süreci iyi yönettiklerini, Ermeni tarafının imza törenindeki tavrıyla ellerini biraz rahatlattığını ima ediyorlar. Yani Ermeni Parlamentosu protokolleri onaylamadan Türkiye böyle bir girişimde bulunmayacaktır. Bu açıdan iki ülkenin sadece resmi düzeyde değil, iki halkın birbirine yakınlaşması, ön yargılarını yıkması açısından yeni bir dönemin başlangıcındayız. İmza tarihidir ama cumartesi akşamı yaşananlardan sonra sınırların açılmasının tahmin edilenden daha uzun bir süre alacağını da söylemek yanlış olmaz. Türkiye taahhüt ettiği gibi uzun bir süre Karabağ sorununun çözümünü bekleyecektir.

12 Kasım 2009 Perşembe

Ortadoğu Türk çağına giriyor

Ortadoğu'da Türk dönemi yaşanmaya başladığını söyleyen yazar Paul Salim, "Türkiye gibi demokratik, pragmatist ve başarılı bir devletin bölgede rol oyanamasının iyi olacağı görüşünde. Türkiye Ekim ayı içinde bir dizi adım attı. Suriye ile sınır engelleri kaldırıldı, Irak’la bir dizi anlaşma imzalandı. Ayrıca Türkiye nükleer dosyasıyla ilgili olarak açıkça İran’ı savundu.

Öncelikle 20. yüzyılın çoğunluğu boyunca İsrail, Türkiye ve İran, Batının müttefiki olarak ortak bir çatı altındaydı. Fakat İran 1979’da konumunu değiştirdi. Türkiye’nin de yavaşça olsa da tutumunu değiştirdiği görüldü. Sadece birkaç yıl önce Ankara, Suriye’yi düşman ve Saddam Hüseyin Irak’ını tehlikeli komşu olarak görürken, Kürtler açık isyan hali içindeydi. Fakat Suriye bugün dost ve müttefik, Irak ise ihtiyaç duyulan bir komşuya dönüştü. Türkiye-Kürt ilişkileri ise cepheleşmeden işbirliğine geçti.
Türkiye Ekim ayı içinde bir dizi adım attı. Suriye ile sınır engelleri kaldırıldı, Irak’la bir dizi anlaşma imzalandı. Ayrıca Türkiye nükleer dosyasıyla ilgili olarak açıkça İran’ı savundu.

Bütün bu gelişmeler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze savaşı sırasında İsrail’i eleştirmesi ve Türkiye-NATO askeri tatbikatlarından uzaklaştırması sonrasında yaşandı. Bu gelişmeler AKP hükümetinin İslami doğudaki nüfuzunu güçlendirmek için harekete geçmesiyle tutarlılık gösteriyor. AKP hükümeti bu amacı gerçekleştirirken, bölgedeki bütün güç şekilleri üzerinde de izler bırakıyor.


KİMSESİZ ÇOCUKTAN BABALIĞA GEÇİŞ SANCISI
Ne var ki Türk politikasındaki değişim güvenlikle sınırlanamaz, siyasi ve ideolojik içeriği de var. Osmanlı'yı ve İslami geçmişi reddeden önceki dönemlerin ve Kemal Atatürk’ün radikal yandaşlarının aksine AKP, gücünün bir kısmını Türkiye’nin İslami kimliğinden alıyor ve ülkesinin güney ve doğudaki komşularıyla birlikte ortak Osmanlı geçmişine özlemle bakıyor. Ankara AB üyeliği çabalarını bırakmamasına rağmen, Avrupa ailesi içindeki ‘kimsesiz çocuk’ konumundan İslam ailesi içindeki muhtemel baba olmaya geçişin sancısını veriyor.

TÜRKİYE LİDERLİK EHLİYETİNE SAHİP
Gerçekten de Türkiye, Arap ve İslam dünyasında liderlik rolüne yükselme ehliyetine sahip. Nasır'ın gölgesindeki Mısır bu liderlik kriterlerini belirlemişti, ancak sonraları bu rol de kriterleri de soldu. Ayrıca İran bir ilerleme kaydetti, ancak çoğunluğu Sünni olan Arap ve İslam dünyasında İran’ın mezhep kimliği bu ilerlemeye nokta koydu. Ayrıca teokratik yönetim modeli de cazip değildi, ki bu yönetim İran içinde dahi yükselen bir muhalefetle karşılanıyor.

Buna karşın Türkiye, Ortadoğu’da modernliğe entegre olmuş tek ülkedir. Türkiye demokratik, etkin ve üretken bir ekonomik ve siyasi sisteme sahip. Ayrıca Türkiye din ile laiklik, inanç ile bilgi, bireysel kimlik ile cemaat kimliği, milliyetçilik ile hukuk yönetimi arasında etkili dengeler ortaya koydu. Fas’tan Pakistan’a bölge ülkelerinden hiçbiri böyle bir başarıyı elde edemedi.

TÜRKİYE BİR GELECEK SUNABİLİR
İran, Mısır ve diğer Arap ülkeleri bir gelecek sunmuyorlar. Fakat Türkiye bir gelecek sunabilir. Zira Türkiye bölgede derin tarihi köklere sahip, büyük ve Sünni bir ülke olma vasfıyla Ortadoğu’da Türk yüzyılını oluşturmaya ehil.

TÜRKİYE'NİN HEM PAZARA, HEM ENERJİYE İHTİYACI VAR
Ekonomi Türkiye’nin doğuya açılımının bir başka temel etkeni. Toplam gayri safi milli hasılatı 700 milyar dolar civarında olan ve büyüyen ekonomiye sahip bu ülkenin can alıcı ihtiyaçları var. Zira büyüyen ihracatına yakın pazarlar bulmak zorunda. Keza büyümesi için enerjiye de ihtiyaç duyuyor. Avrupa deneyimiyle, ulusal çıkarların istikrar ve büyük bölgesel pazarlarla irtibatlı olduğunun bilincinde. Geçen 10 yıl zarfında dış politikası bütün yönlerde istikrar ve işbirliği gerçekleştirmeye çalıştı. Avrupa’ya üyelik ve entegrasyon görüşmelerini sürdürdü, NATO paktındaki üyeliğini ve ABD ile koalisyonunu sürdürürken, Rusya ile seçkin ilişkiler kurdu, Balkanlar, Kafkaslar ve Karadeniz bölgelerinde istikrarı sağlamaya çalıştı. Buna ilaveten Türkiye İran ve Suriye’yi ılımlılığa teşvik etti, tam çöküşe yaklaştığı noktada Irak’a destek oldu, Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk yaptı. Ayrıca bilindiği üzere Türkiye’nin İran ve Irak’ta büyük enerji çıkarları var. İran, Irak ve Suriye ile sağlam ilişkiler kanalıyla Türkiye, oldukça önemli Körfez bölgesine bir geçiş koridoru kazanıyor.

Bölgedeki Türk yıldızı yükselirken, Amerikan gücü düşüş gösteriyor ve Arap-İsrail çekişmesinin çözümü amaçlı girişimler azalıyor. Bu da gerginliklerin dolan bir güç boşluğu oluşturuyor. Özellikle Obama yönetiminin Batı Şeria ve Golan’daki İsrail işgaline karşı koyma noktasındaki güçsüzlüğü veya hazırsızlığı, ABD’yi daha az önemli kıldı . Ve bu durum daha güçlü bölgesel koalisyonların belirmesini teşvik etti.

İSRAİL İLK KEZ BÖLGESEL KOALİSYONLARDAN YOKSUN
İsrail açısından Türk dönüşümü, kuruluşundan bu yana ilk defa bölgesel koalisyonlardan yoksun kalmak anlamına geliyor. Ayrıca barış girişiminin ölüm döşeğinde olması da, İsrail'de barış anlaşmaları imzalayan ülkeleri, yani Mısır ve Ürdün’ü de, oldukça zor şartların pençesine koyuyor. Barış giriminin geleceğin dalgası/eğilimi olduğunu düşünerek bir maceraya atılan bu iki ülke, İsrail’in barış dosyasını kapatması, işgali ve yerleşim birimlerini sürdürmesi ile tarih önünde hatalarını göreceklerdir. Türk tutumundaki değişimle birlikte, bu iki ülkenin hali hazırdaki tutumlarında uzun süre direnmeleri zor olacaktır.

Türk dönüşümü doğal olarak olumlu bir gelişme. Zira Türkiye gibi demokratik, pragmatist ve başarılı bir devletin Arap ve İslam dünyasında daha büyük rol oynaması iyi olur. Fakat Arap-İsrail barışında bir ilerleme sağlanamadığı takdirde, bu dönüşüme çatışmaların yeni bir turu eşlik edebilir. Mescidi Aksa’daki son gelişmeler, bölgenin dört bir yanında çıkması mümkün tehlikeli dini gerginliklerin boyutunu bir daha göstermiştir.

* Londra’da Arapça yayımlanan El Hayat gazetesi, Lübnanlı yazar, Carnegie Ortadoğu Merkezi Direktörü Beyrut, 29 Ekim 2009, Arapçadan çeviri: HALİL ÇELİK

www.ntvmsnbc.com

2 Kasım 2009 Pazartesi

Türkiye neden Arap devleti gibi davranıyor?

Mısırlı yazar El Sercani'ye göre, Türkiye Araplar için Araplardan çok endişeleniyor. Ancak bu durum yazara göre aslında Araplar için tehlike doğuruyor.

Türkiye geçen son iki haftada kendini Arap ülkelerine daha fazla yaklaştıran adımlar attı. Bir yandan İsrail’le önceden hazırlığı yapılan askeri tatbikatları iptal ettiğini açıkladı, diğer yandan Suriye ile birçok alanda geçmişte görülmemiş ortaklık anlaşmaları imzaladı.

Türk hükümetinin İsrail ve ABD ile ‘Anadolu Kartalı’ adlı ortak hava tatbikatını iptal etmesinden sadece iki gün sonra Türkiye ve Suriye’nin ortak askeri tatbikat yapacağı açıklandı. Ayrıca iki ülke vize uygulamasının iptali gibi önemli bir başka gelişme akabinde 18 ay zarfında Arap doğal gaz hattı projesinin tamamlanmasını kararlaştırdı. Bu gelişmeler iki ülke ilişkilerine onlarca yıl hakim olan gerginlik sonrası yaşandı. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında gerginlik askeri çatışmanın eşiğine gelmişti. Bazı gözlemciler geçen iki hafta zarfında komşu iki ülke arasında yaşananları Arap ülkelerinin kendi aralarında gerçekleştirmeye çalıştıkları “başarısız” birleşme modeli ölçüsünde görecek kadar abarttılar.

Aynı bağlamda Türkiye Başbakanı, işbirliğini arttırmak için Irak’ı ziyaret etti. Ziyaret iki ülkenin Irak doğal gazının Nabucco boru hattı kanalıyla Türkiye topraklarından Avrupa’ya taşınması için anlaşma protokolünü imzalamaya hazır olduklarını açıklaması sonrası gerçekleşti. Türkiye ve Avrupa Birliği ülkeleri geçen Temmuz ayında Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına dayanmasına son vermeyi hedefleyen Nabucco doğal gaz boru hattı projesi için transit anlaşması imzalamıştı.

Yatırımlarının bedeli 7 milyar 900 milyon avroya ulaşan projenin destekçileri, Irak’ın, bu projenin temel kaynaklarından biri haline gelebileceğini vurguluyorlar. Gözlemciler, Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak ziyaretinin “karmaşık ilişkiler” sayfasının çöküşünü yansıttığını ifade ettiler. Ancak ziyaretin konuları, varsayılan sakinlikte ele alınamadı. Zira Maliki’nin misafirinden, ülkesinin egemenliğine ‘saygı gösterilmesi’ ve haklarının çiğnenmemesini istemesi nedeniyle gerginlik yeniden baş gösterdi. Erdoğan ise PKK ‘terörünü bitirme’ kararlılığına vurgu yaparak buna yanıt verdi.

Yine de ziyaret başarıyla sona erdi, diyebiliriz. Çünkü ziyaretin son günü iki ülke heyetleri arasında siyasi, ekonomik ve bilimsel alanlardaki ortak çalışmaların yanı sıra, ‘Türkiye’den elektrik ithal edilmesi’ne kadar 40’tan fazla alanda işbirliğini öngören protokol imzalandı.

TÜRKİYE ORTADOĞULU OLMAYA KARAR VERDİ
Arap ülkelerine yönelik “Türkiye hamlesi” ve işbirliği girişimlerinden anlaşılan o ki, AKP hükümeti iki taraf arasında daha fazla ortaklık inşa edilmesini istiyor. Bu durum bazı gözlemciler tarafından, Türkiye’nin AB üyeliği amaçlı çabalarının somut sonuçlar getirmemesi üzerine ümitsizliğe kapıldığının işareti olarak yorumlandı. Hatta kimileri, AB’nin sırt çevirmesi yüzünden Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelme kararı aldığını belirttiler. Yani Türkiye artık Avrupalı değil, Ortadoğulu bir ülke olmayı kararlaştırdı !

BU AB'YE GİRMEK İÇİN BİR MANEVRA
Fakat diğer yandan başka bir gözlemci grubu, Türkiye’nin yaptığının Avrupa hayalinden vazgeçmek olmadığını, aksine, kendisini doğu ile batı arasında ve Avrupa ile İslam arasında “bağlantı köprüsü” olarak sunduğunu, bunun da AB’ye üyeliğini kolaylaştırma amaçlı bir manevra olduğunu düşünüyor. Ayrıca Türkiye Avrupa’ya, önünde başka seçenekler olduğu ve dolayısıyla dış ve bölgesel politikasının geleceğinin sadece AB üyeliğine endeksli olmadığını vurgulamak istiyor.

TATBİKAT İPTALİNİN SEBEBİ GECİKEN UÇAKLAR
Doğal olarak Türkiye Arap ülkeleriyle ilişkilerinin temelinde ekonomik ilişkiler olduğunu düşünüyor ve PKK’nın Irak’tan hareketle Türk topraklarına yönelik saldırılarının durması gibi kendi özel ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek veya Suriye ile işbirliği kanalıyla ekonomik çıkarlar elde etmek için çabalıyor.

Öte yandan Türkiye'nin, İsrail’le ortak tatbikatı iptal etmesinin nedeni ise İsrail'in Türkiye’nin uçaklarının teslimini geciktirmesiydi.

Fakat buna rağmen, Türkiye’nin Araplarla ilgili birçok meselede önemli bir isim haline geldiğini inkar edemeyiz. Bunun, Türkiye’nin bölgede merkezi bir süper devlet olmaya çalıştığının kanıtı olduğunu düşünenler var. Ayrıca Türk ulusal çıkarlarının bu adımlarda temel itici güç olduğunu düşünenlerin sayısı da az değil.

TÜRKİYE-İRAN ARASINDAKİ ESKİ ÇEKİŞME YİNE Mİ BAŞLADI?
Bazı gözlemciler Türk adımlarında mezhep “unsurunun” önemli rolü bulunduğunu düşünüyorlar. Türkiye ile İran arasında, Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti arasındaki klasik tarihi anlaşmazlık ve çekişmenin bir kez daha döndüğünü söyleyenler, bu görüşlerini sıkça tekrarlamaya başladılar. Bu iki devletin üst düzey yönetimleri ise aralarında çekişme olduğu fikrine katılmıyor, ilişkilerinin olumlu çerçevede doğal seyrini izlediğini ve iyi komşuluk ilişkilerini temsil ettiğini göstermeye çalışıyorlar.

ARAPLAR İÇİN ARAPLARDAN DAHA FAZLA ENDİŞELİ
Birçok Arap gözlemci, Türkiye’nin Arap hükümetlerinin yapmadığını yapması ve çoğu Arap ülkesi hükümetinden daha fazla “Arap çıkarlarından endişe eder hale gelmesi” karşısında, son dönemde kendi hükümetlerini eleştiren yazılar kaleme aldılar. Fakat bu kişiler Türkiye’nin girişimlerini gerçekçi bir bağlam içine koymuyorlar ve bu girişimlerin aslında Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla irtibatlı olduğunu göremiyorlar. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin adımlarının Arap “bölgesel sisteminin” egemenliğinin ihlal edilmesi ve zayıflatılması anlamına geldiğini görmüyorlar. Yani son analiz çerçevesinde söylemek istediğimiz şudur; Türkiye’nin Arap sorunlarına böylesine “içten” yaklaşması, Türkiye’nin “Arap bölgesel sistemine” alternatif olarak inşa etmek istediği “Ortadoğu sistemi”nin pazarlanması yönündeki ilk adımdır. Bu pazarlama esasında Arap hükümetlerine değil, doğrudan Arap kamuoyuna yöneliktir.

Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi El Beyan, 23 Ekim 2009, Mısırlı yazar,
Arapçadan çeviri: Halil ÇELİK

www.ntvmsnbc.com