Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2010 Salı

Seven

"Seven", aşılması imkânsız gibi görünen zorluklara rağmen özgürlük ve adalet adına mücadele veren yedi kadının öyküsünü anlatıyor.

Yazıldığı 2007’den bu yana dünyanın birçok köşesinde sahnelenen, “Tiyatronun dünyayı değiştirebilen gücü” olarak anılan Seven’ın Amerika sunumu Hillary Clinton tarafından yapıldı. Meryl Streep’in Inez Mc Cormak rolünü üstlendiği oyun, 2009’dan bu yana İsveç Ulusal Turne Tiyatrosu Riksteatern tarafından 40 farklı kadroyla okundu. Kadrolardan birinde İsveç parlamentosundan erkek milletvekilleri yer aldı.
Gazeteci yazar Ece Temelkuran, Nijeryalı demokrasi savunucusu Hafsat Abiola’yı canlandıracak. Avukat Fethiye Çetin Kuzey İrlandalı aktivist Inez Mac Cormak rolünü, Belçim Bilgin Erdoğan, Pakistan’da 'namus' suçu işlediği gerekçesiyle grup tecavüzüyle cezalandırılan Mukhtar Mai’yi; Şevval Sam, Afganistan’da kadınlara yönelik baskıya karşı mücadele veren Farida Azizi’yi canlandırıyor. Füsun Demirel’in, seks köleliğine karşı yürüttüğü çalışmalar üzerine Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Mu Sochua’yı temsil ettiği oyunda Zeynep Eronat, Rusya’da aile içi şiddete karşı savaşan Marina Pisklakova-Parker’i, Lale Mansur da Guatemala’da rüşvet düzenine karşı yürüttüğü mücadele yüzünden ölümle tehdit edilen Annabella De Leon’u oynayacak.

23 Eylül'de Muammer Karaca Tiyatrosu'nda gösterilecek olan oyun ücretsiz.

Muammer Karaca Tiyatrosu
Adres:İstiklal Cad. Muammer Karaca Çıkmazı No:3 Taksim Beyoğlu
Telefon:212 2525935

kaynak: 1 , 2

8 Kasım 2009 Pazar

Domuz gribi kurbanının acı hatıratı: Dayan Yoldaş!

Milliyet gazetesi yazarı Ece Temelkuran, bugünkü köşesinde domuz gribine yakalandığını açıkladı.Temelkuran, “Domuz gribi kurbanının acı hatıratı: Dayan Yoldaş!” başlığıyla kaleme aldığı yazıda şunları söyledi:
Bir avuç dolusu ilaç alarak nihayet yazmaya derman bulabildiğim bu yazıyı tüm domuz gribi kurbanlarının şanlı direnişine adıyorum...
Önceki gün itibarıyla domuz gribi olduğum kanaatine varıldı. İtiraf edeyim, hastalık fazla popüler olduğu için bana bulaşmaz gibi gelmişti. Ne bileyim, bu kadar popüler olunca hastalığı ciddiye alamadım. Yine itiraf edeyim ki dalga geçmeye ve haber bültenlerindeki felaket senaryolarına gülmeye başlamıştım. Elbette, her aklı başında Türk insanı (ve Başbakan!) gibi ben de aşı olmadım! Sonuç: İki gündür dünya gerçekliğiyle domuz gribi gerçekliği arasında, halüsinatif bir evrende, yanımda tuvalet kâğıdı rulosuyla yatıyorum.
Bu ‘süreçten’ çıkardığım dersleri paylaşmak isterim:
1. New Yorker’da okuduğum bir makaleye göre ‘aşıya güvensizlik’ sadece bizim mazlum halkımıza ait değil. ABD’de de vaktiyle tıpkı bizimki gibi bir sağlık bakanı ‘Aşı olun’ dediği ve sonrasında bin kadar insan öldüğü için Amerikan halkı da aşıdan hazzetmezmiş. Ve fakat makaleye göre, aşıdan ölmek diye bir şey yok. Dolayısıyla olmak gerekiyor. Nedir? Ben bakana inanmam, New Yorker’a inanırım. Şu da var: Sağlık konusunda siyasilere duyduğum güvensizliğin son derece sağlam dayanakları var. Nihayetinde bu memlekette radyasyonlu çayları lıkır lıkır içip “Bak bana bir şey olmuyor” diyen bakanlar yüzünden Karadeniz’de binlerce insan kanser oldu, öldü.
2. Domuz gribi olmanın en kötü yanı nedir? Açıklıyorum: Televizyon izlemek zorunda kalmak. Kitap, dergi okunamıyor zira gözlük takılamıyor, göz sulanıyor vesaire. Dolayısıyla Türkiye televizyonlarına maruz kaldım son 48 saattir. Sonuç? Kendini, Batılı, çağdaş diye niteleyen TV’lerde ‘Hoppala yârim yaz geldi’ yayıncılık anlayışı hâkimken İslami televizyonlarda ha baba de baba doktrinasyon yapılıyor. Mehtap TV’de ‘ateizmden’ kanser gibi bahseden bir program gördüm, kanım dondu. Sunucu “Nasıl kurtuldunuz bu dertten?” diyor, canını ateizmden zor kurtarmış konuk cevap veriyor:
“Üç rüya gördüm!”
Komedi programı olmasını dilediğim ama olmayan onlarca program gördüm. Ürktüm. ‘Çağdaş’ kanallardan da korktum. Tahlil mecalime kavuştuğumda yazacağım bu konuyu.
3. Ben genellikle hastalıktan sıkıldığım için iyileşirim. Bu sebeple iki gecedir gördüğüm kâbusları sevgiyle kucaklıyorum. Yakında beni hastalıktan bezdirirler. Birinci rüyada sevgili Ahmet İnsel bir çorap fabrikasında ‘artı değer’ kavramını anlatıyordu. İzleyenler arasında soykırımcı El Beşir de vardı. Ve görüntüler manga çizimleri olarak akıyordu! “Manga karakteri olmuşum, ağlayanım yok” diye bir içlen, bir içlen! Bir de Diyarbakır Cezaevi’ni gördüm. Duvarda “Türkçe konuş! Çok konuş!” yerine “Bunu da açıklıkla ortaya koymak lazım” yazıyordu. Başbakan’ın en çok kullandığı sözlerden biri biliyorsunuz.
4. Domuz gribinde en kritik konu, organizasyon. Belli saatlerle tavuk suyu çorba, greyfurt suyu, ilaç, yemek vesaire getireniniz olması gerekiyor. Yani bireysel değil, kolektif bir çaba olması lazım. ‘Kolektif’ demişken, bu hastalığı da solculuktan kaptım korkarım. Zira ilk hapşırığım İstanbul Üniversitesi öğrencilerine yağmur altında destek verirken gelmişti. Hatırlıyorum.
5. Domuz gribi kafası olabilir, ilaçlara duyduğum genel güvensizlik olabilir, ama ne zaman azıcık iyileşsem bunun greyfurt suyundan olduğunu düşünüyorum. Dayan yoldaş! Dayan greyfurda!
Huzurlarınızdan çekiliyor, yatağıma dönüyorum.

13 Ekim 2009 Salı

Ece Temelkuran - Ağrı’nın Derinliği


Ece Temelkuran
Ağrı’nın Derinliği
Everest Yayınları
321 Sayfa
Haziran 2008
Puan:9.8

"Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir.'Ağrı’nın Derinliği',evsiz kalmanın,evinden uzak düşmenin acısını bilen,tahmin edebilen herkese yazılmıştır.
Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir "biz" olabilir mi?İçine hapsolmadığımız,dışına atılmadığımız bir "ev" ,bir "biz" kurulabilir mi?
Ece Temelkuran,Ermeni ve Türk milliyetçiliklerine yakından bakarken,toplumların "biz"lerini kurma aşamasında neleri,nasıl dışarıda bırakmış olabileceklerini anlatıyor.
Her kitabında "ötede duranları" yakına getirmeyi amaçlayan yazar,bu kez de Ermeni meselesi gibi "çekinceli" bir konuyu odağına alıyor..."

Okuduğum zaman bana aklıma kazınan düşünceler bırakan bir kitaptı,ararat kelimesini ve biraz da Ermenileri anladığım bir kitap.Bana göre her insanın okuması gereken kitaplardan biri.Anlatım çok gerçekçi,duygular çok iyi yansıtılmış,ama kitap bittiğinde size sorumluluk ve vicdan azabı bırakabilir.En çok sayfasını kıvırdığım kitaptır kendisi...
Kitaptan bir iki kısım:

"Türkiye' nin dört bir yanından ışıklar görünür.Van'da sarı tütünlü filtresiz sigarasını yakar biri,İran'ın ışıklarına karşı.Urfa'da biri,Suriye ışıklarına bakarak paketler karşıya geçireceği bayram hediyelerini.Hakkari'de bir çocuk yüksek bir tepeye çıksa "welcome to Kürdistan" yazısını görebilir ve İzmir'de bir kadın rakı kadehi elinde efkar gönderir"denize dökülüp" karşı kıyıya geçenlere,geçemeyip ruhları Ege denizinde yüzenlere...Ama hepsi,ertesi gün,kendisine bu kadar yakın o memleketlerle ilgili öfkeli ve uzak manşetler okur gazetelerde.Çünkü üç tarafı denizlerle,beş tarafı kederle çevrilidir bu toprağın.Belki gidenler kalanlardan kalabalıktır;muhakkak ölenler,yaşayanlardan...Çünkü en yakınımızdakileri uzaklara itmek üzerinedir yanyana yaşama geleneğimiz.Biz,her gece ışıklarını gördüklerimze bir kere bile bakmamaya alışmışız.En yakınımızdaklerdir bizim en uzak komşularımız... "

"1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı.Kim suçluydu, kim daha güçlüydü,doksan yıl bu konuşuldu.Mesele şu ki konuşanlar bizler değildik.Hepimiz,hikayelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca.Ama biliyorduk o yaz bizimde utandığımız,yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu.Oysa biliyoruz,bu topraktan sökülüp gitmiş herşey bu toprağın canını acıtıyor;bal gibi biliyoruz aslında .Bilmediğimiz şu:
Biz konuşmuyoruz,bizim yerimize hayaletler konuşuyor hala."