Tartışmalar 2003 yılındaki Irak işgali öncesine benziyor.
Herkeste 'şimdi ne olacak?' telaşı, bazılarında da korku var. Türkiye’nin İran’a yönelik yaptırım kararına 'hayır' oyu vermesinin, tüm dünyadan farklı davranarak yanlış yaptığı ve bedelinin ödetileceği söyleniyor.
Baştan söylemekte yarar var. Türkiye kendi içinde tutarlı olanı yaparak 'hayır' oyu vermiş ve doğrusunu yapmıştır. Riskli bir karardır ancak İran konusunda takas anlaşmasını zorlayarak İran’ı ikna ettikten sonra Güvenlik Konseyi’nde farklı davranması zaten beklenemezdi.
Evet ve hayırcıların dışında bir de çekimserler var tabii ki. Eğer Viyana Grubu takas anlaşmasını onaylasaydı, Türkiye’nin oyunun rengi çekimser olacaktı. Yani Türkiye hem İran’ı diplomasi masasında tutmuş hem de dünya ile birlikte hareket ederek İran’ı uyarmış olacaktı.
AMERİKA 'KIZGIN'
Evet, Amerika kızgın; bir şekilde Türkiye ile bu hesabı görmeye çalışacak. Ama ortadaki iki yüzlülüğü de unutmamak gerekiyor: İki haftadır bekleyen Viyana Grubu’nun Türkiye ve Brezilya'nın öncülüğünde İran tarafından sunulan takas mektubunu BM Güvenlik Konseyi kararından birkaç saat önce reddetmesine ne diyeceğiz?
İRAN MASADAN KALKARSA...
Burada önemli olan İran’ın bundan sonra nasıl tavır takınacağıdır. Eğer İran Türkiye’nin amacının tersine, masadan yani takas anlaşmasından kaçarsa, Türkiye’nin eli boş kalır. En büyük risk Türkiye’nin “diplomasi masasında tutmaya ve ikna etmeye çalıştığı İran’ın masayı terk etmesidir”.
BASKI POLİTİKASI İFLAS ETTİ
Ama unutmamak gerekir ki Amerika'nın 30 yıldır uyguladığı ambargo politikası sonuç vermedi, bu da vermeyecektir. Ayrıca, BM’nin, ABD’nin aldığı her karar karşısında İran halkının ortak bir refleks (rejim destekçisi ya da muhalifi) gösterdiği bilinir; dış tehdide karşı birlikte konur. Yani ABD’nin baskı politikası iflas etmiş bir politikadır. ABD bu polikitayla sonuç alamayacağını hala anlayabilmiş değil. Zaten ABD’nin derdi nükleer çalışmalar değil İran rejiminin kendisidir.
Meseleye dönecek olursak, Türkiye’de Amerika’nın tepkisinden korkanlar, Dışişleri Bakanı Clinton’un Türkiye’nin diplomasi yolunu zorlamaya devam etmesi yolundaki sözleri ile rahatlayabilir.
EKSEN TARTIŞMASI
Peki, Türkiye’nin eksenini kaydırıp yüzünü doğuya döndüğü tartışmaları niye bu kadar yoğunlaştı?
Zaten bu tartışma bir süredir vardı. Ancak İran’ı takas anlaşmasına razı etmesi, İsrail’in Gazze yardım konvoyuna yaptığı saldırı ve iyice gerginleşen ilişkiler, İran’a yaptırım kararı çıkması ve Türkiye’nin 3 Arap ülkesi ile imzaladığı Ortadoğu Birliği’ni çağrıştıran anlaşma bu şüpheleri artırdı.
DIŞ POLİTİKADA ÇEŞİTLİLİK
Evet, Türkiye şimdiye kadar yapmadığı bir şeyi yapıyor. Sırtını döndüğü bir bölgede bir güç olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu arada NATO; AB konusunda anlaşmaları devam ediyor. Bugüne kadar Batı ile imzaladığı herhangi bir anlaşmayı iptal etmiş değil. Dış politikanın çeşitlendirilmesinde ne zarar var?
Ayrıca, Türkiye İsrail’e tepki göstermekte haklıdır. Daha da fazlasını göstermelidir. Burada çekinecek ne var ki? Bu konuda eleştiri getirenlere cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye-İsrail ilişkilerini bir göz atmalarını ve bunun ilk kriz olmadığını, daha ağırının yaşandığını hatırlatmak isteriz. ABD’nin derdi Türkiye-İsrail krizinden çok İran’la olan yakınlaşmadır. Dikkatleri bu yönde tutmakta yarar var. Bölgede dinamikler değişti.
28 ŞUBAT VE SONRASI
Hafızalarımızı tazelersek: 28 şubat sürecinde Türkiye’de iç dinamikler, İran’ı Türkiye için (laikliliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle) tehdit olarak görüyordu. İsrail, İran’ın düşmanıydı. İç ve dış dinamikleri bir araya gelince ABD; Türkiye, İsrail stratejik işbirliğine gitti. Şu anda Türkiye’de artık ordu egemenliği sona erdi. İran Türkiye için tehdit filan değil, İsrail’in dolduruşuna gelecek bir durum yok.
HAMAS, EL FETİH VE TÜRKİYE
İnsanların kafasını karıştıran ise Hamas’a fazla angaje olup olunmadığı, El Fetih’e gerekli yakınlık gösterilmediğidir.
Türkiye’nin yapması gereken somut sonuçlar almak, mesela, El Fetih ile Hamas’ı masaya oturtabilmektir. Özellikle Hamas’ı Fetih’le anlaşması için tekrar masaya döndürmektir. Türkiye’nin gücünü aşmakla birlikte Hamas’ın elindeki Gilad Şalid’in serbest bırakılmasını sağlamak da bu çerçevede değerlendirilebilir.
SOĞUK SAVAŞ SONA ERDİ
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde kolay bir süreç yoktur. Ama süreci okuyamayanların anlayamadığı da şudur: Artık soğuk savaş paradigması sona ermiş ve dünyanın her yanında farklı birliktelikler, ittifaklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD’nin sözünden çıkmamış, ABD’de darbelere, insan halkları ihlallerine, solcuların üzerinden geçilmesine göz yummuştur. Artık bu dönem geçmiştir. ABD’den kopuş söz konusu olmasa da ABD’nin Türkiye’ye ne tür “katkılarda” bulunduğunu biliyoruz.
Dış politikada realist olmak kadar duygusallık da geçerlidir. Duygusallık insanidir, vicdanidir. Alınacak kararlar sadece realizmin soğuk diplomasi koridorlarından geçmemelidir. Örneğin İran konusunda atılan adım hem gerçekçi hem duygusaldır; çünkü ambargo rejimi değil insanları vurmaktadır. Tıpkı Gazze’de olduğu gibi; tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi. Hele bu işi Ortadoğu’daysak realizm kadar duygusallık, vicdani olmaktır aslolan.
kaynak: 1
Hamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Haziran 2010 Cumartesi
3 Ocak 2010 Pazar
Gazze’yi unutmayın!
Gazze hâlâ yıkıntı içinde... Hastalıklar devam ediyor, çocuklar ölüyor. İşgal kara, hava ve denizden sürüyor. Gazze’de 1 yıldır değişen bir şey yok.
“Cebel Seyit yani Seyit Dağı’nın eteklerindeki dönümlerce portakal ve limon bahçesinin kökünden tahrip edilmesinin ne anlamı olabilir ki? Filistinliler için toprağa bağlılık anlamına gelen ve yetişmesi uzun yıllar alan zeytin, portakal, limon bahçelerinin yok edilmesinin amacı nedir? Bölgede en basitinden, en hayati olana kadar tüm üretim tesislerinin vurulması, özellikle çimento fabrikalarının hedef alınması hatta cola üreten fabrikalara kadar bombalanması nasıl açıklanabilir? Ya hâl Gazze’de toplanmayı bekleyen onlarca büyük ve küçükbaş hayvan ölüsü, vurulan tavuk çiftlikleri? Tüm bunları bir araya getirince İsrail’in neyi amaçladığı daha net ortaya çıkıyor.”
Geçen yıl Gazze dönüşü bu satırları kaleme almışız. Tam 1 yıl önce son yılların en şiddetli , en eşitsiz, en fütursuz saldırılarından birine şahit olmuştuk.
İsrail’in Gazze saldırısı, sadece çoğunluğu sivil olmak üzere 500 kişiyi öldürmek, 5 bin kişiyi yaralamakla kalmayıp, bu “toplama kampı”nın büyük bölümünü yerle bir etmeyi hedeflemeşti. Amaç, Gazze’yi Gazze’deki Filistinlileri, Hamas’ı bahane ederek bir daha ayağa kalmayacak hale getirmek, Filistin halkına diz çöktürmek, topraklarından söküp atmaktı.
FOSFOR BOMBASI DA KULLANMIŞTI
Gazze’deki Filistinlilere “bu topraklara ait değilsiniz” dercesine evlerinden, portakal, zeytin bahçelerine kadar her şeyi yok etmiş, hayvanlarını öldürmüştü.
Dünyanın en fakir ve nüfus yoğunluğu en fazla olan bu bölgedeki, özellikle çimento ve tuğla fabrikalarını hedef almıştı; bir daha ev yapamasınlar diye. Şehir merkezlerinde gelişi güzel apartmanlara ateş etmişlerdi; balkonlarda bulunan, kadın ve çocuklar öldürülmüştü. Hamas militanları bahane edilerek; okullar, hastaneler bombalanmıştı. Hepimizin gözleri önünde fosfor bombaları kullanılmıştı.
İSRAİL HEDEFİNE VARAMADI AMA...
Ne yazık ki herkes bu saldırıyı seyretmişti. Hatta, bu saldırı öylesi bir hal almıştı ki, İsrail kimseyi umursamadığını göstermek için BM Genel Sekreteri Kudüs’te basın toplantısı yaparken Gazze’de BM’nin yardım konvoyları bombalanmıştı. Arap ülkeleri dahil, sessiz kalınmıştı bu saldırıya. Herkes farklı hesaplar üzerine oyunu kurmuştu. İsrail, bir taşla iki kuş vurmak istemiş, Hamas aracılığı ile İran ve Suriye’yi devredışı bırakmayı tasarlamıştı. Yani, 2 yıl önce Lübnan’da Hizbullah’a karşı yapamadığını bu kez Hamas’a karşı yapacaktı. Üstelik, Hamas’ı devre dışı bırakarak Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimini Gazze’de tekrar iş başında getirecekti.
Ancak, 22 gün boyunca tonlarca bombanın sivil hedefleri vurup Gazze’nin tüm alt yapısını çökertmesine, 1.5 milyar dolarlık zarara rağmen, İsrail hedefine varamadı. Ama 1 yıldır Filistin halkını her türlü ambargo ve gayri insani yaşama mahkum etmiş durumda.
ARAP ÜLKELERİNİN TUTUMU
1 yıldır değişen hiçbir şey yok. Gazze’de bir kilo çimento bulup evleri yeniden inşa etmek mümkün değil, ambargo devam ediyor. Hamas ve El Fetih arasındaki iktidar savaşında olumlu hiçbir adım atılmamış durumunda. Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Mısır sınırındaki Refah kapısı hâlâ mal ve hizmet geçişine kapalı. Arap ülkeleri göstermelik çıkışlar dışında hala sessiz. Çünkü onlar da durumdan memnun.
2006’daki Lübnan savaşında İran ve Suriye’nin bölgedeki gücünü kırmak için açık bir biçimde İsrail’den yana taraf olan Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan, Gazze konusunda da aynı tavırlarını sürdürüyor.
Onların derdi Filistin filan değil; İran’ın ve bölgede yükselen Amerikan karşıtı yönetim ve örgütlerin ortadan kalkması. Ilımlı Arap ülkeleri denilen bu ülkeler aslında birçoklarının kullanmaktan çekindiği tanımla düpedüz “işbirlikçi”. Ilımlı denilmesi Amerikan ve İsrail çizgisi ile sorunu olmamasından kaynaklanıyor. Birçoğunun korkusu çizgi dışına çıkıp direnenlerin, baskı altında tuttukları kendi halklarına örnek oluşturacak olması. Mısır, Gazze konusunda köstek olmaya devam ediyor. Gazze halkının tek nefes borusu olan Refah sınırındaki tünellere başa çıkamadığı için şimdi Amerikan konsorsiyumu ile sınıra demir bloklar yerleştirip kaçakçılığı önlemeye çalışıyor. Batı Şeria’daki utanç duvarı yetmezmiş gibi, şimdi de yeraltına demir duvar örülüyor.
ERDOĞAN HAKLI
Filistin halkı belki Hamas’a karşı ayaklanıp devirir umuduyla daha da yoksulluğa terk ediliyor. Başbakan Erdoğan, kimi uluslararası platformlarda “1 yıldır kimse bir şey yapmıyor. Gazze’deki durumda değişen bir şey yok derken” haklı. Erdoğan hangi saikle hareket ederse etsin Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Bir de Gazze saldırısı sırasında Türkiye’deki duyarlılığı, sokaklardaki protestoları unutmamak tabii ki.
1 yıl önce dünyanın önemli “savaş makinesi ”nden olan İsrail ordusu, Hamas’ın el yapımı roketlerine karşı fosfor bombası kullanacak kadar fütursuzlaşmıştı. “İşlenen suçların duyurulmasını” istemeyen İsrail, 22 gün boyunca medyayı Gazze’ye sokmamıştı.
'BİZ EV SAHİBİ, ONLAR İŞGALCİ'
Ama 22 gün sonra girebildiğimiz Gazze’deki durumu fark etmemek mümkün değildi. Gazze, sanki orta şiddette bir deprem yaşamış gibiydi. Ve sözü çokça edilen ve edildikçe içi boşalan barış söylemlerinin Gazzeliler için hiçbir anlamı kalmamıştı.
Özellikle, Filistinliler için hayati önem taşıyan vereceği ürünlerden çok toprağa yerleşmek kök salmak anlamına gelen zeytin ve portakal ağaçlarının dozerlerle sökülmesi sonrası bir Filistinlinin “O ağaçları yeniden dikeceğiz hepimizi öldürseler bile, bu toprakların bizim olduğunu onlara göstereceğiz. Buraların sahibi biziz, onlar işgalci. Hiçbir saldırı bu gerçeği değiştiremez” demişti.
Yaklaşık 1 yıl aradan sonra BM adına Richard Goldstone’un tarafından hazırlanan Gazze raporu da İsrail’in Hamas’la birlikte suç işlediği tüm ayrıntıları ile ortaya kondu. Siyonizme bağlı bir Yahudi ama öncelikle bir hukuk, adalet adamı olan Goldstone raporunda İsrail’i mahkum etti. Bu durumu İsrail’de büyük fırtına kopardıysa da yine değişen bir şey olmadı. Mahmud Abbas yönetimi de bu raporu saklamak için elinden gelen yaptı. Zaten saldırılar sırasında sırasındaki sessizsiği de manidardı. Sanki içten içe İsrail’in tavrını desteklemişti.
TRAVMAYI AŞMAK İÇİN Mİ?
Obama yönetimi, Bush’a oranla İsrail’e oldukça mesafeli olmasına rağmen, İsrail’in tutumunda bir değişiklik yok. Gazze’yi giderek bir “toplama kampına” dönüştürüyorlar. Oysa soykırım yaşamış bir milletin, ırkın bu duruma nasıl göz yumduğu da başka bir soru başka bir inceleme konusu. Yoksa o travmayı bu şekilde mi aşamaya çalışıyorlar?
GAZZE YALNIZ VE ÇARESİZ
Gazze hâlâ yıkıntı içinde... Evler harabe halinde, elektrik kısıtlı. Hastalıklar devam ediyor, çocuklar ölüyor. Gazze’deki hapis hayatı sürüyor. Kısaca işgal kara, hava ve denizden sürüyor. 1 yıldır değişen bir şey yok.
Hamas’ın eleştirilecek onlarca yönü olmasına, kamuoyu yoklamalarında El Fetih’in gerisinden gelmesine rağmen İsrail’in dünyayı umursamaz tavrı değişmedikçe, 1 yıl önceki saldırının hesabını vermedikçe, sınırlar açılıp Gazzelilerin insan gibi yaşama şartları sağlanmadıkça, saldırganlığı, işgalciliği ve barışı istemeyen taraf olması her zaman deşifre edilmelidir. Unutmayalım; Gazze halkı hâlâ yalnız ve çaresiz.
Gazze tradejisinin birinci yılında özellikle Joe Sacco’nun "Filistin" adlı çizgi romanına bakmakta yarar var.
Edward Said'in önsözüyle yayınlanan bu kitap, her ne kadar birinci intifadaki Filistin'i anlatsa bile mağdur Filistin'i, Gazze'yi, işgali, zorbalıklarla el konulan toprakları, işkenceleri bir film gibi gözler önüne koyuyor.
O yıldan bu yana da Gazze'de değişen bir şey yok.
Mete ÇUBUKÇU
“Cebel Seyit yani Seyit Dağı’nın eteklerindeki dönümlerce portakal ve limon bahçesinin kökünden tahrip edilmesinin ne anlamı olabilir ki? Filistinliler için toprağa bağlılık anlamına gelen ve yetişmesi uzun yıllar alan zeytin, portakal, limon bahçelerinin yok edilmesinin amacı nedir? Bölgede en basitinden, en hayati olana kadar tüm üretim tesislerinin vurulması, özellikle çimento fabrikalarının hedef alınması hatta cola üreten fabrikalara kadar bombalanması nasıl açıklanabilir? Ya hâl Gazze’de toplanmayı bekleyen onlarca büyük ve küçükbaş hayvan ölüsü, vurulan tavuk çiftlikleri? Tüm bunları bir araya getirince İsrail’in neyi amaçladığı daha net ortaya çıkıyor.”
Geçen yıl Gazze dönüşü bu satırları kaleme almışız. Tam 1 yıl önce son yılların en şiddetli , en eşitsiz, en fütursuz saldırılarından birine şahit olmuştuk.
İsrail’in Gazze saldırısı, sadece çoğunluğu sivil olmak üzere 500 kişiyi öldürmek, 5 bin kişiyi yaralamakla kalmayıp, bu “toplama kampı”nın büyük bölümünü yerle bir etmeyi hedeflemeşti. Amaç, Gazze’yi Gazze’deki Filistinlileri, Hamas’ı bahane ederek bir daha ayağa kalmayacak hale getirmek, Filistin halkına diz çöktürmek, topraklarından söküp atmaktı.
FOSFOR BOMBASI DA KULLANMIŞTI
Gazze’deki Filistinlilere “bu topraklara ait değilsiniz” dercesine evlerinden, portakal, zeytin bahçelerine kadar her şeyi yok etmiş, hayvanlarını öldürmüştü.
Dünyanın en fakir ve nüfus yoğunluğu en fazla olan bu bölgedeki, özellikle çimento ve tuğla fabrikalarını hedef almıştı; bir daha ev yapamasınlar diye. Şehir merkezlerinde gelişi güzel apartmanlara ateş etmişlerdi; balkonlarda bulunan, kadın ve çocuklar öldürülmüştü. Hamas militanları bahane edilerek; okullar, hastaneler bombalanmıştı. Hepimizin gözleri önünde fosfor bombaları kullanılmıştı.
İSRAİL HEDEFİNE VARAMADI AMA...
Ne yazık ki herkes bu saldırıyı seyretmişti. Hatta, bu saldırı öylesi bir hal almıştı ki, İsrail kimseyi umursamadığını göstermek için BM Genel Sekreteri Kudüs’te basın toplantısı yaparken Gazze’de BM’nin yardım konvoyları bombalanmıştı. Arap ülkeleri dahil, sessiz kalınmıştı bu saldırıya. Herkes farklı hesaplar üzerine oyunu kurmuştu. İsrail, bir taşla iki kuş vurmak istemiş, Hamas aracılığı ile İran ve Suriye’yi devredışı bırakmayı tasarlamıştı. Yani, 2 yıl önce Lübnan’da Hizbullah’a karşı yapamadığını bu kez Hamas’a karşı yapacaktı. Üstelik, Hamas’ı devre dışı bırakarak Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimini Gazze’de tekrar iş başında getirecekti.
Ancak, 22 gün boyunca tonlarca bombanın sivil hedefleri vurup Gazze’nin tüm alt yapısını çökertmesine, 1.5 milyar dolarlık zarara rağmen, İsrail hedefine varamadı. Ama 1 yıldır Filistin halkını her türlü ambargo ve gayri insani yaşama mahkum etmiş durumda.
ARAP ÜLKELERİNİN TUTUMU
1 yıldır değişen hiçbir şey yok. Gazze’de bir kilo çimento bulup evleri yeniden inşa etmek mümkün değil, ambargo devam ediyor. Hamas ve El Fetih arasındaki iktidar savaşında olumlu hiçbir adım atılmamış durumunda. Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Mısır sınırındaki Refah kapısı hâlâ mal ve hizmet geçişine kapalı. Arap ülkeleri göstermelik çıkışlar dışında hala sessiz. Çünkü onlar da durumdan memnun.
2006’daki Lübnan savaşında İran ve Suriye’nin bölgedeki gücünü kırmak için açık bir biçimde İsrail’den yana taraf olan Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan, Gazze konusunda da aynı tavırlarını sürdürüyor.
Onların derdi Filistin filan değil; İran’ın ve bölgede yükselen Amerikan karşıtı yönetim ve örgütlerin ortadan kalkması. Ilımlı Arap ülkeleri denilen bu ülkeler aslında birçoklarının kullanmaktan çekindiği tanımla düpedüz “işbirlikçi”. Ilımlı denilmesi Amerikan ve İsrail çizgisi ile sorunu olmamasından kaynaklanıyor. Birçoğunun korkusu çizgi dışına çıkıp direnenlerin, baskı altında tuttukları kendi halklarına örnek oluşturacak olması. Mısır, Gazze konusunda köstek olmaya devam ediyor. Gazze halkının tek nefes borusu olan Refah sınırındaki tünellere başa çıkamadığı için şimdi Amerikan konsorsiyumu ile sınıra demir bloklar yerleştirip kaçakçılığı önlemeye çalışıyor. Batı Şeria’daki utanç duvarı yetmezmiş gibi, şimdi de yeraltına demir duvar örülüyor.
ERDOĞAN HAKLI
Filistin halkı belki Hamas’a karşı ayaklanıp devirir umuduyla daha da yoksulluğa terk ediliyor. Başbakan Erdoğan, kimi uluslararası platformlarda “1 yıldır kimse bir şey yapmıyor. Gazze’deki durumda değişen bir şey yok derken” haklı. Erdoğan hangi saikle hareket ederse etsin Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Bir de Gazze saldırısı sırasında Türkiye’deki duyarlılığı, sokaklardaki protestoları unutmamak tabii ki.
1 yıl önce dünyanın önemli “savaş makinesi ”nden olan İsrail ordusu, Hamas’ın el yapımı roketlerine karşı fosfor bombası kullanacak kadar fütursuzlaşmıştı. “İşlenen suçların duyurulmasını” istemeyen İsrail, 22 gün boyunca medyayı Gazze’ye sokmamıştı.
'BİZ EV SAHİBİ, ONLAR İŞGALCİ'
Ama 22 gün sonra girebildiğimiz Gazze’deki durumu fark etmemek mümkün değildi. Gazze, sanki orta şiddette bir deprem yaşamış gibiydi. Ve sözü çokça edilen ve edildikçe içi boşalan barış söylemlerinin Gazzeliler için hiçbir anlamı kalmamıştı.
Özellikle, Filistinliler için hayati önem taşıyan vereceği ürünlerden çok toprağa yerleşmek kök salmak anlamına gelen zeytin ve portakal ağaçlarının dozerlerle sökülmesi sonrası bir Filistinlinin “O ağaçları yeniden dikeceğiz hepimizi öldürseler bile, bu toprakların bizim olduğunu onlara göstereceğiz. Buraların sahibi biziz, onlar işgalci. Hiçbir saldırı bu gerçeği değiştiremez” demişti.
Yaklaşık 1 yıl aradan sonra BM adına Richard Goldstone’un tarafından hazırlanan Gazze raporu da İsrail’in Hamas’la birlikte suç işlediği tüm ayrıntıları ile ortaya kondu. Siyonizme bağlı bir Yahudi ama öncelikle bir hukuk, adalet adamı olan Goldstone raporunda İsrail’i mahkum etti. Bu durumu İsrail’de büyük fırtına kopardıysa da yine değişen bir şey olmadı. Mahmud Abbas yönetimi de bu raporu saklamak için elinden gelen yaptı. Zaten saldırılar sırasında sırasındaki sessizsiği de manidardı. Sanki içten içe İsrail’in tavrını desteklemişti.
TRAVMAYI AŞMAK İÇİN Mİ?
Obama yönetimi, Bush’a oranla İsrail’e oldukça mesafeli olmasına rağmen, İsrail’in tutumunda bir değişiklik yok. Gazze’yi giderek bir “toplama kampına” dönüştürüyorlar. Oysa soykırım yaşamış bir milletin, ırkın bu duruma nasıl göz yumduğu da başka bir soru başka bir inceleme konusu. Yoksa o travmayı bu şekilde mi aşamaya çalışıyorlar?
GAZZE YALNIZ VE ÇARESİZ
Gazze hâlâ yıkıntı içinde... Evler harabe halinde, elektrik kısıtlı. Hastalıklar devam ediyor, çocuklar ölüyor. Gazze’deki hapis hayatı sürüyor. Kısaca işgal kara, hava ve denizden sürüyor. 1 yıldır değişen bir şey yok.
Hamas’ın eleştirilecek onlarca yönü olmasına, kamuoyu yoklamalarında El Fetih’in gerisinden gelmesine rağmen İsrail’in dünyayı umursamaz tavrı değişmedikçe, 1 yıl önceki saldırının hesabını vermedikçe, sınırlar açılıp Gazzelilerin insan gibi yaşama şartları sağlanmadıkça, saldırganlığı, işgalciliği ve barışı istemeyen taraf olması her zaman deşifre edilmelidir. Unutmayalım; Gazze halkı hâlâ yalnız ve çaresiz.
Gazze tradejisinin birinci yılında özellikle Joe Sacco’nun "Filistin" adlı çizgi romanına bakmakta yarar var.
Edward Said'in önsözüyle yayınlanan bu kitap, her ne kadar birinci intifadaki Filistin'i anlatsa bile mağdur Filistin'i, Gazze'yi, işgali, zorbalıklarla el konulan toprakları, işkenceleri bir film gibi gözler önüne koyuyor.
O yıldan bu yana da Gazze'de değişen bir şey yok.
Mete ÇUBUKÇU
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)